Geri Dön

Nice 100 yıllara

Fuat Uzkınay’ın 14 Kasım 1914’te gösterilen belgeseli “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” Türk sinemasının ilk filmi olarak kabul ediliyor... Yeni yılla birlikte 100’üncü yaşına basan Türk sinemasının tarihini film eleştirmenleri Atilla Dorsay, Mehmet Açar ve Uğur Vardan’la yuvarlak masada mercek altına aldık

Nice 100 yıllara

Yeni yılla birlikte Türk sinemasının 100’üncü yaşını kutlamaya başladık. İlk Türk filmi kabul edilen Fuat Uzkınay’ın çektiği “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” adlı belgeselin gösterim tarihi
14 Kasım 1914. Türk sinemasının tiyatrocular, sinemacılar dönemi, Yeşilçam, yeni Türkiye sineması, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, dört yapraklı yonca ve pek çok oyuncuyla geçen 100 yılını konuşmak için üç tecrübeli film eleştirmeniyle; Atilla Dorsay, Mehmet Açar ve Uğur Vardan’la bir araya geldik.

Nil Kural: Türk sinemasının ilk önemli ismi Muhsin Ertuğrul. Kurucu isim olmasına rağmen tekelciliği, tiyatro tarzı sinema anlayışıyla eleştirilir.
Atilla Dorsay: Bu aralar Türk sinemasının 100’üncü yılı için bir kitap hazırlıyorum. Bütün eski filmleri görüyorum. “Bataklı Damın Kızı Aysel”i (1934) yeniden gördüm ve listeye aldım. Muhsin Ertuğrul ne döneminde sanıldığı kadar iyi bir yönetmen ne de bazılarının sandığı kadar kötü bir yönetmen. “Bataklı Damın Kızı Aysel” bir anlatı, sinemaya sırt çevirmeyen, anlattığını iyi anlatan hatta kamera hareketleri olan bir film.

Sinema meraklısı bir muhasebeci: Lütfi Akad
Mehmet Açar: Ertuğrul’un filmlerini seyrettiğimde anlatımını umduğumdan daha iyi buldum. Bir şeylerin başlaması gerekiyordu, Muhsin Ertuğrul olmasaydı biraz daha geç olacaktı.
Atilla D.: 17 yıl boyunca tek bir yönetmenin film çevirdiği bir ulusal sinema dünyada yok. Bu bize nasip olmuş bir garabet. Niye? Kadrolar çok eksikti. Aydınların büyük bölümü Çanakkale’de şehit düşmüştü. 17 yıl içinde haliyle birkaç tiyatro mensubunun filmi var ama ön planda hep Ertuğrul var. Şehir tiyatrosu tatildeyken, yaz aylarında bütün ekibi toplayıp, bulduğu ilginç bir konuyu -ki bir kısmı Batı’dan aktarmadır- İstanbul yakınlarında bir yere gidip çekiyor. Biraz da görev bilmiş bunu; baştan savma yapmış olabilir ama her şeye rağmen bir boşluğu doldurmuş.
Nil K.: Ertuğrul’dan sonra tiyatrocular dönemi geliyor. O dönemden çok az film kalıyor günümüze.
Atilla D.: Faruk Kenç, Şadan Kâmin bu dönemden ilginç isimler. Orhon Murat Arıburnu önemli bir sanatçı. Benim çocukluğumda gördüğüm “Sürgün” (1951) adlı bir filmi var. Refik Halit Karay uyarlaması, kötü bir kopyadan izlememe rağmen kitaba almaya karar verdim. Kimsenin bilmediği bir film... Bu kitabın, söyleşinin, Sinema TV Merkezi’nin yıl boyunca yapacağı gösterimlerin filmlerin aranmasını, bulunmasını ve en önemlisi onarılmasını sağlayacak bir kampanyaya dönüşeceğini umuyorum. Çünkü 100’üncü yılda da yapamazsak hiç yapamayız. Devlet ve özel kaynaklar... Herkes elini taşın altına koysun, bu filmleri görünür hale getirelim.

Nice 100 yıllara

Nil K.: 1949’da “Vurun Kahpeye” ile Lütfi Akad giriyor Türk sinemasına. Türk sinemasının gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerinden ve sinemacılar kuşağını başlatan isim.
Atilla D.: Hürrem Erman iddialı bir film yapacak, hiçbir yönetmenle anlaşamıyor. Sinema meraklısı bir muhasebecisi var, “Hadi Lütfi sen bu işi yaparsın” diye adeta itiyor. İtilerek sahneye çıkarılır ve kendini sahnede bulur... “Vurun Kahpeye”yi yeni seyrettim tekrar. Aslında hiç de ününe yakışan bir film değil. Dolayısıyla bir öğrenme filmi ve elbette saygın bir film.
Mehmet A.: Akad’ın “Işıkla Karanlık Arasında” adlı kitabı benim için çok değerli. O kitapta şunu gördüm: Lütfi Akad kendisini yavaş yavaş geliştiriyor. Çok iyi bir sinema takipçisi, çok iyi bir entelektüel, okuyor, edebiyat, tarih meraklısı. Başlarda kendisi de memnun değil. Sürekli araştırıyor, daha iyi ne yapabilirim diye. Kurucu isimler arasında o yüzden bu kadar önemli. Bir aydın sorumluluğu olarak üzerine alıyor, sinemamızda bir dil geliştirmeliyiz diyor.
Nil K.: Cumhuriyetin kurucu neslinin çok yönlü entelektüelliğinin ortaya çıktığı ender sinemacılardan biri.

Gerçek kurucular 1950’lerde geliyor
Atilla D.: O dönem sinemacılarından hiçbirinin afra tafrası yok. Hiçbiri sinema okumamış, zaten okul da yok. Hiçbirinin burnu havada değil. Hepsi işini yapa yapa öğreniyorlar. Lütfi Akad’ın her filminde bir öncekine göre daha olgun bir anlatım var. Pek çok konuda ilk oluyor. “Kanun Namına”yla (1952) Türkiye’de ilk kez büyük şehirde geçen polisiye filmi başlatıyor. 1959 yapımı “Yalnızlar Rıhtımı” diye bir filmi var, olağanüstü güzel bir filmmiş. Fransız şiirsel gerçekçiliğinden direkt esinlenmiş çünkü senaryo Atilla İlhan’ın. “Gelin”, “Diyet”, “Düğün” üçlemesine gelirsek, bırakın Türkiye’yi dünya sinemasında bile böyle bir üçleme yok. Aynı tema, yani Anadolu’dan İstanbul’a gelmiş insanların dramı. Aynı yıldıza, Hülya Koçyiğit’e dayanıyor. Olağanüstü, çekildiği 70’ler kısır bir dönem oysa.
Nil K.: Bu üçlemede Hülya Koçyiğit’in müthiş performansları olduğunu söyleyelim.
Mehmet A.: “Vesikalı Yarim”i (1968) de unutmamak lazım. O da Akad’ın en iyi filmlerinden biri. Akad, Atıf Yılmaz, Memduh Ün... Aynı refleks hepsinde var. Yönetmenliği bir meslek olarak seçmek ve orada kalmak. O yüzden bire bir yaptıkları filmlerin seyircileri ve gişeleri çok önemli. Lütfi Akad’ın hatıralarında okudum. Gişede başarılı olamazlarsa bir sonraki filmlerinde yapımcıların istedikleri şeyleri çekiyorlar. Ama bizim bugün hatırladığımız, kalburüstü dediğimiz filmlere baktığımızda, Türk sinemasını oluşturan filmlere imza atıyorlar. Bu yüzden kurucu isimler.
Atilla D.: Gerçek kurucular 1950’li yıllarda gelmiştir. Lütfi Akad, Metin Erksan, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Osman Seden. 1950’lerde tabii sanayileşme ve büyük kente göç hızlanıyor, kentlerde sinema kültürlü izleyici kitlesi oluşuyor. Anadolu’da salonlar açılıyor, insanlar film
görmek istiyor. 1940’larda tek bir filmle geçen yıllar var. 1950’lerde sanayileşiyor, sanayileşmese de ticarileşiyor, çark dönmeye başlıyor.
Mehmet A.: Göç, Yeşilçam’ın önemli bir damarını oluşturuyor. Köyden kente göç eden seyirci sinemanın en önemli müşterisi. Sinema onun için önemli, ucuz eğlence. “Üç Arkadaş”a gittiğinde şehirde ayrı bir kültür, ekonomik ve sınıfsal ilişkiler karşısına çıkıyor. “Üç Arkadaş”ta şunu görüyor, yoksul bile olsan ahlaklı olabiliyorsun. Yeşilçam masalı, dünyası biraz da bunun üzerine inşa edilmiştir.
Uğur Vardan: Yeşilçam’la ilgili şunu söylemek lazım: Daha sonra sol devreye giriyor ama politik sinemada konuların altı kalınca çiziliyor. Yeşilçam’ın ise sınıfsal dengeleri, zarifçe demesek de altını çizmeden anlatan bir hali var. Klişeler var ama bunlar doğru klişeler.

Nil Kural: Yılmaz Güney yurt dışından sinemacılar için Türk sineması denince sayılan ilk isim. Son yıllarda ise Nuri Bilge Ceylan var

Uğur Vardan: Yeşilçam’ın sınıfsal dengeleri, zarifçe demesek de altını çizmeden anlatan bir hali var. Klişeler var ama bu klişeler doğru klişeler

Nice 100 yıllara

Türk sinemasının başyapıtlarından “Umut”ta Tuncel Kurtiz ve Yılmaz Güney.

Nice 100 yıllara

İlk dönem yıldızlardan Cahide Sonku.

Nice 100 yıllara

Metin Erksan imzalı, Altın Ayı ödüllü “Susuz Yaz”da Hülya Koçyiğit’e ilk rolünde Erol Taş eşlik ediyor.

Nice 100 yıllara

Yeşilçam’ın tiye alındığı “Arabesk”te Şener Şen ve Müjde Ar.

Nice 100 yıllara

“Vesikalı Yarim”de Türkan Şoray ve İzzet Günay başrollerde.

“Susuz Yaz, Cannes’da onarılıp gösterildiğinde ayakta alkışlandı”

Atilla D.: Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”ndan önce çektiği “Susuz Yaz”ı da çok önemsiyorum. O filmi ikinci kere yıllar sonra Cannes’da dolu bir salonda, yüzlerce uluslararası eleştirmenle birlikte seyrettim. Film, Martin Scorsese başkanlığındaki World Cinema Foundation tarafından onarılmıştı. Nefes nefeseydim. Karşımıza hatırladığımız gibi güzel bir film mi çıkacak? Yoksa cinsel saplantılı garip bir ucube mi göreceğiz? Çok iyiymiş ama. Ayakta alkışlandı zaten. Anladık ki büyük bir yönetmenmiş. Zamanın sınavına dayanabiliyor mu filmler şimdi anlaşılacak. 30-40 yıl önceki izlenimlerimizle bir yere varamayız. “Kuyu” da sadizme varan şiddet öğeleri içeriyorsa da kişisel bir film. O da iş yapmamıştı. Biri bir aşk filmi, diğeri tutku filmi. İkisi de birer zirve.

Nice 100 yıllara

“Yeşilçam’ın en güzel filmi: Üç Arkadaş”

Atilla D.: Yeşilçam’ın en güzel filmi olan, daha doğrusu Yeşilçam olgusunu en iyi karakterize eden bir film var: Memduh Ün’ün yönettiği “Üç Arkadaş” (1958). Yıllar önce sormuşlardı, Yeşilçam deyince aklınıza tek bir film gelse neyi söylersiniz diye, “Üç Arkadaş” dedim. O filmde Yeşilçam’da ne varsa, en iyi şekilde var. İstanbul dekoru, kör kızın hikayesi, etrafındaki iki-üç erkek, sokaklar, talihsizlik, ikinci karakterlerin çok iyi işlenmesi, melankoli... Müthiş oyuncular, Muhterem Nur en güzel halinde, Fikret Hakan ve Semih Sezerli diğer başrollerde. Bakıyorsun, filmin hiçbir kusuru yok.

“Atıf Yılmaz’ın çektiği ‘Adı Vasfiye’ bir başyapıttır”

Mehmet A.: Atıf Yılmaz’ın bütün bu dönemlerde sinema yapabilmesinin nedeni dönemin edebiyatını ve muhalif eğilimlerini, avangart eğilimlerini iyi takip edebilmesi. Sinerjiyi iyi takip ediyordu. “Adı Vasfiye” diye bir filmi var, başyapıt, onu alırım
ilk 10’a.
Atilla D.: Ressamlıktan geldiği için oyuncuların plastik yanına çok hakim. Gerçek bir okur yazar. Çıkan kitapları izliyor. Her şeyi biliyor, tam bir aydın.

“Filmleri isimleriyle seviyoruz”
Uğur V.: Sinemaya bakarken filmleri isimleriyle de seviyoruz. Mesela 1950-1960’ların filmlerinin o kadar güzel isimleri var ki: “Karanlıkta Uyananlar”, “Yalnızlar Rıhtımı”, “Şafak Bekçileri”, “Ah Güzel İstanbul”, “Sevmek Zamanı”. Şimdi böyle bir şey yok. Kafamızda öyle yer ediyor. Bir şekilde çocukluğuma dönerken aklıma ilk isimler geliyor.
Nil K.: Şu anda isim bulma süreci “Romantik Komedi”ye kadar vardı.
Film değil, tür adı resmen.

İlk uluslararası ödülü “Susuz Yaz” aldı

Atilla D.: Hollywood’da da masalsı bir yan olageldi. Parlak döneminde masal anlatma sineması oldu. Yeşilçam’ın birçok öğesi bire bir Hollywood kopyasıdır. Başarılı kopyalar olmuştur, başarısız kopyalar olmuştur.
Nil K.: Yeşilçam’ın en üretken isimlerinden biri de Osman F. Seden.
Mehmet A.: Belki çok politik meseleleri yoktu ama çok iyi bir teknisyen.
Atilla D.: Sete, figüranlara çok hakim. Melodramı iyi bilen bir yönetmen. Onun askerliğimi yaparken izlediğim “Affetmeyen Kadın” diye bir filmi vardır, siyah-beyaz, başrollerde Fikret Hakan ve Nebahat Çehre’nin olduğu... Hiç unutmam. “Nefret” diye bir filmi var, Fatma Girik, Hülya Avşar’ın annesi rolünde. Müthiş, alev alev yanan bir melodramdır.
Nil K.: Yeşilçam’dan çıkan neslin en önemli yönetmenlerinden biri kıymeti gitgide daha fazla anlaşılan Metin Erksan. Mesela çekildiği dönemde hiç önemsenmeyen “Sevmek Zamanı”, hak ettiği başyapıt sıfatını son dönemde kazandı.
Atilla D.: Metin Erksan ve Halit Refiğ, onlar bir başka kanadı temsil ediyorlar. İdeolojik bağlantıları var, diğerlerinde pek yoktu. Refiğ ulusal sinema teorisini yazdı, Erksan hemen peşine takıldı. Metin Erksan’ı başka bir yere koymak lazım tabii, o bir deha. İlla bir mesaj vereyim derdinde değil. Ulusal sinemaya gönül verdiyse ve yabancı sinema hakkında atıp tuttuysa da o başka bir yanı tabii.
Mehmet A.: Erksan 1960’larda neredeyse 1990’ların ikinci yarısını haber veren bir şey yaptı, kişisel bir sinema... Kendi kişisel estetik dertlerinin peşinde koştu. “Sevmek Zamanı”nı bir inatla çekti, gerçekleştirdi. “Sevmek Zamanı”
çok iyi bir filmdir, o dönemde gösterilmemiş, kendisi ve bir grup sinemasever için çekmiş olduğu bir filmdir. O çaba, o kişisel sinema yapma çabası 1990’ların ikinci yarısında karşılığını bulabildi. O yüzden çekildikten yıllar sonra insanlar
1980 ve 1990’larda anlaşıldı.
Nil K.: Diğer başyapıtı “Susuz Yaz”, kadın ve su üzerinden mülkiyeti işleyişiyle de benzersiz bir film.
Atilla D.: Mülkiyet konusu Necati Cumalı’dan geliyor. Kırsal kesimi çok iyi tanıyan bir yazar olarak Atıf Yılmaz’ın uyarladığı “Mine” dahil bütün hikayeleri çok başarılı olmuştur.
Nil K.: Atıf Yılmaz da 1950’lerde başlayan ama kariyeri diğer meslektaşlarından çok daha uzun
süren bir yönetmen.

“Kadın filmlerinde eksiklik doldurulamadı, erkek bir sinemamız var”
Atilla D.: Filmleri yeniden seyrederken en büyüğü Atıf Yılmaz’ı yeniden keşfetmek oldu. 1950’lerdeki filmleri, 1960’lardaki filmleri olağanüstü. “Yarın Bizimdir”, “Erkek Ali”, ”Ah Güzel İstanbul”... Hepsinde yeni şeyleri deniyor. Birbiriyle ilişkileri yok. “Yarın Bizimdir” Anadolu’daki yerel seçimleri anlatıyor. “Erkek Ali” Doğu’da müthiş bir tutku öyküsü, hırslı ve çok güzel bir kadın var Sevda Ferdağ’ın canlandırdığı; önde de Eşref Kolçak’ın canlandırdığı bir kiralık katil var. “Ah Güzel İstanbul” Brecht’yen bir film, Sadri Alışık sürekli kameraya dönüp konuşuyor. Bir İstanbul güzellemesi. Kalabalık sahnelerde figürasyona ve kameraya nasıl hakim! Hiç falso yok.
Nil K.: Atıf Yılmaz’ın sürekli kendisini yenilemesi de uzun kariyerinde çok önemli.
Atilla D.: 1980’lerde kadın filmlerine başlıyor. Türkan Şoray, sonra Müjde Ar ve Hale Soygazi’li filmler geliyor.
Nil K.: Feminist olarak tanımlayabileceğimiz bir yönetmen.
Uğur V.: Kabuk değiştirebilen bir yönetmen. Zamana direniyor ve Eric Rohmer gibi yaşlanmasına rağmen genç kalmayı başarıyor. Kadın filmlerinden tut final filmi “Eğreti Gelin”e kadar.
Atilla D.: Hiç yaşlanmadan öldü.
Nil K.: Türk sinemasında kadın filmleri konusunda eksikliği de doldurulabilmiş değil, özellikle çok erkek bir sinema olduğundan şikayet ediyoruz. Dolmayan bir boşluk bıraktı.
Mehmet A.: Yeşilçam’a, yeni ekonomik ilişkiler ve yapılanmayla uyum sağlayamadılar. Atıf Yılmaz
hep işin içinde kaldı, yeni ekonomik ilişkilere ve yapılanmaya hep uyum sağladı. Halit Refiğ bana şunu söylemişti: “Sinemayı resme, tiyatroya benzetirler, ben mimariye benzetirim. Bir mimar gelir, malzemeye bakar. Etraf nasıl, işçilik nedir. Biz hepimiz mimar gibi çalıştık.” Hakikaten o kuşak, seyirciler neyi seyrediyorsa, seyircinin eğilimleri neyse, biraz da onları yakalayıp ama onları ileri götürmeye çalışarak yaptılar. Bence bugünün sineması için buna ihtiyacımız var. Bugün çok kritik bir durumdayız. Seyirci bunları beğeniyor, biz onları yapalım durumu sürerse komediler ve acıklı melodramlara mahkum olacağız.

“70 ve 80’lerin en büyük yıldızı Kemal Sunal”

Uğur V.: Benim için sinema kültürünün yeşerdiği dönemler 1970 ve 1980’ler. Hayatta her şeyi keşfetme dönemim, sinemayı da... Öte yandan Atilla Dorsay’ın dediği gibi iyi yönetmenler var ama biz bunları az izliyoruz. Televizyon giriyor 1974’ten sonra ve bütün ülke bu yeni aygıtla uğraşıyor. Öte yandan sinema salonlarına seks, komedi ve arabesk filmleri hakim. Popüler kültürün kendini en iyi ifade ettiği dönem.
O dönemlerin en büyük yıldızı Kemal Sunal. Bir yandan da arabesk: Orhan Gencebay-Ferdi Tayfur rekabeti var. Temel olarak taşradan gelip, sınıf atlayıp bir şekilde yükselen karakterleri anlatıyor. Bu arabesk filmleri bizim bir anlamda müzikallerimiz. O dönemin en iyi ifadesi bu filmler. Bir sürü yönetmen, yapımcı, oyuncu sinemadan çekiliyor. Sokakta anarşi var, ölüm kol geziyor.

“Seks filmlerini milliyetçi koalisyonlar korudu”

Atilla D.: 70’ler şu şekilde özetlenebilir. İlk yarısında yapılan politik filmler... Büyük kısmında gerçekçilik, “Umut”la başlayan sistem eleştirisi ve politik kaygılar hakim. Diğer yandan “Hababam Sınıfları” başlıyor. Süreyya Duru’nun çok güzel filmleri var. “Bedrana” ve “Kara Çarşaflı Gelin”i anmamak olmaz. Yine 1970’lerde Atıf Yılmaz, “Selvi Boylum Al Yazmalım”ı çekiyor. Ortalıkta hapishanede olsun ya da olmasın Yılmaz Güney, onun yetiştirdiği genç yönetmenler var. Hemen arkasından Erden Kıral, Yavuz Özkan, Ali Özgentürk ve Şerif Gören geliyor. 1970’ler milliyetçi koalisyonlar, sokak yürüyüşleri, vurulan aydınlar, çeteler, tam bir kargaşa dönemidir. Bence o dönemin milliyetçi koalisyonları seks filmlerini özellikle korumuşlar, en azından göz yummuşlardır. Çünkü en azından şunu görmüşlerdir, taşrada sokaktaki mayın denilebilecek erkek seyirci, kitle halinde o filmlere gidiyor, seyrediyor, boşalıyor. Onu yapmasa yürüyüş yapıyor. Sözüm ona o milliyetçi, ahlakçı cephe hükümetleri zamanında porno da içeren erotik furya başladı ve 1980’le bitti.

Politik bir dönem

“1970’lerde politik sinemanın temelleri atılmaya başlanıyor ve Türk sinema tarihinin en önemli figürlerinden Yılmaz Güney karşımıza çıkıyor”

Nil K.: 1960 sonralarına doğru 1970’lerin politik sinemasının temelleri de atılmaya başlanıyor.
Atilla D.: Evet, anayasa sonrası gelen fikir özgürlüğüne dayanan. Mesela Ertem Göreç’in “Karanlıkta Uyananlar”ı (1964) Türkiye’de işçi haklarını savunan ilk film ve hâlâ aşılamadı. Duygu Sağıroğlu’nun ilk döneminden “Bitmeyen Yol” da öyle. 1960’lar politizasyona doğru giden bir dönem ama 1970’ler gibi değil tabii.
Nil K.: 1970’lere geldiğimizde Türk sinema tarihinin en önemli figürlerinden Yılmaz Güney karşımıza çıkıyor.
Uğur V.: Bizim sinemamızın yeni dalgası diye tarif edilecek zaman orası. Yerelden evrensele ulaşan. Benim için sinemamızın bir numaralı filmi “Umut”tur. Hiçbir zaman eskimeyen, hem sinemasal olarak hem bütünlüğüyle hem hüznüyle her şeyiyle mükemmel; oyunculukları, kadrajları...
Atilla D.: Herhalde Türk sinemasının 100 yıllık tarihinde trajediye en çok yaklaşan figür. Diğerlerinin de dramları olmuş, Cahide Sonku da bir dramdır ama trajedi değildir. Yılmaz’ın hikayesi antik trajediye yaklaşır.
Mehmet A.: “Yurttaş Kane”in, “Serseri Aşıklar”ın sinema tarihinde bir önemi var. Bizim sinemamızda da böyle beş-altı film varsa bunlardan biri “Umut”. Müthiş bir kırılma noktası.
Atilla D.: “Umut”, “Arkadaş”, daha öncesinde “Seyit Han” onun bizzat yönetebildiği sayılı filmler. Önceki birkaç avantürü saymazsak. Ondan sonra hapishaneden hapishaneye sürüklendiği için senaryo yazarlığı kaçınılmaz olarak yönetmenliğinin önüne çıktı. “Sürü”, “Düşman”, “Yol” filmlerinin senaryoları onun başyapıtlarıdır diye düşünüyorum.

“Eşkıya gelene kadar 90’larda dibe vuruş var”
Mehmet A.: “Umut” bir alternatif getirdi bu Yeşilçam masallarına. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin yarattığı bir etki yarattı Türk sinemasında. 1970’lerin popüler sinemasında Ertem Eğilmez’in de adını anmak lazım. Bize özgü bir komedi formu keşfediyor. Onun filmlerinin
bugün de hâlâ seyredilmesi, Türkiye’yi ve Türkiye’deki izleyicileri ne kadar iyi yakaladığını gösteriyor. Kemal Sunal’ın olduğu filmler 1970’lerdedir. 1980’lerde yeni yıldızlar geliyor. Dört yapraklı yoncanın izleyicisi televizyon başına geçerken 1980’lerde sinemaya giden yeni nesil kendi yıldızlarını yaratıyor.
Atilla D.: 1980’ler toplumun politikadan soğutulup herkesin kendi işine bakmasının telkin edildiği yıllar. Politik filmler pek yapılamamıştır. Ama 1985’ten itibaren 12 Eylül’ü konu edinen filmler başlar: “Sen Türkülerini Söyle”, “Dikenli Yol”, “Bir Avuç Gökyüzü”. Politik filmler geriden geriye devam ediyor. Diğer yandan yeni kuşak gelir; Ali Özgentürk, Yavuz Özkan, Şerif Gören, Zeki Ökten, Erden Kıral ve Ömer Kavur. Birincisi, kadın filmleri geliyor. İkincisi, birey kavramı ortaya çıkıyor. Klasik Yeşilçam’da asla olmayan bir şey. Filmlerde ayrıntılı biçimde bireyler işleniyor ki bunların baş örneği “Anayurt Oteli”dir (1986). Buradaki Zebercet karakteri
o döneme kadar Yeşilçam’da en dört başı mamur karakter yaratma örneği.
Uğur V.: O dönemden Şerif Gören’e değinmek gerekir. Hollywood’un çektiği felaket filmlerini tek kamerayla başarıyor, “Köprü”, “Kurbağalar”, “Derman”... Hepsinde doğaya çıkıyor, korkunç koşullarda, ölüm tehlikesiyle çekiyor filmlerini. Yılmaz Güney de belki bunlardan dolayı “Yol”da en doğru seçimin o olduğunu düşünüyor ve gerçek bir doğa filmi olan “Yol”u ona çektiriyor.
Atilla D.: Zeki Ökten ve Şerif Gören, Yılmaz Güney’in o kadar direkt takipçisi ki onun yarıda bıraktığı veya yapamadığı işleri ondan alıyorlar. Gören, 1982’de uluslararası alandaki en büyük ödülü olan Altın Palmiye’yi kazandırmış bir yönetmen. Zeki Ökten de hep “Sürü”yle anılıyor ama mesela Kemal Sunal’lı “Kapıcılar Kralı”, “Düttürü Dünya”, “Bekçiler Kralı” çok iyi filmler.
Mehmet A.: 1980’lerde Ahu Tuğba da var, arabesk filmleri de. Çok karmaşık bir dönem. 90’ların başında her şeyin dibe vurduğu bir an geliyor. O dönemde popüler sinema izleyicisi televizyon başına geçer. Geride entelektüel seyirciye seslenen filmler kalmıştır fakat seyirci onları besleyemediği için düşüşe geçiliyor.
Atilla D.: 1991’de Ömer Kavur’un “Gizli Yüzü” var. 1996’da “Eşkıya” gelene kadar dikkate alınmaya değer bir film yok. Ondan hemen önce Sinan Çetin’in Hülya Avşar’lı “Berlin in Berlin”i ve Mustafa Altıoklar’ın “İstanbul Kanatlarımın Altında”sı gişe anlamında bir kımıldanma başlatıyor. Ama dönüşüm “Eşkıya” ile geliyor. Yavuz Turgul’un filmlerini çok önemsiyorum. Onu klasik Yeşilçam’la modern Türk sineması arasındaki en büyük köprü olarak görüyorum.

“Türk sineması yükselişte, yeni nesil çok başarılı”
Uğur V.: 1990’lar en verimli ve şimdi geldiğimiz noktanın temellerinin atıldığı dönem. Bizim olduğumuz kuşak için en büyük olay bir tür sinematek işlevi gören İstanbul Film Festivali idi. Festival, o kuşaktan eleştirmen, yönetmen, gerçek sinema izleyicisi yetiştirdi.
Atilla D.: Şu anda dünyada kendi sineması hasılat rakamlarının yüzde 50’sini bulan ve aşan tek ülke biziz Amerika dışında. Dolayısıyla Türk sineması yükselişte. Özetle bakmak gerekirse popüler sinemada görkemli isimler var; Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Ata Demirer ve Şahan Gökbakar var. Diğer yandan yaratıcı isimler Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Yeşim Ustaoğlu, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Tayfun Pirselimoğlu, Reha Erdem, bütün bu isimleri önemsiyorum.
Nil K.: Bu nesilden yönetmenler çok önemli uluslararası başarılar elde ettiler. Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak”la Cannes’da Büyük Jüri Ödülü’nü alması ve sonrasında her filmiyle Cannes’dan ödülle dönmesi mesela. Şu anda dünyanın en önemli sinemacıları arasında sayılıyor. Semih Kaplanoğlu’nun “Bal”la “Sussuz Yaz”dan sonra Türkiye sinemasına ikinci Altın Ayı Ödülü’nü kazandırması da çok önemli bir an. Yeni nesil de çok başarılı ilk ve ikinci filmlerle sinemanın geleceğinin parlak olduğuna işaret ediyor: Aslı Özge, Mahmut Fazıl Coşkun, Özcan Alper, Emin Alper, Pelin Esmer, Orhan Eskiköy, Seren Yüce...
Atilla D.: Dünya çapında iki sinemacımız daha var. Ferzan Özpetek
ve Fatih Akın...
Uğur V.: Şu anki sinemadaki önemli problem yaratıcılık değil. Yaratıcıların kendilerini ifade edecek salon bulamaması. Başka Sinema başladı kasımda, umutlu gidiyor. Umarım bunlar yaşatılırsa, her yönetmen filmini gösterebileceği yer olduğunu bilecek.
Atilla D.: Dönemsel güç veya zaaf gösterileri olabilir. Ben ustaların yanında yetişecek yeni isimlerle birlikte sinemamızın iyi bir yolda olduğunu düşünüyorum. Gösterim sorunu hallolacaktır çünkü bir ulusal sinema böylesine ayaktaysa, sanayisiyle, gişe gelirleri, yaratıcı yönetmenleri ve dış dünyada uyanan ilgiyle, o sinema iyiye gider.

“80’de seks filmleri yasaklanır, entel bunalım filmleri ortaya çıkar”

Uğur V.: 1980 darbesi seks filmlerini yasaklıyor ve sinemamız bir arayışa giriyor. Tam kendi olamayan yönetmenler çıkıyor, onlar da yarım yamalak Antonioni, Tarkovski, izlemişler bunları yeniden yaratmaya çalışıyorlar. Entel bunalım filmleri çıkıyor. Bunların en iyi ifadesi de Yavuz Turgul’un çektiği “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”. O tipolojiyi, gururunu kırmadan, nazikçe eleştirir bu film, kendi olmayan yönetmeni anlatır. Karakterin adı Haşmet ama asıl ismi Mümin. Sadece ismini değiştirmiyor. Eve bir kız gelecek diye hiç okumadığı Tolstoy’u yukarılara alıyor. Kendi saçma kitapları aralara sıkıştırıyor. Kendi ait olmadığı dünyada yüzmeye çalışan insanlar...
Atilla D.: O karmaşa içinde pseudo-entelektüel Avrupa’dan kopya bunalım filmleri yapan yönetmenler de oldu. Belki benim kuşağım bunları fazlaca övdü. Öyle bir hatamız da olmuş olabilir.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber