Büyükada’da hâlâ hayat var

Dünyanın herhangi başka bir şehrinde Prens adaları gibi şahane bir imkan olsaydı bu kadar heba edilebilir miydi, bilemiyorum. Burnumuzun dibinde, bir vapur mesafesinde irili ufaklı adalarımız var ve biz İstanbullular olarak denize, yeşile hasret yaşıyoruz.

Zira gitmesi bir dert, girilecek deniz, seni kazıklamayacak işletme bulması bir dert, gece konaklamak neredeyse imkansız, geç saatte İstanbul’a dönme ihtimali zaten yok. Avrupa yakasına en son vapur 22.00, Bostancı’ya da 23.00 sularında kalkıyor.

Halbuki sıra sıra balık restoranları müşteri beklemekte. Tam olarak pizzacı mı hamburgerci mi yoksa pideci ya da lahmacuncu mu olacağına karar verememiş tuhaf büfeler nispeten dolu. Plastik çiçekten taçları Türklerin milli aksesuarı zanneden turistler herhalde mutfağımızın da bu acayip şey olduğunu düşünüp acıyorlardır. Adalar hâlâ bu derece güzelken, işletmelerin bu kadar zevksiz olması nasıl bir talihsizlik?

Yorgunluktan bitap düşmüş atların çektiği faytonların acıklı haline değinmiyorum bile. Onların pisliklerinin kokusu, mimozalarınkini bastırıyor ve sinekler mutasyona uğramış durumda. Bir kere ısırılınca bir hafta kaşınıyorsunuz. Ama benim bütün bu acınası manzara içinde Büyükada’dan anlatmak istediğim iki inci gibi mekan var.

Birincisi, Ada Kahvaltı. İnsanların birbirini ezmeden yürüyemediği merkezden üç adım yürüme mesafesinde, mucizevi şekilde sakin bir sokakta çiçekler, cicili bicili minderler, boncuklar arasına saklanmış minicik bir bahçe. O menüsüne her şeyi doluşturan restoranlar nasıl hepsini lezzetsiz yapmayı başarıyorsa, Yarı Egeli yarı Adalı bu aile işletmesi de tek bir şeye odaklanmış durumda ve onun hakkını fazlasıyla veriyor; kahvaltıya.

Büyükada’da hâlâ hayat var

Sakin bir gün geçirebilirsiniz

Menüde mantarlı, fesleğenli, peynirli omletler, menemen ve sahanda yumurta var ama asıl numarası, bir kuş sütünün eksik olduğu ‘Bizim Kahvaltı’. Zahterden biberli çökeleğe, bal kaymaktan yeşil ve siyah zeytine her şey birbirinden lezzetli. Üç çeşit, sadece ismi değil kendisi de ‘anne yapımı’ reçel ve poğaça da mevcut. Ayrıca “Bundan daha istiyorum” dediğiniz her şey anında yenileniyor ve 35 TL olan ücrete dahil.

Kahvaltınızı ettiniz mi, Maden tarafına doğru yürüyüşe geçin. Yerlere hangi akla hizmet olduğunu bilemediğim çirkin ve pis yeşil halıların serildiği, bangır bangır müzik eşliğinde balık istifi yattığınız plajlara gitmeden de denize girebilir, sakin ve güzel bir gün geçirebilirsiniz. Faytonla 20 TL ama yürüyerek bedava ve 40 dakikalık daha sağlıklı ve vicdanlı bir yoldan Loc’Ada’ya ulaşabilirsiniz.

Deniz kenarında küçük şirin bir köşk bu; kahvaltıdan akşam yemeğine kadar servis veren bir restoranı, minik bir iskelesi, 20 kadar şezlongu var. Daha fazla insanı nasıl doluştururum hesabı yapılmamış. Hafif ve tatlı bir müzik çalıyor ve inanılmaz ama yemekleri çok lezzetli. Şefleri Bilgi Üniversitesi Gastronomi Bölümü öğretim üyesiymiş. İki yanda iki locası, üzerinde masalar var.

Huzurlu bir deniz gününü akşam yemeğine bağlayabilir, Sedef Adası’na karşı kadeh kaldırabilir, “Ne güzel şehirde yaşıyoruz” diyebilirsiniz. Yeter ki, başınızı İstanbul tarafına çevirip bir zombi istilası duygusu veren gökdelen yığınını görmeyin de büyü bozulmasın.