Geri Dön
PazarFırat’ın izinde

Fırat’ın izinde

Yine bilmediğim coğrafyalar, Fırat Nehri üstünden muazzam gün batımı, kadim ataların yaşadığı topraklarda soluklanmak... Daha ne olsun. Heybe yine nasibini aldı

Fırat’ın izinde

19 . gün: Hatay Kırıkhan’da Adnan Teoman Çiftliği’nde iki gün kaldıktan sonra sabah yola revan oldum. Hemen Amik Ovası’nın Suriye sınır tarafına sürdüm ve ilk durak olan sınır karakoluna vardım. Maalesef sınıra paralel yoldan devam etmeme izin vermediler. Tampon bölgeymiş. Asker kardeşlerimle biraz sohbet ettim. Nerelisin, tezkereye ne kadar kaldı? Doğal olarak fotoğraf çekmek de yasak. Vedalaştık ve geldiğim yolu tıpış tıpış geri sürüp ana yola çıktım. Kilis istikametine doğru köşeyi döndüm. Zaman zaman sınıra çok yaklaşan yoldan devam ettim. Ova bu bölgede de devam ediyor. Bağların önünden geçtim. Bölge aslında çoraklaşmaya başladı ve hava da kuru sıcağa dönmeye. Her taraf taş öbeği. İnsanlar tarım yapabilmek için irili ufaklı tüm taşları toplayıp kah tepe yapmışlar kah tarla sınırları. Buğday, pamuk, üzüm ve acayip bol zeytin ağacı. Tepecikler bile değerlendirilmiş. Yanılmıyorsam Aktepe’ydi. Çay molası verdiğimde çocukluğumun seyyar arabalı dondurmacısı geçti. Sadece limonlu dondurma yapıyormuş. Nefisti. Koca dondurma 3 kuruş! Dondurmacı Ömer Faruk Topçu ile bir de oturup sohbet ettik. İşin özenle yapılması üzerine epey konuştuk…

Fırat’ın izinde

Soğanı her kestiğimde…

Hatay il sınırının sonlarına doğru soğan ekilen geniş bir alana denk geldim. Hasat toplama zamanı. Kenarda konaklama çadırları, ortalarında yemek pişirme yerleri ve çadırlar arasında tek tük kadınlar. Gerisi her yaş çocuk, kadın ve adam rengârenk bir manzara oluşturarak tarlalarda çalışıyor. Bu sıcağın altında tamamen el emeğiyle toplanan ve çuvallanan soğanı sanırım bundan sonra her kestiğimde yaratacağı gözyaşlarına bu manzara da eklenecek.

Öncüpınar Sınır Kapısı’ndan sonra devam ettim yola. Deliosman kasabası! Mercidabık Savaşı’nın yapıldığı şimdilerde artık zengin tarım alanı olan düzlüklerde sürdüm durdum. Elbeyli’de içine girmesem de göçmen kampını gördüm ve kasabada kahve içtim.

Karakamış’ta son molamı verdim, Fırat Nehri’ni göreceğim köşeye doğru devam ettim. Hava mı? Amik Ovası rutubetli sıcak. Kilis’e doğru köşeyi dönünce kuru sıcaklar başladı. Sanırsın havlu ütüyle ısıtılıp montun altına konmuş. 42 dereceyi gördüm. Fırat’ın üstündeki hidroelektrik santralini geçince nehir gölleştiği için sanırım yine ağır rutubetli sıcak hakim oldu.

“Haşhaşlı” zamanı

Dar ve bozuk yolları geçtikten sonra nihayet Birecik’e vardım. Öğretmenevi doluymuş. Ders oldu bana, önden aramak gerekirmiş. Hotel Acar’a yerleştim. Sonra da motosikleti izin alarak ilçe emniyet müdürlüğünün nizamiyesinin önüne park ettim. Otele 40 adım. Yöreye has Adana kebap gibi kıymayla yapılan “haşhaşlı” yedim. Ve kara gül kolonyasını test ettikten sonra odaya çekildim. İlginç bir rahiyası var kolonyanın. Motosiklet ve sıcak olmasa alırdım bir şişe. Fırat Nehri muazzam. Hele Birecik’te Fırat üstünden gün batımı daha da muazzam. “Mezopotamya’nın ebeveynlerinden Fırat”, binlerce sene aka aka medeniyetleri yaşatmış ve yaşatmaya devam eden bir şaheser...

Yarın turistik gün. Biraz içerilere girip Zeugma ve Göbeklitepe’yi ziyaret edeceğim.

Fırat’ın izinde

Zeugma iyi geldi

20. gün: Sabah kahvaltısından hemen sonra yola koyuldum ve Zeugma’ya geldim. Uzun sürmem gerekmedi. Yanılmıyorsam 29 kilometre civarıydı. Fakat Fırat’ın ortamı nemlendirmesiyle durdurulamaz bir terleme yaşıyor insan. Yine fena sıcaktı. Görevlilerin “önce bir soluklan dayı” diyerek çay ikram etmesiyle sohbete koyulduk. Cuma ve Mehmet Ali kardeşler, aslında göç idaresinde çalışıyorlarmış. Geçici görevle buraya gelmişler. Ben de eski Gaziantep damadı olunca dayıdan “enişte”ye terfi ettim. Gaziantep’ten adama kız vermezlermiş. Onlar damat alırlarmış. Yani sohbet uzundu anlayacağınız.

Müze girişi henüz ücretsiz. Görülmeye kesinlikle değer. Gerçi Çingene Kızı mozaiği Gaziantep Müzesi’ndeymiş, ancak ben genel olarak kadim ataların yaşadığı alanlarda soluk almayı, toprağı ezmeyi, baktıkları manzaraya bakmayı seviyorum. İyi geldi. Bu arada ören yeri merkezinden sergi alanı 500-600 metre mesafedeymiş. “Enişte sen motorla git, yürüme” dediler. İyi ki yürütmemişler. Git gel o yol bitmezdi sanki.

Göbeklitepe yolları

Dönüşümde yine 3-4 çay ve düştüm yollara. Navigasyon otobana soktu. Hiç itiraz etmedim ve 2 saate yakın sürerek Göbeklitepe’ye vardım. Aklınızda olsun. Göbeklitepe’ye giriş için bilet alırsanız 65, Müze Kart alırsanız 60 lira.

Önce sergi alanını gezdim. Güzel simülasyon ve belgesel tadında görsel sunum,  yazılı ve objeli anlatımlar var. Ayrıca yiyecek ve içecek de. Kask ve mont içinse emanet dolapları. Gerçi anahtarları yokmuş ama kamera var dediler. Sonra yukarı açık hava müzesine çıktım.

Meğer oradan da 750 metre mesafe varmış, minibüslerle ring servisi yapıyorlar. Hava çok sıcaktı ama rutubet olmadığından aynı perişanlığı yaşamadım. Müzeyi gezdim çıkıp etrafıma içime sindire sindire baktım. Bu sefer navigasyon beni arka yollardan getirdi Suruç’a. Önce öğretmenevine yerleştim. Karşı sırada yemek yedim, saç sakal tıraşı oldum (Suruç tıraşı). Şimdi yarını planlıyorum. Yol maceramın daha fazla detayına Instagram: Oskrom ve Facebook Osman Kromer hesaplarından ulaşabilirsiniz. Kızıltepe’de görüşmek üzere hoşça kalın.

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler