Geri Dön

“Korku yerine merakı koyalım”

Oyuncu Damla Sönmez, “Farklı olandan düzeni bozacak diye korkmaya başlıyoruz. Kendi içimizdeki farklı olandan da korkuyoruz bazen. Korkunun yerine merakı koymak lazım” diyor

“Korku yerine merakı koyalım”
Ceyda Ulukaya

Damla Sönmez’i bundan yaklaşık 10 yıl önce ona Altın Portakal’da “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülü getiren “Bornova Bornova” filmindeki performansıyla tanıdı birçoğumuz. Kariyerinin henüz başında, ona bol ödül getiren bu rolün ardından tiyatro ve dizi projelerinin yanı sıra “Sen Aydınlatırsın Geceyi”, “Deniz Seviyesi”, “Taksim Hold’em” dahil ödüllü birçok filmde rol aldı ve her birinde oyunculuğun çıtasını yükseltmeyi elden bırakmadı. Tıpkı, ıslık diliyle konuşan dilsiz bir genç kadını canlandırdığı “Sibel” filminde olduğu gibi. Çekimleri Giresun’un ıslık diliyle bilinen Kuşköy ilçesinde geçen filmdeki rolüyle Sönmez, Londra Film Haftası’ndan Seattle Uluslararası Film Festivali’ne, Adana Film Festivali’nden Sadri Alışık Ödülleri’ne “En İyi Kadın Oyuncu” dalına damgasını vurdu desek yeridir. Son olarak Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) tarafından aynı dalda ödüle layık görülen Sönmez’le bu başarısını ve Sibel’in hikayesini konuştuk.

Bu kadar ödül alınca bir oyuncu neler yaşıyor? Hayatı değişiyor mu?

Ödüller çok keyifli. Her alanda yaptığınız işin beğeni kazanması sizi mutlu eder ama o kadar çok kıstas var ki. Yarışmalar filmlere bilinirlik kazandırması açısından çok önemli ama birçok farklı konuda filmi, farklı motivasyonlarla çekilmiş filmi tek bir potada değerlendiriyorsunuz. Dediğim gibi ödüller mutlu ediyor, bana da tanınırlık kazandırdı süreçte. Bir yandan da farklı coğrafyalardaki insanların, senin kültüründeki, senin coğrafyandaki bir kadını anladık, duygusundan, hikayesinden etkilendik demek, bu da çok gurur verici ve mutlu edici.

Kuşköy’e özgü ıslık dili UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesinde ama unutulmaya yüz tutmuş bir dil. Filmin de katkısıyla geçen
yıl köyde tekrar kurs açılıp çocuklara öğretilmeye başlanmış. Nasıl bir dil bu? Öğrenmek zor oldu mu?

Filmi çekmeye başlamadan 2 yıl önce tanıştık, filmin yönetmenleri Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’yle. Filmde ıslık çalarak oynamam gerektiğini öğrendiğimde ıslık çalmayı hiç bilmiyordum. Önce ıslık çalmayı öğrenmeye başladım. Kuşköy’de yaşayan Orhan Civelek isimli bir hocam var, oraya gelen turistlere ıslık dilini gösteren, şimdi de açılan kursa öncülük eden bir köy sakini. Sete gitmeden 3-4 ay önce video göndermeye başladı. Önce videolarla çalışmaya başladım. Her hece için bir ses var, diliniz ve parmaklarınızın duruşuyla çıkardığınız. Heceleri yan yana getirerek kelimeler kuruyorsunuz. Provalar için köye gittiğimde Orhan Hoca’yla birlikte çalışmaya başladık. Islıkların kayıtlı olduğu bir ses kaydım vardı. Her akşam set öncesi ezber çalışır gibi ıslıklara çalışıyordum.

Filmde Kuşköy halkı da rol alıyor. Orada geçirdiğiniz süre boyunca onlarla ilişkiniz nasıldı?


Daha önce Kuşköy’de birçok belgesel çekildiği ve çok turist çeken bir yer olduğu için kameralara alışkınlar. Biz prova alırken “Hadi artık çekmiyor musunuz?!” diyenler vardı. Sahneye girdiklerinde de nerede duracaklarını, ne yapacaklarını çok iyi biliyordu hepsi. Film 6 profesyonel oyuncu, set ekibi, doğa ve oranın sakinleri sayesinde çekildi. Her konuda çok yardımcı oldular, bizimle birlikte canla başla çalıştılar.

Filmden sonra ıslık dilinin günlük hayatınızda bir yeri oldu mu?

Festivallerde Çağla ve Guillaume’la birbirimizi kaybettiğimizde ıslıkla buluyorduk. Hâlâ kullanıyorum ama her şey gibi kullanmadıkça insan unutuyor.

Islık dili bir dil tabii ama Sibel aslında dilsiz bir karakter. Bu size oyunculuk anlamında nasıl bir keşif alanı açtı?

Dil yoksa başka ne şekillerde karakterin yansıtmak istediklerini anlatabilirim diye araştırmaya başladım. Nefesimi daha dikkatli kullanmaya başladım. Bir de Sibel’in vücut dilinde oturtmaya çalıştığımız bir hayvan formu (kurt) vardı. Ritmini nefesle tutmaya çalıştım. Hangi noktada nefesini tutuyor, nerede nefesle haykırıyor, bunları araştırdım.

Ayrıca yoğun fiziksel aksiyona dayalı bir rol ama aslında ortalama bir Karadeniz kadını için geçerli olan ağır iş yükü bu. İşin içinde avcılık dahi var. Sizi şaşırttı mı böyle olduğunu görmek?

Şaşırtmadı. Karadeniz kadını güçlüdür, aslında kırsalda hangi bölgeye bakarsanız bakın kadın güçlüdür. Tarlalarda çalışanlar genellikle hep kadınlar, çocuklara bakıyorlar, evleri çekip çeviriyorlar. Çekimlere başlamadan önce Çağla’yla köyde yürüyorduk. Fındıktan dönen kadınlar gördük. Deneyebilir miyiz çuvallarınızı taşımayı diye sorduk. Çuvalını veren kadın benden ufak tefek. Ben denedim oynatamadım. Çağla benden güçlüdür, çekil dedi bana, o denedi, yerden kaldıramadı çuvalı. İnanılmaz becerikli ve güçlüler.

Sibel’inki de aynı zamanda kendi gücünü keşfetme ve bir özgürleşme hikayesi. Bu, son yıllarda kadınların gitgide daha fazla konuştuğu ve bunun için harekete geçtiği ortak bir mesele. Siz kendi hikayenizde Sibel’le paralellik kurduğunuz noktalar görüyor musunuz?

Bu kadın meselesi öyle bir şey ki, birkaç sene öncesine kadar farkında bile değildik. Özel hayatımızda da… İçine büyüyorsunuz, bazı ayrımcılıklar size normal geliyor, birileri size bu normal değil dediğinde farkediyorsunuz neyin içinde olduğunuzu. Bu durumla ilgili farkındalık arttıkça, hikayeler de çoğalacak ve umuyorum bu hikayelerin bir azınlık, bir ayrıcalık olmadığı, cinsiyet eşitliğini doğal olarak barındıran hikayeler izlemeye başlayacağız. Sibel’in özgürleşme hikayesi, her insanın kişisel hikayesinde geçiyor aslında. Düzeni korumak için toplumda kurallar koyuyoruz kendimize, bu kurallar zaman geçtikçe kişisel hapishanelerimize dönüşüyor. Farklı olandan düzeni bozacak diye korkmaya başlıyoruz. Kendi içimizdeki farklı olandan da korkuyoruz bazen. Kendi kurtlarımızı keşfettiğimizde, farklı olma cesareti gösterdiğimizde, o yanlarımızı kabul edebildiğimizde hayat güzelleşebilir. Korkunun yerine merakı koymak lazım. İçeride de, dışarıda da.

"Meryl Streep hayranıyım"

Bol ödüllü bir oyuncu olarak sizin hayranlık duyduğunuz oyuncular hangileri?

Meryl Streep tabii ki… ‘Demir Leydi’ filmindeki toplantı sahnesini defalarca tekrar oynatmışlığım var, duygu geçişinde yaptığı şeyi tam anlayabilmek için. Ayrıca “Angels in America”yı izleyenler de anlayacaktır neden bu kadar hayranı olduğumu. Mary Louise Parker’ı çok beğeniyorum. Christiane Bale ve David Thewlis de her karakterde karşımıza bambaşka biri olarak çıkmalarıyla hayranlık uyandırıcı.

“Gerçek vatanseverlik bilimsel faaliyetle ölçülmeli”

Tüm dünya olarak koronavirüs pandemisiyle baş etmeye çalıştığımız bir dönemden geçiyoruz. Siz bu süreçte nelere sığındınız, nelerden güç aldınız?

Enteresan bir büyüme süreci oldu benim için, hâlâ da oluyor. Kendimizi çok güçlü hissettiğimiz alanlarda aslında ne kadar aciz olduğumuzu gördük. Evrim Ağacı sitesinde bir yazı dizisi vardı: 34 düşünürün koronavirüs pandemisinden sonra dünyanın neye benzeyeceğiyle ilgili tahminlerini derleyen. Orada Mark Lawrence Schrad yazısında artık gerçek vatanseverliğin silahlı kuvvetlerde değil, doktorların, eczacıların, hemşirelerin, öğretmenlerin, bilim ve hizmet çalışanlarının faaliyetleriyle ölçüleceğine dair bir öngörüsü vardı. Bunun mümkün olabileceği bir dünya hayal ediyorum.

Fotoğraf:  OZAN GÜZELCE
Çekimler Fenerbahçe Mezze House’da yapıldı.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber