Geri Dön

Sınırda kadın olmak

Türkiye’den Yunanistan’a ulaşmak üzere Edirne’de sınırı geçmek için çabalayan mültecilerle konuştuk

Sınırda kadın olmak
CEYDA ULUKAYA

Türkiye’nin sınır kapılarını açtığı haberleri üzerine Yunanistan sınırında yaşanan hareketliliğin beşinci gününde Edirne’deyiz. Sabah saatlerinde ulaştığımız Pazarkule Sınır Kapısı’nın çevresi barikatlarla kapalı. Gazetecilerin içeri girmesi yasak ama sınırı geçmek üzere gelenler, ara ara giriş yapabiliyor. Yaklaşık 1.5 kilometre uzaklıktaki sınır kapısından yükselen çatışma seslerine dumanlar eşlik ediyor.

Henüz barikatları geçmeyip etrafta bekleşen kalabalık ailelere yaklaşıyorum. Türkçe bilmediklerini söylerken, bana güvensiz gözlerle bakıyorlar. Her kadın, kucağında bir bebek, etrafında birkaç küçük çocukla kuşatılmış halde. Kadınlar ne kadar gergin ve umutsuzsa, çocuklar bir o kadar neşeli. Yerdeki taşları gülerek bir pet şişeye dolduran pembe montlu kız çocuğuna bakıyorum. Dikkatli bir şekilde kapağını kapatıyor; taşıdıkları battaniyeler, poşet poşet erzak, el çantaları ve çuvallar dolusu eşyanın yükünden bihaber, taşla doldurduğu şişeyi annesine bir hediye gibi uzatıyor. “En çok şu çocuklara üzülüyorum” diyor, gözlerini pembe montlu kız çocuğuna diken bir adam. Edirne’de yaşadığını, 12 yıl Fransa’da kaldığını anlatırken, göçmenliğin ne demek olduğunu harfiyen bildiğini anlıyorum. Her gün evinden kalkıp sınır bölgesine gelmesi, özellikle çocuklu ailelere erzak yardımında bulunması bu yüzden: “Benim de bir kızım var, çoluk çocuğu burada bu halde görünce dayanamıyorum.”

Sınırda kadın olmak

Sınırdaki Doyran Köyü’nde bekleyen kalabalık dağıtılmış. Çöp yığınına dönen alana, elinden tuttuğu bebekle bir kız çocuğu daha geliyor. Dizlerinde derman kalmamış, olduğu yere çöküp “water” (su) diyebiliyor sadece.

Pazarkule’den ayrılıp Türkiye ve Yunanistan’ı Meriç Nehri ile ayıran sınırdaki Doyran Köyü’ne varıyoruz. Avrupa’ya geçişlerin engellenmeyeceği haberi üzerine, karşı kıyıya geçmek isteyenlerin çoğu haftasonu itibarıyla bu noktada toplanmıştı. Birkaç gün boyunca adeta kamp alanına dönen alan önceki gece boşaltılmış ve çocuk ayakkabıları ile birkaç parça giysinin bırakıldığı bir çöp yığınına dönmüş. Alanda, gerdikleri brandanın önünde yaktıkları ateşle ısınmaya çalışan iki aile var. İkisi de Afganistanlı; biri Konya’dan, diğeri Bayburt’tan gelmiş. Biraz Türkçe, biraz vücut diliyle anlaşmaya çalışıyoruz. Üç gündür beklediklerini söylerlerken, Yunanistan tarafından uyarı amaçlı sirenler yükseliyor, umutsuzca başlarını sallıyorlar. Derken, elinden tuttuğu bebekle bir kız çocuğu daha geliyor alana. Dizlerinde derman kalmamış, olduğu yere çöküp “water” diyebiliyor sadece. Etraftan su ve yiyecek gelince de kendisinden önce yanındaki bebeği doyurmaya girişiyor. Bebek kardeşi mi, buraya nasıl geldi?  Tek anlayabildiğimiz Somali’den geldiği oluyor. 

Sınırda kadın olmak

“Ya kızıma bir şey olursa?”

Pazarkule’ye dönüş yolunda, Tunca Nehri boyunca bekleşen bir kalabalık var. Ayaklarında çocuğunu sallayan kadınlar, yaydıkları örtü üzerinde yemek yiyenler, nehir kenarındaki taş duvar üzerine uzananlar... Küçük çocuklu bir çifte yaklaşıyoruz. İki yıl önce Rakka’dan Ankara’ya gelmişler. 20 yaşındaki kadın, kucağındaki bebekle anlatıyor: “Akrabalarımız botla geçtiler, biz çocuk olduğu için sudan geçmeye cesaret edemedik. Kapılar açılınca şansımızı deneyelim diye düşündük. Ama gaz atıyorlarmış diye duyduk. Ya kızıma bir şey olursa? O zaman o tarafa geçsem ne olur... 2-3 gün burada bekleyeceğiz, çadır aldık, Ankara’dan başka akrabalarımız da geliyor.” Sınırı geçemezlerse ne yapacaklarını soruyorum: “Çok üzülmeyiz, geri döneriz. Şansımızı denemek istiyoruz; çünkü burada da yetişemiyoruz. Eşim inşaatta çalışıyor, 1200 liraya geçinmek zor. Giden akrabalarımız iyi çalışıyoruz, biriktiriyoruz diyor.” Akrabalarının nereye gittiği soruma “Nemçe” yanıtı alıyorum. “Almanya mı?” diyorum, emin olamıyorlar. “Hangi şehir?” diye soruyorum, bilmiyorlar. Sadece “iyi çalışabilecekleri, biriktirebilecekleri” bir yaşam hayali yetmiş yola düşmeleri için.

Sınırda kadın olmak

“Hamile bir kadın öldü”

Nehir kenarında oturan kalabalık bir başka aileye yöneliyorum. Iraklılar. İpsala’dan sınırı geçtikten sonra Yunanistan’da darp edilmişler, paralarına, telefon ve pasaportlarına el konulup geri gönderilmişler. “Irak’a geri dönemeyiz, eşim tehdit altında” diyor kadın, “Kapılar açılana kadar bekleyeceğiz, çaremiz yok.”  Yunanistan tarafında neler yaşadıklarını soruyorum, özellikle çocukların çok korktuğunu, gaz nedeniyle nefes alamadıklarını anlatıyor. Sınırı geçen hamile bir kadının da hayatını kaybettiğini söylüyor: “Yardım edin diye çok bağırdı. Sonra sesi kesildi. Ambulans iki saat sonra geldi. Alıp götürdüler ama ölmüştür çoktan.” 

Soluğu tekrar aldığımız Pazarkule’de, kalabalık gruplar halinde barikatlardan geçildiğine tanık oluyoruz. Toprak yolda artlarında sürükledikleri valizler, başlarının üstünde yorganlar, kucaklarında bebeklerle, biraz telaş, biraz umutla, gözünü karartarak ya da sadece şansını denemek uğruna, binlerce insan sıra halinde önümüzden geçip gidiyor.

Sınırda kadın olmak

“Kaçak duruma düştüm”

Yunanistan tarafına geçen Suriyeli bir sığınmacı, plastik mermiyle yaralanan ayağını gösteriyor: “Kimliğimi, paramı, telefonumu aldılar, dövdüler, eşyalarımızı çöpe attılar. Burada bekleyeceğim, ne yapabilirim ki? Altı yıldır Türkiye’deyim, rehberlik yapıyordum. Şimdi kaçak duruma düştüm.”

 

Anne mandanın yavru sevgisiBursa'nın Karacabey ilçesine bağlı Bayramdere Mahallesinde hayvancılıkla uğraşan Fatih Adatepe, yeni yavru yapan mandasını taşımak için ilginç bir yönteme başvurdu.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber