İlk izleyişimden tedirgin edici bir atmosfer kalmış geriye. Oyunun adıyla da alakası var kuşkusuz ama o gece vakti bir deniz kenarında karşılaşan iki yabancı arasındaki ne olduğunu uzun süre çözemediğimiz gerilim, oyuncuların yazar – yönetmen Özen Yula’nın sahneye serdiği çakıl taşları üzerindeki yürüyüşünün verdiği rahatsızlık hissi “Ay Tedirginliği” der demez canlanıyor zihnimde. Yıl 2009, Duru Tiyatro, sahnede Sezin Akbaşoğulları ve Bekir Aksoy.
Oyunu ilk sahneleyen ise aslında 2002 yılında 5. Sokak Tiyatrosu’nda Mustafa Avkıran. Derya Alabora ve Murat Karasu ile birlikte. Yurt dışında da pek çok prodüksiyonu olmuş, yazarına Afife’de ilk Cevat Fehmi Başkut Ödülü’nü getirmiş, 30 yılda tedirgin ediciliğinden de etkileyiciliğinden de bir şey kaybetmemiş bir metin. 30. yılında Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda Burcu Halaçoğlu rejisiyle yeniden seyirciyle buluştu. Gala nedeniyle Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde izledik biz ama aslında 324 senelik İBB Baruthane binasında sahneleniyor ve oyunun şiirsel dekor ve
Sizce insan neden büyükşehirden ‘kaçıp’ denize yakın bir köyde yaşamak ister? Bir zamanlar klasikleşmiş ‘Bir Ege kasabası’ emeklilik düşünün altında yatan istek neydi mesela? Herhalde temiz hava idi, daha sakin akan bir hayat, sessizlik, doğayla baş başa olma imkânı, böyle şeyler. O ‘baş başa olunacak’ doğada da ağaçlar var, hayvanlar var, göller, denizler, onlarla birlikte olmak için yaşam biçimi değiştirmek istediğimiz şeyler var. Peki, bu amaçla gidip orayı da şehre benzetmeye çalışmak nasıl bir ‘insani’ güdüdür? Ve bunu izleyen bir soru daha: Bu denemenin sonuçları ne olabilir?
Kışın ortasında Bodrum’un bir köyünde geçirdiğim birkaç günün sonunda gene bu sorularla döndüm şehre. Bu mevsimde Bodrum’a gitmek demek yazın ara verilen inşaatların tam gaz devam ettiğini, dağların, tepelerin oyulduğunu canlı canlı görmek demek. Yazın gittiğimizde o hazırlanan boşlukta bir site daha oluştuğunu göreceğiz. Bu uğurda yine kimi ağaçlar, sular, yeşil alanlar yok
Kendisiyle yıllar önce Radikal gazetesinde beraber çalışmış ve pek çok çizim anına tanıklık etmiş olmama rağmen “Bizim çizerken tepende dikilmemiz seni rahatsız etmiyor değil mi?” diye soruyorum önce. Aradan 30 yıl kadar bir zaman geçti, o zamanlar çok yetenekli gencecik bir delikanlı olan Kutlukhan Perker bugün dünyaca ünlü bir çizer, biyografilerinde altı çizildiği gibi “çini mürekkebi ve tarama ucu sanatının ülkemizdeki az sayıdaki temsilcilerinden biri”. Değişmiş olabilir, çalışma alışkanlıkları. Belki daha yalnız üreten biridir şimdi.
Ama yok, “Hiç etmiyor” diyor. Aksine yıllarca dergilerde kolektif üretmeye alıştığı için insanlar ona bakarken çok rahat çizebiliyor ve zaten Pilot Galeri’de açılan “LIVE” adlı serginin fikri de buradan çıkmış. Bu sefer atölyesinde değil ziyaretçilerin gözü önünde üretiyor eserlerini, okurlarını / izleyicilerini üretim sürecine dahil ediyor. Gerçekten çok heyecan verici bir
Bendeki mutluluğun arayıp da bulamadığım adını, komşum / arkadaşım yazar Seray Şahiner koydu: “Birinin bu kadar kolektif bir şekilde sevildiğini görmek çok iyi geldi” dedi. Tam da buydu pazartesi gecesi hissedilen, 100 kişilik kolektif bir sevgi çemberi. Ortasında da basınımızın ‘duayen’ ismi denilemez, nefret eder o sözden, temel taşlarından diyeyim, suyun yönünün değiştirenlerinden diyeyim ya da ‘rock star’ı diyeyim, hoşuna gider: Tuğrul Eryılmaz. Zira kendisi 80 yaşını doldurdu bu ocak ayında. Doğum günü 19 Ocak’tır aslında ama sevgili dostu Hrant Dink’in aramızdan koparıldığı gün olduğu için yıllardır kutlamazdı. Bu yıl 80 diye niyet ettik, bu sefer kar yağdı. Neticede 24 Ocak akşamı Yakup’ta toplanarak bu yuvarlak sayıyı kutladık.
Medyanın çeşitli kuşaklarını bir araya getiren bir geceydi. Tuğrul Eryılmaz’ın akranları, gençler, daha gençler, en gençler… Mülkiyeliler, yolu onunla Nokta’da kesişenler, Sokak dergisinde buluşanlar, Cumhuriyet, Yeni Gündem, tabii ki Radikal ve en son Milliyet Sanat’ta
Yaş almanın kadınlara getirileri (varsa) ve götürüleri son yıllarda pek çok dizinin – filmin konusu oldu, olmaya da devam ediyor. İsabet çünkü yaş ayrımcılığı da aynen devam ediyor. Sanırsınız yıllar bir tek kadınlar için geçiyor, erkek dünyasında başka bir takvim işliyor. Ama iyi haber, buna dikkat çekildi bir kere. En azından artık 50 yaşındaki ‘jön prömiye’lerimizin karşısına 20’lik partner konulması (sosyal medyanın hoşluklarından biri) konu oluyor. Eskiden lafı da edilmezdi, ‘normali’ buydu, ha gayret yapımcılarımız da çağı yakalayacak bir ara.
Hemen burada Yavuz Turgul’un yaratıcısı olduğu “Ayrılık da Sevdaya Dahil”i anmak isterim, pek çok başka özelliğinin yanı sıra her ikisi de 40’ın üstünde, (hatta Emine Meyrem, İbrahim Çekikkol’dan iki yaş da büyük) başrol oyuncularıyla da kalbimi fethetti. Demek başrol kadın karakter için gençlik – güzellik – şöhret diye tutturmak yerine gerçekten oyuncuyla çalışmak da bir seçenek.
Dizilerdeki yaş
‘İletişim çağı’ tanımının tersinin hakkını veren bir isim var mı emin değilim. Elinde yekdiğerine ulaşabilmek için her türlü ‘teknolojik’ olanağın var ama sen hiçbirini tercih etmiyorsun, ne diyelim buna? En az izlerken bizi delirten kötü dizilerdeki kadar kopuk, iletişim ağımız. Hani bütün düğüm insanların birbirine gerçeği söylememesinden ibarettir, biri bir cümle kursa her şey açığa çıkacaktır ama kurmaz o cümleyi bir ömür ki bu saçma dizi sürsün.
Çağımızda aşk / flört ilişkilerinin durumu bu. Biriyle tanışmak için sayısız yol var, onu anlamak içinse sıfır çaba. Bunun için birtakım isimler icat edildi, ‘ilişki durumu karışık’ ile başladı her şey, ‘isim koymayalım’lar girdi araya. Hani çıkma teklifi geri gelse de neyiz ne değiliz anlasak dedik. Ama şu an artık onun da bir hükmü yok çünkü ‘ghosting’imiz var. Onun gerçekten hiçbir kuralı, ahlakı yok. Birine ‘yükseliyorsun’ (gene bir zamane tabiri,
Seyirciye merak unsurunu en baştan veren bir efsanesi var oyunun: “Prova yok, yönetmen yok, ön hazırlık yok”. Upuzun bir oyuncu listesi var; her gece bir başka oyuncu çıkacak sahneye, “Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan”da. Bir doğaçlama tiyatrosu mu söz konusu? Hayır, çünkü metin var. Üstelik yazarının dışına çıkılmamasını talep ettiği bir metin. Ve yok artık, oyuncu o metni ilk kez sahnede eline alacak. Dolayısıyla her oyuncu sadece bir kez yaşayabilir bu deneyimi. Öncesi yok, sonrası yok, sadece o an var.
Başta “Mutlaka oyuncu bir yolunu bulup bu metne ulaşmıştır canım,” diye aklımdan geçirdiğim “Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan” deneyimi, gecenin sonunda bunu hiç önemsemediğim, yazar Nassim Soleimanpour’un zekâsına ve bundan 15 sene önce şişedeki bir mesaj gibi dünyaya saldığı kelimelerinin gücüne inandığım bir ‘şey’e dönüştü.
Soleimanpour, 1981 Tahran doğumlu bir yazar. Zorunlu askerlik hizmetini reddettiği için pasaport alamadığı dönemde, 2010 yılında Şiraz’daki odasında sınırları
Ata Demirer, gerek sahnede gerek ekranda ya da perdede yaptıklarını hep takip ettiğim bir komedyen. Sevdiğim birçok filmi var, “Tek Kişilik Dev Kadro” gösterisinde çok gülmüştüm, buna rağmen “Ata Demirer Gazinosu”nu yakalamakta biraz geç kaldım. Yakın çevremdeki arkadaşlarımın ikinci – üçüncü turlarına denk geldi benim gidişim. Sanırım uzun zamandır bu kadar gülmemiştim.
Bir kere Ata Demirer inanılmaz iyi bir taklitçi, bir o kadar iyi gözlemci. Her anlattığı şeyi öyle bir oynuyor ki hikâyenin bütün taraflarını karşımızda görüyoruz. Sırf Metin Akpınar’la tanıştığı sahneyi izlemek için bile tekrar gitmek isterim, Akpınar’a kendisinden fazla benziyor olabilir. Şakaları da gerçekten komik ve son derece hayata, sokaktaki insana ait. Herhalde Fikirtepe’ye gidiyor ve bıçaklanmıyor, bilemiyorum.
Ayrıca güçlü ve farklı renkler taşıyan bir sesi var, konservatuvarda Türk müziği okuduğunu biliyoruz, bu da bir gazino olduğuna göre bolca şarkı var içinde. Taşkın Sabah