Geri Dön

"Mülkiye'yi bitirecem, vali olacam"

Anne-oğul ilişkisi







Ortaokula başladım, İkinci Dünya Savaşı başladı. Alman ordularının Edirne hududuna geldiği haberleri var. O zaman radyo çok az, belirli kahvelerde var, çok zengin insanların evinde var. Herkes ajans zamanı oldu mu koşuyor oraya, çünkü büyük bir korku var. Almanlar efendim, Anadolu'yu tepeleyerek, Kafkasya'dan Rusya'ya geçecek diye bir şayia var. Çok sıkı tedbir alınıyor, siyah perdeler, kaput bezlerini hep siyaha boyadılar, ışık göstermek yasak, akşam daha karanlık çökmeden perdeler geriliyor. Belediye başkanı, şube reisi, vilayetten yetkili bir kişi, kapı kapı dolaşıyorlar, tahıl maddesini yazıyorlar. Yani, evde ne varsa. Dedemin hali vakti iyiydi. Bize de geldiler. Dedem dedi ki, '80 çerik buğday var.' Büyük iki tenekeye bir çerik denirdi. Dediler '60 çeriği vereceksiniz', 20 çerik tohumluk olarak bıraktılar. Ve 60 çeriği verdik, hayvanları sordular. İki tane atımız vardı, atın biri çok boylu posluydu, 1.70'ten yüksek olan atları tespit ettiler. Bir senet verdiler, dedem imzaladı. Şube istediği zaman, atı götürüp teslim edecek. Ve tabii, Almanların istikameti değiştiği için savaşa girmedik ama ekmek vesikaya bindi." Niğde'de dünya savaşının uzak etkilerinin böylesi derin yaşandığı yıllarda ortaokul öğrencisi olan Abdülkadir Köylü dedesi ve annesiyle birlikte İstasyon Caddesi'ndeki bir evde oturmaktadır. Savaşın etkileriyle ekonomisi bozulan bir ülkede, Anadolu'nun bir kentinde yaşamı kolaylaştıran yardımlaşmayı yakından gözler: "Fakat Anadolu'da hakikaten Türk aile kültürünün büyük önemini o anda anladım. Çünkü yufka ekmek yapılır, adam boyunca. Bir kışlık ekmek yapılır ve bir kış o ekmek yenir. Efendim, bulguru yapılır, aşlığı yapılır, işte sucuğu, pastırması, kışlık bütün yiyecek yapıldığı için, yabancı memurlara, yerli halk yardımda bulundu. Çünkü yerlinin kışlık hazırlığı vardı. Ve Türk aile kültüründe, önemli konulardan birisi de mahalle, muhakkak ki fakirini kendi desteklerdi. Ahmet Pınarı diye bir bağımız, bahçeli yerimiz vardı. 63 hane, beş ay oraya bağa taşınırız, beş aydan sonra, şehre taşınırız. Taşınmadan evvel, bizim evin karşısında cami varıdı, çok zaman katipliği de bana yaptırırlardı. Orada toplanır erkekler, en yaşlı olan kişi sorardı. 'İşte, filan Hidayet kadın, ekmekliğini yaptı mı, etliğini yaptı mı?' Hidayet kadın dul, kimsesi yok, fakir kadın. Fakir, 63 hanenin içinde, 12-13 hane çıkardı, herkes onun ekmeğine, buğdayına, etliğine, her şeyine yardım eder. Onun da her şeyini yaptırır, gönderirlerdi. Sosyal bakımdan, yardımlaşmayı ve herkesin birbirine sevgisini, saygısını, maddeyle de göstermeyi bildiren bir sistemdi bu."

Gaz lambası
İlkokulu ve ortaokulu Niğde'de bitirir: "Çocukluğumuz, o kadar yeknesak geçti ki, aşağı yukarı her aile öyleydi, efendim, sobayla ısınan tek odamız vardı. Dört tane de olsa, kışın ancak bir oda ısınırdı. Öğrencilerin, benim de dahil, yüzde 80'imizin saçının önü yanar, çünkü tahta sufle denen, bir küçük masa şöyle yere oturur, çalışırız biz. Efendim, ortaya da gaz lambasını koruz, tabii okurken, yazarken, saçının ucu lambanın camına değdimi, cızdır aşağı. Efendim, misafir gelir, o da aynı yerde oturur. Anne, baba, misafirler konuşur. İşte biz orada ne kadar çalışabilirsek, o kadar çalışabilirdik. Bu durumu okul idareleri, çok zaman, kolaylaştırdı. Öğleden sonra mütalaa saati koydular. Ortaokulda okurken, öğlen bire kadar beş saat dersi bitirirdik, öğleden sonra iki saat mütalaaya giderdik, mütalaaya gözcü öğretmenin nezaretinde, sınıfta çalışmaya başladık. Hepimizde yamalı pantolon vardı, yamalı ceket vardı, tornistan yapılmış vardı, ayakkabılar pençeliydi ama temizdi, güzeldi, rahat rahat giyilirdi." 1940'lı yılların Niğde'sindeki ev içi yaşam kadar, kentteki yaşamı da en ince detaylarına kadar anımsıyor: "Şehrin içinde her evde bir inek, zenginse bir de mandası, atı, merkebi bulunurdu. Efendim, alt katı ahır olarak yapılır ve bişirik derler, şöyle bir karış kalınlığında, samanla yuğrulmuş çamurla kaplarlar. Yani onun üste, koku çıkmaz. Her türlü şey altta kalır. Onun üstüne ev yapılır. Her ev muhakkak en az iki katlıdır. O da birinci kat muhakkak ahırdır, geçimleri o. Efendim, her mahallenin o tarihlerde bir çobanı var, çoban sabahleyin mahallenin başından 'Ho' diye bağırır, inekleri, mandaları önüne katar, götürür otlatmaya, akşam oldu mu getirir. Çobanın o günkü azığını, sıra takip eder. Kimin vermesi gerekirse, onun ineğinin boynuzuna, başına, mendiliyle bağlar. O mendile, ertesi sabahleyin onun sahibi, onun öğle yiyeceğini, yapar, çatar, kor, öyle getirir, verir. Yaşam tarzı buydu. Her evde muhakkak ya bir at, ya bir merkep bulunurdu. Efendim, ama adamlar anadan, atadan öyle alışmışlar, bağı olmayan adama hiç kimse ne kız verir, ne selam verir. Muhakkak bağı, bahçesi herkesin olacak, herkesin şehirde evi olacak."

Han duvarları
1955 yılına kadar dedesi Niğde'de han işletir: "Dedemin '55'e kadar hanı vardı. Ondan sonra taksimde yarısı dayıma, yarısı bana düştü. Ben şimdi orada üç tane dükkan yaptırdım. Çamlıbel'in Han Duvarları şiiri biliyorsunuz; Niğde'de geçiyor. Efendim, Niğde'ye 1932'de Devlet Demiryolları gelmiş. Ondan evvel kervanlarla, efendim, yaylı arabalarla taşıma, nakliyat yapılıyormuş. Bu bakımdan da Niğde'de Saruhan, Kınacıların Hanı, Germiyanoğulları Hanı, Paşa Hanı, Andaval Hanı, Kayseri'ye doğru giden yol üzerinde bu hanlar var. Bunlardan Germiyanoğulları Hanı da dedemin hanı. Hanın çok büyük ahırları vardı. Yani 300, 400 at, merkep alan. Onun üst kısmında da yatacak yerler vardı, daha arka kısımda da üç-dört tane oda vardı, özel aile falan misafir gelirse diye. Diğer tarafları salonvari, herkes o salonda, hayvanını aşağıya bırakır, kendi yamçısı (bir yüzü uzun tüylü, kalın yünden dokunmuş yağmurluk), örtüsüyle beraber yatardı. Perşembe günleri, Niğde'nin pazarı olduğu için, çarşambadan gelirler, perşembe günü pazara kalırlar veya cuma günü tekrar yola çıkar giderler. Buğday pazarı, arpa, çavdar pazarı ayrı, hayvan pazarı ayrı, bu sebze pazarı ayrıydı. Bunlardan mesela, hayvan pazarı çarşamba günü, öğle üzeri başlardı. O zaman bütün yerliler, bütün köylüler zaten hana geliyorlardı. Efendim, hanlar çok emin yerlerdi. Adam parasını, malını, her şeyini hancıya teslim eder, giderken teslim alır gider. Hepsi büyük, geniş salonda yattıkları için, akşam oldu mu herkes parasını, şunu bunu verir, saymaz da, keseylen toplanır, bağlarlar bir torbaya götürürler, ertesi sabah torba açılır, herkes gelir, kendi malını alır. Yani o devirde insanlar arasında büyük bir güven, söze itimat, işte bunların hepsi vardı."

Rus kilisesi
Bir süre annesiyle birlikte dayısının yanına Sarıkamış'a gider: "Sarıkamış'ta dayım teğmen, bir Rus binasında oturuyoruz. Binanın 16-17 odası var, biz bir odayla, bir misafir odasıyla, bir yatak odamızı kullanıyoruz. Efendim, orada pejler var, Rus binalarında, yani ocak pej, burada yakıyorsunuz, binanın içinden duman böyle dolaşıp çıkıyor, ısıtıyor. Ya değilse, Sarıkamış'ta iki metre kar yağıyor. Fakat çok nefis bir yer, hayatımda ilk olarak sessiz sinemayı orada seyrettim. Bir Rus kilisesi sinemaya çevrilmiş, efendim, cumartesi gününü iple çekerdik, oraya giderdik. Hep gölgeyi seyrederdik, sessiz sinema, ses yoktu. Sessiz filmler, aynı konulular gibi filmlerdi de, ses yoktu, bazılarında altyazı vardı, altyazı oldu mu çok sevinirdik, çünkü anlıyorduk acaba adamın ağzı dudağı oynuyor falan ediyor ama bazısında altyazı yok, anlaşıldı mı. Veyahut yabancı kelimeler, yabancı dil var, anlamıyorduk fakat altyazı Türkçe oldu mu, artık şey, durmadan o film bitinceye kadar, üç defa, dört defa, oraya giderdik. Sarıkamış çok güzel bir yer, her taraf ormanlık. Kar tünelleri açılır, kar tünellerinden gidilir gelinirdi. Ama bu kadar kara, bu kadar şeye rağmen hastalık da yoktu, yani böyle çok dondurucu bir soğuk da olmazdı."
Ortaokulu bitiren Abdülkadir Köylü, Kayseri Lisesi'ne gider. Yatılı olarak okuyamaz, kalacak yer sorun olur, oysa eğitime devam etmek ve vali olmak istemektedir, Adana'ya doğru yola çıkar: "Benim kafamda öğretmen olmak yok. Liseyi bitirecem, Mülkiye'yi bitirecem, vali olacam. Niğde'de Sakarya İlkokulu'nun yanında vilayet konağı var ya. Vali arabayla geliyor gidiyor falan, çocukken o kafama işlemiş, anlaşıldı mı? Ve mahalle de öyle bilirdi, vali olacam diye." Kayıt işlemleri sırasında isteksiz olmasına karşın öğretmen okuluna girer. Bu arada arkadaşlarıyla bir ev tutar ve Adana'da yaşamaya başlar. "Fakat son sene, Köy Enstitüleri'ni de lağvettiler. Öğretmen okullarını kurmaya kalktılar. Bu sefer dediler ki, son sınıfları birleştirelim. Son sınıflar üç yerde birleşti: Sivas, Erzurum, Edirne. Bizi Adana'dan Erzurum'a verdiler. Altı ay, işte o seneki öğretim yılı, leyli olarak okuduk orada. '48 haziran döneminde mezun olduk. Fakat son sınıfların toplamı 300 kişiydi, haziran dönemi mezun olan yetmiş yedi kişiydi."

"Babam 1926'da Kurtuluş Savaşı'ndan döndükten iki sene sonra vefat etmiş. Ve üzerinde üç-dört tane mermi varmış, çıkartılamıyan. Suvariymiş. Sekiz senesi savaşlarla geçmiş. İnönü Muharebesi'nden çıkmış, Sakarya Meydan Muharebesi'ne, oradan gelmiş Şeyh Sait İsyanı'na kadar hep savaşmış. İki senelik memuriyetten sonra vefat etmiş. Şimdiki defterdarlık karşılığı galiba, maliye, muhasebe başmümeyyiziymiş. Yalınız, Allah devlete zeval vermesin, devlet çok iyi maaş verdi bize. Yani annem de ben de, maddi sıkıntı çekmedik. Annem evlenmedi. Yani 'Ben oğlumu babalığa hizmet ettirmeyecem' dedi. Tabii, babama karşı olan bir bağlılığı, büyük bir fedakarlık, 16 yaşında evlen, 18 yaşında dul kal, ondan sonra tek çocuğun için bütün ömrünü vakfet. Allah rahmet eylesin, 1998'de vefat etti annem... Ben iki buçuk-üç yaşına kadar annemi emdiğimi hatırlıyorum. Ve bugünkü bu zindeliğimi de yaşıma göre efendim, ona veriyorum... Annemin peçe giydiğini hatırlamıyorum. Yoktu Niğde'de peçe falan. Annem manto giyer, başörtüsünü bağlar, anlaşıldı mı, evde entarisi, yazması var, efendim, işte beş vakit abdestinde, namazında, hicaza da götürdüm. Otoriterdi, tam Osmanlı kadınıydı. Efendim, bağ bahçe çoktu, evde bir erkek, bir bayan hizmetçi vardı. Onlarla işte, ameleyle, ustayla koşturur, işleri yaptırır, çattırırdı. Çok sevecen bir kadındı. Herkese iyilik yapmaktan, yemek yedirmekten zevk alan bir huyu vardı... 45 yıl beraber yaşadık, tek çocuk olduğum için. Bazen biz eşimle sofrada yan yana oturmadık. Çocuklarımın hiçbirini kucağıma alamadım. Torunlarımı aldığım zaman, rahmetlik, 'İnin' derdi, 'oğlanımın omzuna çıkıyorsunuz, halini, vaktini yok ettiniz' falan, yani torunlarımı bile severken beni kıskanırdı onlardan da. Tabii ben haklı görüyordum. Çünkü hayattaki tek varlığı bendim."



TARİH VAKFI
Tarih Vakfı sözlü tarih arşivi oluşturmak için tanıklıklarınızı kaydediyor. 70 yaş üzeri 1000 kaynak kişiye ulaşmayı hedefliyor. Ünlülerle değil, içimizden birileriyle... Sizin önereceğiniz kişilerle, dedelerimiz, ninelerimizle... Köylerde, kasabalarda, fabrikalarda geçen hayatlar... Hasatlar, vardiyalar, düğünler, seçimler, yemekler, camiler, kadın matineleri... Tarihe Bin Canlı Tanık Projesi, sözlü tarih görüşmeleri ile, günlük yaşamın, toplumsal geçmişin belleklerde kalmış ayrıntılarını içeren yaşam öykülerini kaydetmeyi hedefliyor. Bugüne kadar projeye destek olan Türk Tabipler Birliği'ne, İnşaat Mühendisleri Odası'na ve Kayseri Ticaret Odası'na maddi desteklerinden dolayı teşekkür ederiz. Siz de projeye destek olun, tarihe katkı da bulunun: Telefon: 0212 327 86 58
Faks : 0212 227 37 32 e-posta: tbct@tarihvakfi.org.tr

  • Danışmanlar: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu-Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
  • Proje koordinatörü: Gülay Kayacan
  • Görüşmeyi yapan: Hakan Koçak
  • Deşifre ve redaksiyon: Sevil Üzrek
  • Görüntü kaydı: Tamer Üstel
  • Yayına hazırlayan: Tuba Çameli


  • Projeye katkılarınızı bekliyoruz:
    Telefon: (0212) 327 86 58
    Faks: (0212) 227 37 32
    e-posta:mailto:tbct@tarihvakfi.org.tr

    www.tarihvakfi.org.tr


    İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

    Sıradaki Haber