Geri Dön

"Kıtada bizi en çok Aborjinler büyüledi"

Ünlü oyuncu Demet Evgar’la Avustralya yolculuğuna çıktık. Sidney’in simge köprüsünün çelik halatlarına tırmanarak sıra dışı bir etkinliğe imza atmakla kalmadık, aldığımız özel izinle kıtanın yerlileri olan Aborjinlere konuk da olduk

"Kıtada bizi en çok Aborjinler büyüledi"

Yine dünyanın en ilginç köşelerini keşfetme kapsamında Aborjinleri tanıma projemizi bu kez Demet Evgar’a açtığımda “Zaten rüyalarımda devamlı uçsuz bucaksız bir çöl görüyordum. Demek gerçek olacakmış. Geliyorum” diye cevaplayınca Katar havayolları pazarlama koordinatörü Zeynep Esin ile baş başa vererek aylar süren bir hazırlık dönemine girdik. Aborjin bölgesi için istediğimiz özel izni Ankara’daki Avustralya büyükelçiliğinin desteği ile sonunda aldık. Bu sefer Demet Evgar’ın “39 Basamak” adlı tiyatro oyunu gösterime başladı. Ama neyse ki 10-15 yoğun gösteriden sonra tiyatro 30 Mart’a kadar ara verince biz de bunu değerlendirip, 6-14 Mart tarihleri arasında kıta ülkesi Avustralya hayalimizi gerçekleştirdik.

Kıtanın gerçek sahipleri

Avustralya, Tasmanya ve bölgedeki diğer adalarda yaşayan siyah tenli yerel halk Aborjinlerin 80 bin yıl önce Güney Asya'dan göç ederek deniz yoluyla bu topraklara geldikleri tahmin ediliyor. Ancak şimdiye kadar bunun bilimsel bir kanıtı bulunamamış. Fakat gerçek şu ki 1770 yılında James Cook Okyanusya’ya yelken açtığında Aborjinler buraların yerlisiydi. Zamanla Avustralya adasının büyük bir kısmının İngiliz toprağı ilan edilmesiyle birlikte adadaki yerlilerin batı ile mücadelesi başlamış. 1920’lerden sonra çeşitli soykırımlara uğrayan Aborjinlerin 25 milyonluk adadaki toplam nüfusu şu anda 500 bin. Avustralya hükümeti geçmişte olan tüm bu soykırımları tanıdı ve 2008 yılında Aborjinlerden özür diledi. Fakat asimile olmuş Aborjinler bile insan hakları konusunda beyazlarla aynı şartlarda hala yaşayamadıklarını savunuyorlar.

Kıtada bizi en çok Aborjinler büyüledi

Aborjinler kabile hayatı yaşayan bir sosyal yapıya sahipler. Avustralya gibi büyük bir toprak parçasında birbirinden ayrışan farklı dillere ve kültürlere sahip olmuşlar. Çölde yaşadıkları için "Çölden gelen" anlamında Anangu ismiyle anılıyorlar.

Biz ise bu yerlilerin yoğun olarak hala eski gelenekleri ile yaşadıkları, yarı çöl ile kaplı kıtanın tam ortasındaki Uluru köyüne ulaştık. 3 veya 4 motel tarzında konaklama biriminin olduğu Uluru’da Pronto Tur’un katkısı ile kaldığımız 3 gün boyunca Aborjin yaşantısına yakından tanıklık ettik.

Avustralya’nın simgesi haline gelen ve Aborjinler için kutsal sayılan Ayer’s Rock, bütün ihtişamı ile ilk göze çarpan yer. Rüzgarların milyonlarca yıl savurduğu kumlarla meydana gelen bu dev kızıl kaya, güneşin konumuna göre gün içerisinde renk değiştiriyor. Gün ağırdığında turuncu, gün ortasında kahverengi ve gün batımında ise kızıl renge bürünüyor. Dolayısı ile ülke içi ve dışından gelen yüzlerce turist bu anı görüntülemek için Ayer’s rock’ın etrafında nerede ise tavaf ediyor. Çok önceden beri bu mistik yer ve yaşantıya ilgi duyan Demet, basın danışmanı Özlem Oğuz ve Zeynep Esin ise kayanın önünde meditasyon yapmayı da ihmal etmediler tabi.

Kıtada bizi en çok Aborjinler büyüledi

Yaklaşmanın bile herkese açık olmadığı bu kayalıklara, bizi konuk eden Aborjinler sayesinde ulaştık. Mağara duvarlarına kazınmış yazıtları ve kutsal kabul ettikleri kayaları onlarla birlikte yakından gördük. Demet Evgar ise bana hemen o anki duygularını paylaştı:

“Aborjinlerden izin alarak Ayers Rock'a dokunduğumda onun bir kaya değil bir ten olduğu konusunda algım gidip geldi. Orada daha iyi anladım ki bilgi, onu farkettiğin zaman kendini gösteriyor. Bilmeyenlere araştırmalarını tavsiye ederim. Araştıranlar görecekler ki bu yolculuk onlara bir sır kapısından girmeyi teklif edecek. 6000 yıldır bulundukları yeri koruyan insanların bu kadim bilgisi; insan olmaya dair.”

(Aborjinler düşleri ile sanat yapıyorlar. Mesela Didgeridoo adı verilen ve sesi popüler kültürde Avustralya ile özdeşleşen, bir çeşit boru tipi kaval da Aborjin müziğinin en önemli unsuru. Aborjinlerde şarkı söylemek ve dans aynı zamanda çok önemli bir iletişim aracı.

Resim sanatı da oldukça gelişmiş. Aborjin kadınlarının Demet Evgar’ı aralarına alarak öğrettikleri nokta boyama sanatında kullandıkları boyalar tamamen doğal. Çeşitli kayaların pigmentlerini sentezleyip, su ile karıştırarak doğal boyalar elde ediyorlar. Parmaklarıyla boya da yapıyorlar. Boyaları ağızlarına alıp, püskürterek resim yaptıkları bile oluyor. Büyük bir üne sahip Aborjin resim sanatı şimdi dünyanın her yerinde sergileniyor. İnançlarına göre dünya yerin altından çıkan bir yılanın sürünmesiyle oluşmuş. Dolayısı ile desenlerinde çoğunlukla yılan figürleri var.

Dünyanın diğer bir ucundan kendilerini tanımak için gelmiş insanlar olarak bizi bağırlarına basan bu dünyevi çıkarlardan uzak yerliler, Uluru’dan ayrılırken bizi de açıkçası hüzünlendirdiler. “Uluru'yu ve Aborjinleri anlatmak ne derece mümkün bilemiyorum. Uluru'dan önce ve Uluru'dan sonra olarak tarihime bir çizik attım diyebilirim." diyerek, Demet Evgar duygularını ifade etti.

Avustralya’nın diğer yüzü

Sıra artık kıtanın diğer yüzünü görmeye gelmişti. Dünya geneline göre refah seviyesi oldukça yüksek, rahat ve neşeli insanların oluşturduğu bu diğer yüzü gezmeye Melbourne’den başlıyoruz. Freebird adlı seyahat acente sahibi İnci ve Serhat Duru çiftinin rehberliğinde dolaştığımız şehir, yüksek gökdelenlerin yanında nostaljik tramvayları ve viktorya dönemi tarihi binaları ile dikkat çekiyor. Victoria Market adlı pazarda her şey var. Genel yaşam ve oteller oldukça ucuz. Melbourne, Formula 1 yarışı ve Avustralya açık Grand Slam tenis turnuvası ile dünyaya ismini devamlı hatırlatan bir yer.

Avustralya’nın dört bir yanı okyanus olduğu için restoranlar her türlü büyük deniz ürünleriyle dolu. Hayvancılığın en önemli sektör olduğu ülkede et ürünleri de oldukça fazla. T bone, biftek ve bilhassa etli turtaları ise oldukça lezzetli ve meşhur.

Sidney ise, nehrin delta oluşturarak okyanus’a kavuştuğu yerde kurulmuş, 5 milyonluk nüfusu ile Avustralya’nın en büyük şehri. Yeşillikler içindeki muntazam şehirleşmesi ile beraber Sidney’in adacık, girintili-çıkıntılı koy ve burunlarla çevrelenmiş sahilleri surf yapan, yelken kullananlarla dolu. Şehrin yaşayan renkli bir hayatı var. Dünyaca ünlü opera binası ve yakınına kurulmuş Sidney köprüsünün bulunduğu liman bölgesi, deniz kıyısına sıralanmış restoran ve kafeler ile en popüler yer. Buradaki bir restoranda çalışan Türk garsonun Demet’i tanımasıyla başlayan selfie operasyonu ve muhabbet hepimizin hoş vakit geçirmesine neden oldu. Demet’in kendini burada İstanbul’da gibi hissettiğinden eminim.

Sidney’de sadece 5 araba varken 1932’de 4 gidiş ve 4 geliş olarak inşa edilen Sidney köprüsünden bugün günde 160 bin araç geçiyormuş ve hala şehir trafiğini en rahatlatan köprüymüş. Buraya kadar gelmişken son günümüzde bu köprüye tırmanmamak olmazdı. 3 kadın ve ben endişe ile karar verdiğimiz bu olağan dışı köprü tırmanışına özel kıyafetler giyerek ve çelik parmaklıklara kendimizi bağlayarak başladık. Çelik yapının en üstüne ulaşmamız alaca karanlıkta, şiddetli rüzgarın etkisi ile 2 saat sürdü. Ancak oradan kuş bakışı muhteşem şehir manzarası, bütün adrenalin ve yorgunluğumuzu bize bir anda unutturdu. Sidney’in ışıl ışıl gece hali ayaklarımızın altındaydı. 2 saatte de geri döndük.

Bu olağan üstü Avustralya gezimiz sona erdiğinde Demet’in görüşünü sorduğumda aldığım cevap hepimizi mutlu etti. “Daha ilk havaalanında gördüğüm, kim turist kim vatandaş ayıramamam idi. Ülkeye girerken pasaport kontrolünde başlayan misafirperverlik ve güler yüz ülkenin her yerine yayılmış durumda. Bir kere mümkün değil bir ülkede pasaport görevlileri bu kadar neşeli olsun. ‘Merhaba, hoş geldin, nasıl gidiyor, burayı seveceksin iyi eğlen.’ diye karşılıyorlar seni. Herkes birbirine teşekkür ediyor. Yaşlılar yaşlı gibi değil. Bembeyaz saçlarını iki yandan toplamış kadınlar, kocalarıyla el ele sokaklarda. Vitrin mankenleri bile birbirine sarılıyor. Bu kadar mutlu insanı bir arada görmek insanlık için umut verici. Hiç bir yerde kendimi bu kadar kendim gibi hissetmedim. Bir kere sınırları yok ülkenin. Komşularıysa balıklar...

Katar Havayolları ile gidişte de gelişte de 14 saatlik uçuş bir çırpıda geçti. Bulutlar üstünde usta şeflerin yemekleri dahil olmak üzere herşey düşünülmüş. Hostesler gece sen uyurken yanağına iyi geceler öpücüğü kondursalar şaşırmazsınız. Orada tanıdığım Aborjinler başta gelmek üzere hayalini kurduğum ütopik ülkeyi gerçeğe taşıyan tüm dostlara teşekkürler.”

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber