Geri Dön

“Hiçbirimiz bir prens bulmak zorunda değiliz”

Melisa Sözen cuma günü vizyona girecek “Bir Varmış Bir Yokmuş”ta masallara inanan bir anaokulu öğretmenini oynuyor: “Bazı masallar sanki her şeyin mükemmel olması gerektiğine şartlandırıyor insanları. Halbuki hiçbirimiz prenses olmak, bir prens bulmak zorunda da değiliz”

“Hiçbirimiz bir prens bulmak zorunda değiliz”

Altı ay kadar önce Mert Fırat, Milliyet Sanat’a verdiği röportajda İlksen Başarır ile yeni filmlerinde insanları uyandıran bir aşk masalı anlatacaklarını söylediğinden beri merak içindeydim. “Bir masal konsepti içinde romantik olmayan, aksine sert bir hikaye anlatacağız” demişti: “Ortak noktaları masal olan ama her ikisi de masalların aslında göründüğü gibi olmadığını bilen ve sürekli kavga eden bir çiftin etrafında dönüyor.”

Aradan aylar geçti, senaryosunu birlikte yazdıkları, İlksen Başarır’ın çektiği “Bir Varmış Bir Yokmuş” 6 Mart’ta gösterime giriyor. Gerçekten tam zamanın ruhuna uygun, sert bir masal. Bana kalırsa yine de şefkatli, kahramanlarına da seyircisine de çok kıymayan, hâlâ “aşk”a inanan bir masal...

Mert Fırat bir rock grubunun solisti Ozan, -Mert Fırat’ın şarkıcılığı da on numara- Melisa Sözen masallara inanan anaokulu öğretmeni Nehir olarak şahane bir ikili olmuşlar.

Geçen yıldan beri Craft’ta “Kalp Düğümü” adlı oyunda sağlıksız bir aile ilişkisi içinde uyuşturucuyla kendine çıkış arayan televizyon sunucusu Lucy’yi sarsıcı bir şekilde oynayan, şimdi de Onur Ünlü’nün yeni dizisi “Beş Kardeş”in Fahriye’si olarak karşımıza çıkan Melisa Sözen’le bir oyun öncesi Cihangir’de buluştuk. Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu”nda da son derece başarılı bir oyunculuk çıkarmış, bir süredir adı genç kuşağın en iyi oyuncularının başında sayılır olmuştu.

Fakat benim ilk kez 20’li yaşlarının başında gördüğüm genç kızda değişen bir şey yoktu. Aynı sadelik, aynı mütevazı duruş, tatlı gülüş ve karşısındakine iyi gelme telaşı. Sadece artık daha deneyimli ve kendine daha güvenli. Ve sahiden iyi oyuncu...

İlksen Başarır ve Mert Fırat’la tanışıyor muydunuz daha önce?

Çok eskiden tanışıyoruz. Dolayısıyla yeni bir tanışma süreci geçirmedik, zaten arkadaştık. Benim onlarla en rahat ettiğim şey, çok titizler ve çok çalışkanlar. İlksen hikayeyi anlattıktan çok kısa bir süre sonra biz provalara başladık ve neredeyse her sahnenin provasını yaptık. Dolayısıyla sete çıktığımız zaman herhangi bir arayış içine girmedik. Bu onlarla çalışırken beni en mutlu eden şey. Hem karaktere dair her şeyin üstünden geçip sete çıkıyor olmak hem de yönetmenle, birlikte çalışacağım oyuncularla vakit geçirmiş olmak. Çünkü öyle de bir film, bir vakit geçirmişlik, yaşanmışlık istiyor. Sette tanışmış enerjisi olmaması gerekiyor.

“Kimi insanı öpmek değil, duvara çarpmak gerekir”

Nehir nasıl bir kız sizin gözünüzden?

Nehir’in en sevdiğim yanı umudu kuvvetli, inançlı bir kız. Bu bana çok iyi geliyor. O enerjisi onun hayatta her şeyin mümkün bir tarafını ve pozitif yanını görmesine sebep oluyor. Masallarla büyümüş bir çocuk olması ve hayatında hâlâ bir masalın devam ediyor olmasıda karaktere dair çok güzel bir özellikti. Ama masallar deyince öyle romantik, pırıl pırıl bir yer değil, masalların bize anlatılandan farklı tarafları olduğuna da vakıf. Yine de hiçbir şeyden kolay kolay vazgeçmiyor. Burnunun dikine gidiyor ve hakikaten “Artık yapacak hiçbir şey yok” dediği noktada vazgeçiyor. O noktaya kadar savaşıyor. Bu bir sürü kapı açıyor insana, sırf bir kanal üzerinden gitmek zorunda kalmıyorsun karakterle ilgili.

Sizin masallarla ilişkiniz nasıldır?

İki türlü düşünüyorum: Bir yandan iyi ki var masallar ama öteki yanıyla da, biraz şunu da düşünmüyor değilim; kimi masallar idealize bir dünya yaratıyor ve çocukken her şeyin o kadar mükemmel olması gerektiğine biraz şartlandırıyor insanları. Halbuki hiçbirimiz prenses olmak zorunda değiliz, bir prens bulmak zorunda da değiliz. Dolayısıyla öyle yanıltıcı bir tarafı var.

Ozan ilişkilerde insanların birbirine masallar anlattığını ve o masallara inandıkları sürece ilişkinin sürdüğünü düşünüyor. Siz ne diyorsunuz buna?

Benim Nehir’e en çok benzeyen yanım, umudumu hiç kaybetmemem. Ben hayata çok inanırım, çok kolay da vazgeçmem. Körü körüne saf,
aptal bir inançtan söz etmiyorum.
Var olmayan bir masala inanmaktan ziyade iki kişi arasında, bir noktada her şeyin dönüşebilir, ulaşılabilir, anlaşılabilir, devam edebilir olduğuna olan inancım çok kuvvetli. Şimdi benim en net anladığım, buna her iki insanın gönlünün olması gerekiyor. Bir masala inanması değil, bir şeyin devamlılığına gönlünün olması gerek. Yoksa evet, o bitiyor.

Gönülsüz biriyle bir şey inşa etmeye çalışmak, Nehir’in kız arkadaşının dediği gibi biraz kahramanlık taslamak oluyor değil mi?

Aynen. Ama Nehir açısından düşündüğümde şunu görüyorum; onun için bu sadece kahramanlık da değil. Bir savaş gibi görmüyor bu ilişkiyi, bir çıkar sağlamak ya da onu kazanmak üzere görmüyor. İstediği gerçekten sevdiği insana yardım etmek, bence orada ince bir çizgi var. Kahramanlık insanı biraz hırsa kaydırıyor. O zaman karşındaki insanın iyileşmesi değil kendi bencilliğin üzerinden, bir şeyi başarmak için o ilişkiye devam ediyorsun. Ama zaten onun iyiliğini ya da bu ilişkinin iyiliğini düşündüğünde, o zaman bir el uzatıyorsun, dinliyorsun onu.

Filmde anlatılan “Kurbağa Prens” masalının sonunda kurbağa duvara fırlatılınca prens oluyor, öpülünce değil...

Filmde en sevdiğim masal. İkisinin ilişkisi için geçerli bu. Evet, kimi insanı gerçekten öpmek değil, sarsıp kendine getirmek, duvara çarpmak gerekiyor.

Çocukken size masal okuyan biri var mıydı?

Benim masal kitaplarım vardı ama en sevdiğim hikaye “Peter Pan”di, bir de “Oz Büyücüsü”. Öyle Pamuk Prenses, Rapunzel, Sindirella falan, onların pek meraklısı değildim. Ben çok zor yemek yiyen bir çocuktum, yerken hep masal anlatılsın isterdim. Bence bir yerden sonra uyduruyorlardı, çünkü masallar bitiyordu ve annem kendi çocukluk hikayelerini anlatmaya başlıyordu.

“Hiçbir konuda ‘Ah keşke’ demek istemiyorum”

Nehir’in çok tatlı bir özelliği de aklına geleni o an yapması. Hiç hesabı kitabı yok, kim ne der diye düşünmüyor.

Hiç. Müthiş özgür, çok seviyorum bu yanını. Bir de onunla ilgili en sevdiğim şeylerden biri, tam o iki kız arkadaş ilişkisi vardır ya, arkadaşını iyileştirmeye çalışırsın, “Bak hayatım, yapma artık, bu senin için zararlı”. “Tamam” der o da “Asla”. Hemen arkasından da “Ben şimdi ona gidiyorum” gelir. Öyle bir kız ve durmuyor. Şanslı bence böyle olduğu için. Kırılmaya daha müsait. Bu onu aslında bir noktada çok savunmasız bırakıyor, çünkü başına ne geleceğini bilmiyor ama diğer yandan kendini çabuk iyileştirebilir bir hale de sokuyor.

Siz nasılsınız bu konuda?

Eskiden çok aklıma estiği gibi hareket edebiliyordum. Ama galiba biraz yaş almakla ilgili bir şey mi, daha temkinli olduğumu hissediyorum. Ama galiba bu da bir dönem. Çok özgür yaşıyorsun, sonra hayatın başka gerçeklerini görüp temkinli olmaya doğru ilerliyorsun, bir noktadan sonra da sadece temkinli olman gereken alanları seçip yeniden içinden geleni yapıyorsun. Çünkü “Hayat kısa, en kötü ne olabilir ki?”yi düşünüyorsun. Aslında insanların ne düşündüğüne bakmayı bıraktığın noktada özgürleşmeye başlıyorsun. Ve bunu da çok geç fark etmek ya da “Ah keşke” demek istemiyorum hiçbir şeyle ilgili.

Nehir gibi sizin de sizi korumaya çalışan yakın kız arkadaşlarınız var mı?

Var. Kız arkadaş ilişkisi bana çok değerli geliyor. Birine o anlamda sırtını yaslayabiliyor olmak, kadının kadını anlaması başka bir şey. Dolayısıyla çok yakın arkadaşlarıma göz bebeğim gibi bakıyorum. İlişkilerimizde de birbirimizin göremediği yerleri mümkün olduğunca birbirimizi kırmadan, nazik söyleriz ama yeri geldiğinde de “Artık yeter!” dediğimiz olur.

Özdemir Erdoğan’dan “Aç Kapıyı Gir İçeri”yi söylemişsiniz bu fim için...

Mert’le birlikte söyledik. Onun olağanüstü bir sesi var, orada biraz düşündüm “Birlikte nasıl olacak” diye, çünkü daha önce hiç denememiştim.
Ama çok da istiyordum söylemek.
Bir de Özdemir Erdoğan’ın şarkısı çok korkutucu, onun altından kalkmak çok zor iş. İnşallah beğenirler. Şarkıyı çok sevdim, bu filmde böyle bir anım olması beni çok mutlu etti.

“Onur Ünlü sürprizli bir yönetmen”

”Beş Kardeş”te Onur Ünlü’yle çalışmak nasıl?

Dünyaya bambaşka bir yerden bakması, onun yazdığı karakterleri çok kuvvetli, gerçek kılıyor, hikayeler ne kadar uçsuz bucaksız olsa da. Ve son derece sürprizli bir yönetmen ve senarist. Dolayısıyla bir oyuncu olarak onun sunduğu imkanlar, bence bir şans. Çünkü her yöne doğru gidebilir. Yönetmen olarak da sana oynarken o alanı sunuyor. Dolayısıyla onunla çalışmak çok zevkli. Bir de dramatik anlar içinden komediyi çekip çıkartmayı o kadar güzel başarıyor
ki o benim çok hoşuma gidiyor.

“Nuri Bilge başka türlü bir kapı açtı”

Nuri Bilge Ceylan’la çalıştıktan sonra değişen bir şey oldu mu hayatınızda? Bütün oyuncuların hayalindeki yönetmen...

Tabii ki, bazı insanlar başka türlü bir kapı, başka türlü bir alan keşfetmeni sağlıyor. Nuri Bilge de öyle bir yönetmen. Filmlerinde karaktere, mekana, hikayenin açıldığı yerlere nasıl bir zaman yahut olanak tanıyorsa, oyuncuyada aynı olanağı ve zamanı tanıyor. Hiçbir zaman “Ben bir setteyim” diye hissetmedim mesela. Öyle bir dünya kuruyor, sette çalışan herkes de o şekilde davranıyor, bu çok büyülü bir şey mesela. Onun setindeyken hep bir hikayenin içindesin ve o hikayenin devamlılığı var. Sanki Aydın, Necla, Nihal, onlar oradalar, öyle bir atmosfer devam ediyor. Bu da her an bilfiil içinde olmanı sağlıyor. Öte yandan en mutlu olduğum şeylerden biri, sadece bir oyuncu olarak değil,
seni de merak ediyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber