Sanatta kadın işi, erkek işi

7 Temmuz 2022

Geçen yıl İstanbul Film Festivali’nin kapanış töreninden sonra bir yazı yazmıştım, ‘yönetmen’ ve ‘adam’ konulu. Sosyal medyada yazının altına bir yorum gelmişti. Amaç dedikodu olmadığı için kim olduğunu yazmayacağım ama önemli olan şu; kendisi tiyatro - sinema sektöründen biri. Tabii ki bir erkek ve büyük bir rahatlıkla “Ama yani yönetmenlik erkek işidir. Kadınlar asistan olur. Bu iş hep böyle ilerler. Kadınlara yönetmen olmak yakışmıyor zaten. Yapamıyorlar da” yazabilmişti. Hani insan aklından geçirse kendini engeller, içine atar, en fazla en yakın arkadaşına söyler utana sıkıla, o da onu susturur. Adıyla sanıyla yazıya dökmeyi aklının ucundan geçirmez. Düşünün ne kadar haklı olduğuna inanıyor.

Bu kadar zaman sonra bunu hatırlama sebebim, İKSV’nin kültür politikaları çalışmaları kapsamında Prof. Dr. Itır Erhart tarafından kaleme alınan ‘Kültür Sanat Dünyasında Toplumsal Cinsiyet: Tartışmalı Konular, Yapısal Sorunlar, Çözüm Önerileri’ raporu oldu. Rapor nisan ayında hazırlandı, şimdi ise basılı olarak elimizde. Tiyatro, sinema ve müzik alanından sahne önü ve sahne arkasında görev alan 157 kadın ile online anket, 18 sektör profesyoneli kadınla yarı yapılandırılmış görüşmeler ve LGBTİ sanatçılarla bir odak grup görüşmesi sonucunda ortaya çıkmış rapor.

Ev içindeki cinsiyetli iş bölümünün sanatsal üretime olumsuz etkilerinden (Öyle ya, senaryo, oyun yazan bir erkek evde bütün işlerden azade, rahatsız edilmeden ‘yapıtına’ çalışırken yazmaya çalışan kadının eş zamanlı olarak alışverişe, yemeğe, çocukların bakımına vesaireye yetişmesi bekleniyor.) çalıştıkları sektörde erkek olmadıkları için karşılaştıkları dezavantajlara kadar pek çok başlıkta çarpıcı sonuçlar, örnekler ve ‘sahadan hikâyeler’ yer alıyor raporda. “Bir kadın olarak söz hakkınız var ama birisini sizi dinlemeye ikna etmeniz zor olabiliyor” diyen var, “Sen erkek olsaydın daha fazla değer görürdün böyle bir projeyle” cümlesini duyan var ve tabii ki her alanda ‘kadın işi’, ‘erkek işi’ ayrımı var. Yönetmen erkek, efendim görüntü yönetmeni erkek, sahne tasarımcısı erkek, kurgucu erkek. Ama tahmin edin kim kadın? Kostüm tasarımcısı ve makyöz. 2009-2019 yılları arasında Afife Tiyatro Ödülleri’nin dağılımına bakılmış; ışık tasarımcısı ödülü hep erkeklerin, sahne tasarımcısı ödülü bir yıl hariç erkeklerin, kostüm tasarımcısı ödülü ise hep kadınların olmuş. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne bakıldığında görüntü yönetmeni ödülünün, 2011-2021 İstanbul Film Festivali’ne bakıldığında ise en iyi kurgu ve görüntü yönetimi ödüllerinin istisnasız erkeklere gittiğini görüyoruz.

Bu durumu “Erkekler daha iyiyse ne yapalım?”, “Zaten kadın işi değil, kadınlara yakışmıyor”, vs şeklinde açıklamayı deneyenler olacağından hiç şüphem yok. Yazının başındaki örneği de ondan verdim. Bu ayrımcı, bu eşitlikten uzak iklimin mimarı zaten bu ‘görüşler’ ama ne mutlu ki giderek daha az zemin buluyorlar dile gelmek için. Ve yine ne mutlu ki iksv.org web sitesinden ve İKSV Kitaplık uygulamasından indirebileceğiniz bu rapor gibi çalışmalar da gün geçtikçe artıyor. Durumu bütün çıplaklığıyla görmek, bir şeyleri değiştirmenin ilk adımı çünkü.

Yazının devamı...

Cezaevinden haykıran iki kadın

4 Temmuz 2022

"Niye dövüyorsun, dedim, ‘çok güzelsin, o yüzden’ dedi”. Bazen şiddeti yaşayan bir kadının kurduğu tek bir cümle, “kadına şiddet” üzerine yazılacak onlarca cümleyi alt edebiliyor. Ne söylense o etkide olamıyor. Aylin Işık’ın bu cümlesi öyle mesela benim için. “Boşanma davasını açtım, yazdığım dilekçeyi zorla yedirdi bana,” diye devam ediyor sözlerine. Evde ne kadar ilaç varsa içtiğini ve kendine geldiğinde ölmediğine üzüldüğünü anlatıyor. Ailesine söylüyor boşanma davası açtığını, “Anne benim cenazem çıkacak buradan,” diyor, “Ben de neler yaşadım,” oluyor aldığı cevap. Kurtuluşu tetiği çekmekte buluyor sonunda. “Kıskançlık krizi cinayetle bitti” diye yansıyor basına olay.

Havva Zor defalarca deniyor kaçmayı. “Burnumu, kaburga kemiklerimi, parmaklarımı, her yerimi kırdı. Sürekli ölüm tehdidiyle yaşadım” diyor. Buna rağmen canına tak etmesini sağlayan “İkinize de yeterim ben,” cümlesi oluyor. Kızına ve kendisine! Bİr anne olarak kızını taciz eden, uyuyan oğlunun kafasına silah dayayan adamı öldürüyor. “Hatay’da vahşet”, atılan başlık.

Biz bu olayları bir filmde izlesek, kadının kendisine yıllarca şiddet uygulayan müstakbel katilini öldürerek kendisinin ve çocuklarının canını kurtardığı sahne mutlu sondur. Ölmemek için öldürmek zorunda kalmıştır. Gerçek hayatta Aylin de Havva da cezaevinde. Biz onların sesini Ceylan Özgün Özçelik’in yönettiği, Armağan Lale’nin yapımcılığını üstlendiği “Cadı Üçlemesi 15+” adlı deneysel belgeselde duyuyoruz. Aslında tam olarak onların sesini de duymuyoruz. Esasen yola çıkarken Aylin ve Havva’nın yaşadıklarını kameraya anlatmalarıymış hayalleri. İzin çıkmamış. Ses kaydı için ikinci kez başvurmuşlar, gene olmamış. Sonunda sorulara cezaevinden mektupla cevap veren kadınların satırlarına Hare Sürel ile Gülçin Kültür Şahin ses olmuş. Son derece güçlü bir anlatım ve o sert, dolaysız cümleleri etkileyici bir doğallıkla aktaran aracı sesler.

İki kadın hikâyelerini büyük bir sadelik ve sahicilikle anlatıyorlar. Nasıl bir evde büyüdüklerini, nasıl bir çocuklukları, ne gibi hayalleri olduğunu, evliliklerinin bütün bunların üzerinden nasıl buldozer gibi geçtiğini. “Kötü insan deyince aklıma o geliyor” diyor Havva. Kendi ifadesiyle “Duaya ve Rabbine sığınarak” dayanıyor, çocuklarına kavuşacağı günü bekliyor.

“Suçun adı bile ayrımcı” diyor Aylin. “Kasten adam öldürme. Halbuki bu ülkede en çok kadınlar öldürülüyor. Hayatta kaldığım için buradayım. Olmayan adalet elçileri diyor ki; kendini niye savundun, ölseydin. Niye sen ölmedin?”

Canına tak etmek ne demektir, çok iyi anlıyorsunuz izlerken. “Çok korktum. Çok sustum. Yeter!” cümlesi yankılanıyor kulağınızda. İki kadının sesine, anlattıkları yerlere, olaylara, onları harekete geçiren c karartan haksızlıklara dair çarpıcı görüntüler eşlik ediyor. Lunaparkta bir balerin mesela. Çünkü hayat balerine benziyor, Aylin’e göre: “Çıksak da insek de olduğumuz yerde dönsek de istersek dimdik durabiliriz”.

Filmin en güzel yanı, iki kadının da bütün bu çektiklerine, haklarında yazılan çizilen korkunç şeylere, cezaevinde geçecek yıllara rağmen umut dolu olmaları. Gelecek hayalleri yer tutuyor anlattıklarında bol bol. Yaşadıkları bu olaydan sonra hayatlarına giren güzel insanlar, sonra. Havva’nın her an yanında olan avukatı Mehtap Hanım. Aylin’in cezaevindeki “kız kardeşleri”. Kendini çok şanslı hissettiğini söylüyor, en çok kullandığı kelimenin “geçti” olduğunu.

Yazının devamı...

‘Bunu bir ben bilirim, bir Allah‘

30 Haziran 2022

Bu yıl İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma’sında beni en çok etkileyen filmlerden biriydi. Büyük büyük cümleler kurmayan, çoğu şeyi söylemeyen sadece hissettiren anlatımıyla, son derece kişisel ama ondan ötürü de bir o kadar her kalbe dokunabilen hikâyesiyle “Çilingir Sofrası”. Daha önce yazdığı tiyatro oyunları, çektiği kısa filmler olan Ali Kemal Güven’in ilk “uzun” kurmacası bu. Uzun dediysem süresi 60 dakika ve dört epizottan oluşuyor. Hatta başlangıçta bir dijital platform için tasarlanan dört bölümlük bir mini diziymiş fakat giderek kendi dilini bulup isabetli bir kararla sinema filmine dönüşmüş. Festivalde de Jüri Özel Ödülü’nün ve En İyi Erkek Oyuncu Ödülleri’nin sahibi oldu.

Gördüğümden beri arkadaşlarıma filmi anlattıkça “Peki biz nerede göreceğiz?” sorusuyla karşılaşıyordum. Buna şu an bir cevabım var: Bu akşam (30 Haziran Perşembe) 21.30’da Kadıköy Sineması’nda. Perşembe günü ekip katılımlı bir gösterim yaptılar, yoğun talep üzerine tekrarlanıyor (biletinial.com’dan bilet alabilirsiniz).

Filmi spoiler vermeden özetlemeye çalışırsak; yıllardır görüşmeyen iki eski okul arkadaşı, iki eski ‘dost’; Emir Can ile Yusuf Efe, Beyoğlu’nda bir çilingir sofrasında buluşuyorlar ve sağdan soldan, akıp giden hayatlarından konuşmaya başlıyorlar. Son derece sıradan bir sohbet. Fakat biz seyirci olarak, daha Emir Can’ın dışarıda durup restoranın camından içeri baktığı andan itibaren ortada konuşulanlardan daha fazlasının olduğunu hissediyoruz, hatta ikisinin her hareketinden de bakışından da gülüşünden de “görüyoruz”. Tam burada bu hikâyenin iki oyuncusunun; En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü birlikte alan Ahmet Rıfat Şungar ile Barış Gönenen’in adlarının anılması gerekiyor. Onların o bir an abartıya kaçmayan, uyumlu oyunculukları olmasa bambaşka bir filmden söz ediyor olabilirdik belki.

Sonuç olarak biz artık evlenip çocuk sahibi olmuş Yusuf Efe ile yalnız ve büyük ölçüde -tam değil- kendisi olabildiği bir hayatı seçebilmiş Emir Can’ın hikâyesine bir kenarından tanık oluyoruz. Hani bazen yan masanızda bir çift görür ve konuşmalarına kulak misafiri olur, ne yaşadıklarını tahmin etmeye çalışırsınız ya, filmin bende uyandırdığı duygu tam olarak buydu. Film izlemiyorum, bir hayat parçasında tanık oluyorum, her şey o derece samimi ve gerçek ki. Ve tabii o çok tanıdık, hepimize zaman zaman uğrayan “Her şey başka türlü olabilir miydi?” sorusu. Başka bir zamanda, başka bir coğrafyada, toksik erkekliğin hüküm sürmediği, insanların farklılıklarının sorgulanmadan saygı gördüğü, herkesin kendi rengini gizlemeden yaşamını kurabildiği bir yerde bu hikâye nasıl yazılırdı? Yusuf Emre ile Emir Can’ın hayatı nasıl olurdu?

Yazının devamı...

Tiyatro bir kez daha deniz seviyesinde

28 Haziran 2022

Hayattan iki yıl kadar bir fire verince dilimize de P.Ö - P.S (pandemi öncesi - sonrası) gibi bir zaman birimi yerleşti. Datça’da katıldığım Deniz Seviyesinde Tiyatro Festivali de 2020’nin haziranına denk geliyormuş, P.Ö son toplaşmalarımızdan biriymiş. Aradan geçti iki sene, şimdi Ayvalık’ta deniz seviyesinde bir aradayız.

Festival, bir grup gencin kurduğu Mirket Platform’un organizasyonu olarak üçüncü kez hayata geçiyor. İçinde tabii ki tiyatro oyunları, konserler, yanı sıra da atölyeler, söyleşiler, paneller, çocuklar için etkinlikler, hoş bir “bir arada olma hissi” barındırıyor. Balıkesir Büyükşehir Belediyesi ve Ayvalık Belediyesi’nin katkılarıyla Balıkesir Tiyatro Festivali’nin ikinci ayağı olarak hayata geçen festival, ağaçlar altında Anfi Tiyatro’da açılış yaparken herkesteki duygu öncelikli olarak buydu. Birçok tiyatro sanatçısı burada gençlerle bir arada olmaya, onlarla çalışmalar yapmaya, bu buluşmaya destek olmaya gelmişti. Bu ruhun hâkim olduğu bir dört gün geçirdik Ayvalık ve Cunda sokaklarında. Anfi Tiyatro’da her akşam bir oyun sahnelendi. Açılış oyunu Zorlu PSM Prodüksiyon’dan “Şehirde Kimse Yokken” idi. Ertesi gün Germinal Tiyatro yapımı “Doğal Afet” vardı. Semaver Kumpanya’nın müzikli, danslı, taşlamalı “Kuşlar”ı tam da orada, açık havada seyirciyle buluşmak için tasarlanmış gibiydi ve seyircinin coşkulu katılımıyla karşılandı. Kapanış Dasdas’ın “Vahşet Tanrısı” ile oldu.

Çeşitli mekanlarda gündüz oyunları da vardı tabii. Sahnelendiği Cunda Bekir Coşkun Kütüphanesi’ne uyumuyla da çok konuşulan Bahçe Galata yapımı “Nora 2” bunlardan biriydi. Gönül isterdi ki Yolcu Tiyatro’nun “Gomidas”ını da çok yakışacağı Taksiyarhis Kilisesi’nde izleyebilelim ama oyuncu rahatsızlığı nedeniyle iptal olduğu açıklandı.

Ayvalık sokaklarını gezen oyunlar

Gelelim festivalin en üretken “konuklarına”. Festivalin “geleceğin sanatçılarını sektör ile eşit bir zeminde birleştirmeyi amaçlayan” bir projesi var; “Üretim Çalışmaları”. Buna katılan sanatçılar ki bu sene Ezgi Çelik, Kübra Balcan, Murat Eken, Nazlı Bulum, Onur Özaydın, Özlem Zeynep Dinsel, Taner Rumeli, İlker Ergin idi bu isimler; öğrencilerle beraber oyun çıkarıyorlar. Gülşah Fırıncıoğlu ve Zinnure Türe’nin koordinatörlüğündeki projede Ayvalık’ın hikâyelerinden ilham alan metinler Ahmet Sami Özbudak’ın atölyesine katılan öğrenciler tarafından yazılmıştı. Altı kısa oyundan oluşan “Hafıza”, Ayazma’dan başlayarak Camlı Kahve, Macaron Konağı, Şeytanın Kahvesi, Min Otel gibi mekanları dolaşarak sahneleniyor. İkinci oyun “İki Kapı Bir Dünya” Anfi Tiyatro Alternatif Sahne’de buluşuyor seyirciyle. Mucizevi olan ise saydığım oyuncuların öğrencilerle birlikte yeni karşılaştıkları bu metinleri üç gün boyunca çalışıp sonunda oynayacak olması. Sonuçlarını bu yazı bittiğinde görecek olmakla beraber sürecin çok değerli olduğu, öğrenciler için de paha biçilmez bir deneyim oluşturduğu kesin.

Doymadığımız konserler

Yazının devamı...

Yıldız Kenter ve ölümsüzlük

23 Haziran 2022

Bazı hayatlar var; insan dinlerken de okurken de izlerken de tekrar tekrar hayrete düşüyor. Bunlar sahiden bu dünyada, bu ülkede, bu devirde mi yaşandı? Bir mesleğe karşı bu derece tutkulu olmak, zorluklar karşısında böyle inatçı durmak ve bunun sonucunu alabilmek mümkündü demek. Yıldız Kenter’in hayatı başında gelir bunların, benim gözümde. “Masal gibi” diyeceğim de düşüşleri, dibe vuruşları, karanlık günleri hiç eksik olmayan, ama ille de “kalkışları”, tekrar gün yüzüne çıkışları olan bir masal.

Bu hafta yapım sponsorluğunu da üstlenen ENKA Sanat’ta seyirciyle buluşan “Caniko” belgeselinde bu “masal”ın bir kısmı anlatılıyor seyirciye. Yönetmen Selçuk Metin, senaryo yazarı Zeynep Miraç, danışman “Tiyatro Benim Hayatım” adlı Yıldız Kenter biyografisine imza atan Dikmen Gürün.

Daha çok, Kenter’in sahneyle beraber ömrünü adadığı eğitimcilik hayatının izleri var belgeselde. Yıldız Kenter’i çoğu öğrencisi olan meslektaşlarından dinliyoruz. Onları çağırdığı şekliyle “caniko”ları, “hocaları” Yıldız’ı anlatıyorlar. Öyle çok izi kalmış ki hepsinin üzerinde. Tilbe Saran, Demet Akbağ, Demet Evgar, Yeşim Koçak, Mustafa Alabora, Engin Hepileri, Bülent Şakrak, Ali Poyrazoğlu, Bartu Küçükçağlayan, Nergis Çorakçı, Ayhan Kavas, Ayça Bingöl (aynı zamanda belgeseli seslendiriyor), Hakan Gerçek, Özge Borak sadece birkaçı... Sınav anılarını, hocalarının çelik gibi iradesini, gücünü, muhteşem disiplinini, kaç farklı anlamda “caniko” diyebildiğini, ondan öğrendikleri sayısız şeyi ama en çok meslek aşkını anlatıyorlar. Seçkin Selvi, Haldun Dormen, Dikmen Gürün, Göksel Kortay, Deniz Yüce Başarır... Sayısız anı, sayısız anekdot. Neden belgeselin alt başlığında söylendiği gibi “Türk Tiyatrosunun Kutup Yıldızı” dendiğini anlamak zor değil.

Hem tiyatroda hem hayatta elini hiç bırakmayan eşi Şükran Güngör ve sahnedeki en unutulmaz partneri, kardeşi Müşfik Kenter gibi 1968 yılında borç harç açtığı Kenter Tiyatrosu da ağırlıklı yer tutuyor belgeselde. Öğrencileri için adeta bir ev olmuş orası, istedikleri an oyun izlemek için balkonda bedava yerlerinin hazır olduğu, gece eve dönemediklerinde uyumak için bile gidebildikleri bir ev. O salon nasıl kurulmuş, o koltuklar tek tek nasıl orada yerini alabilmiş, Kenter Tiyatrosu onca yıl nasıl ayakta durmuş ve nasıl tökezlemiş... Ve tabii Yıldız Kenter nasıl bütün kalbiyle, bütün enerjisiyle, insanüstü çabayla orayı yaşatmış.

Öğrencilerinden biri, hocanın isteğinin “ölümsüz” olmak olduğundan söz ediyor belgeselde. Bu kadar çok insana elini, nefesini değdirmişsen, öğrencilerin seni attıkları her adımda böyle derinden hissediyorsa hâlâ, 91 yaşında gidişin onlar için sarsıcı olmuş (Demet Evgar “O gitti ve ben sanki artık daha da yakınım ona” diye anlatıyor duygularını), hâlâ ölümü hiç yakıştıramamışlarsa sana, sanırım bir insan için “ölümsüzlük” denen şey bu olsa gerek. Yıldız Kenter “ölümsüz”, onu “Caniko”yu izlerken bir kez daha anladım. İnsan hayatta neye yatırım yaptığını, neye kıymet verdiğini, dünyadan giderken yanında ne götürüp geride ne bırakabileceğini düşünmeli.

Yazının devamı...

Fazla gıdayı kurtarmak

20 Haziran 2022

Sanırım artık “iklim krizi” hepimize bir şey ifade etmeye başladı, sonuçlarını her alanda yaşayıp görerek ikna olduk. “Karbon ayak izi” diye bir şeyi de biliyoruz, faaliyetlerimizle dünyaya verdiğimiz zararın ölçüsü en basit anlamda. Ve dünyadaki karbon ayak izinin yüzde 8’i gıda atığı kaynaklı. Sayılarla devam edersek, her üç gıdadan biri çöpe atılıyor; yılda 1,3 milyar ton. Açlıkla mücadele eden insan sayısı ise 821 milyon. Özetle bu dünyanın en büyük dertlerinden ikisi; atık yönetimi ve açlık birbirine çare olabilecek nitelikte. Ama bunun için ciddi bir çaba, emek, bütçe, organizasyon gerekiyor. Faaliyetleriyle yeni tanışmakta olduğum Gıda Kurtarma Derneği (https://gktd.org/) gibi elini taşın altına koyan sivil toplum kuruluşlarına kulak vererek, onları destekleyerek başlayabiliriz işe.

Dernek 2017’de kurulmuş ve şu anda 1 milyonun üzerinde ihtiyaç sahibi insana düzenli olarak fazla gıdaları (marketlerden, işletmelerden toplayarak) ulaştırıyor. Dernek Başkanı Berat İnci’nin verdiği bilgiye göre beş yıl içinde ülke çapındaki gıda bankası kapasitesini 30 kat büyütmüşler. Çalışmalarını özel sektörden ve AB fonlarından proje bazlı olarak finanse ediyor, işletmelerde kalan fazla ürünleri sivil toplum kuruluşları aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine ulaştırırken toplama, depolama ve dağıtım kapasitesinin oluşturulmasında çözüm ortakları olan Fazla Gıda ile operasyonu yürütüyorlar.

Geçtiğimiz hafta bir medya buluşması düzenleyerek faaliyetlerinden, Avrupa Birliği tarafından desteklenen, T.C. Dışişleri Bakanlığı AB Başkanlığı tarafından yürütülen “Gıdanı Kurtar” projesinden, beş yıldır üzerinde çalıştıkları “Gıda Bankacılığı” ve “Sosyal Market” konseptinden söz ettiler. Yönetmen Mehmet Binay hem buluşmanın moderasyonunu üstlenmişti, hem de dernek için “Gıdanın Yolculuğu” ve “Gıdayı Savunmak” adlı iki kısa film çekmişti. Her ikisini de Gıda Kurtarma Derneği’nin YouTube kanalından izlemenizi öneririm. Hem fazla gıdanın ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için verilen çabanın daha fazla duyulmaya ve görülmeye ihtiyacı var hem de birey olarak bize neler düşüyor, doğru bildiğimiz yanlışlar nelerdir, neyi değiştirebiliriz gibi konularda hayati bilgiler içeriyor.

Merkür Retrosu’ndan Balkon Sohbeti’ne

Güler Özince adı, en çok bilinen şarkısı “Merkür Retrosu” ile girmişti benim de radarıma pek çok kişi gibi. Ama benim şansım onu Off Gümüşlük sahnesinde izleyip hepsinin söz ve müziğinde kendi imzası olan diğer şarkılarını da duymak oldu. Geldiğimiz noktada kendisinin son yılların en iyi şarkı yazarlarından biri olduğunu düşünüyorum, “Anladım” ve “Nasıl Giderim”in başı çektiği bir dizi şarkısı Spotify listemin en çok dinlenenlerinden hiç çıkmıyor, bulduğum herkese de ısrarla dinletiyorum.

Duyar duymaz bir Güler Özince şarkısıyla karşı karşıya olduğunuzu anladığınız ama bir an bile birbirine benzer şeyler dinlediğiniz duygusuna kapılmadığınız bir tarzı var. Belki dünya tatlısı klibiyle “Öyle Olsa”yı da dinlemiş, diğerlerini kaçırmışsınızdır, lütfen yakalayın. Hem bu kadar derin hem bu kadar basit, insanı depresyona sürüklemek şöyle dursun, adeta elinden tutup aydınlığa çıkaran sözler az duymuşsunuzdur. Şu yaşadığımız dünya / hayat karşısında şuursuz bir iyimserlikten söz etmiyorum. En acıklı halleri anlatırken hafiften dalga geçen bir muzip tonu var her satırının. “Yer yüzüne bıraktığım ağırlık çok büyük / Bi’ kurtulsam bi dünya hafifler” diye başlayıp “Ama ben inanmam asla mutsuz yarınlara / Öyle olsa sen gelmezdin”e bağlıyor sözü. Ya da Sony Music etiketiyle yeni çıkan şarkısı “Balkon Sohbeti”ndeki gibi “Hayat dünle sınar bizi / Yeni defter gibi yaşamak lazım”. Söz, müzik ve düzenlemesi Güler Özince’ye ait bir şarkı bu da. Bitmiş olsa da henüz sıyrılınamamış bir hikâye, kalbin unuttukları ve hatırlattıkları ve de akılda tek kalan “Balkon Sohbeti” üzerine.

Yazının devamı...

Neden tabancası var?

13 Haziran 2022

Nasıl korkunç şeylerin “normalleştiği”, ne acayip ne vahşi, ne ürkütücü zamanlar yaşıyoruz. Bir anda alevleniveren şiddetli kavgalar, birbirlerinin hiçbir farklılığına saygısı / tahammülü olmayan insanlar, sokak ortasında işlenen cinayetler; insan gerçekten evden çıkarken başına neler gelebileceğini tahmin edemiyor. Bir insan üç kişiyi güpegündüz, sokak ortasında, “bir anlık öfkeyle”, efendim “şekeri çıktığı, gözü karardığı için” öldürebiliyor mesela. Gerekçesi de var: Köpek besliyorlarmış. Bu hayvan düşmanlığı zaten giderek meşru bir kavga / cinayet sebebi olarak hayatımıza yerleşti. Genelde iş hayvancağızların öldürülmesiyle sonuçlanırdı, demek sıra insan öldürmeye de gelmiş.

İzmir Bayraklı ‘da meydana geliyor olay. 62 yaşındaki Ali İhsan K., komşusu Yahya Köşek (61) ve eşi Meryem Köşek (57) ile birkaç gün önce bahçelerinde besledikleri köpekler nedeniyle tartışıyor, “Torunlarım korkuyor parka giderken” gibi bir gerekçesi var. Anlaşılan o ki bu tartışma birkaç gün sonra tekrarlanıyor, Yahya Köşek de sinirlenerek sert cevap veriyor. Görgü tanıklarının ifadesine göre olay küfürleşmeye dönüyor, Ali İhsan K. da tabancasını çıkarıp Yahya Köşek’i, Meryem Köşek’i ve kızları 37 yaşındaki iki çocuk annesi Funda Güçlü’yü vuruyor. Bir cep telefonuyla kaydedilmiş görüntüler mevcut. Kendisinin de inkâr ettiği yok zaten, “Köpekler konusunda daha önce de uyardık, uyarmamıza rağmen beslemeye devam ettiler” diye açıklıyor; “torunlarımızı ısıracaklardı”. Bir de olay sırasında şekerinin yükseldiğini, tam olarak ne olduğunu hatırlamadığını iddia ediyor. Bu da ceza indirimi için muhtaç olduğumuz “hafifletici sebep” belli ki.

Şunu anladık; dünyayı sadece kendisinin zanneden, başka canlılara yaşam hakkı tanımayan insanın ürkütücülüğünün sınırları genişledikçe genişliyor da burada asıl sorulması gereken soru, bu bir anda şekeri çıkıp gözü dönebilen adamın neden tabancası var? Neden bu kadar kolay oldu silah sahibi olmak?

Bu konuda 1993’ten beri mücadele eden, bireysel silahların tehlikesine dikkat çekmeye çalışan Umut Vakfı’nın verilerine göre ülkemizde her yıl 4500 kişi bireysel silahlarla ölüyor, ateşli silahlarla işlenen suçların yüzde 84’ü de ruhsatsız silahlarla meydana geliyor. Ayrıca silahlı olayların yüzde 42,68’i “aniden başlayan tartışmalar”ın sonucu. Yani bu örnekte olduğu gibi, “tepen attığında” elinin altında silah olmasının ölümcül sonuçları var.

Dünya Sağlık Örgütü, “Şiddeti Önleme” programında ateşli silahlara erişimin kısıtlanmasını en acil önlemler arasında görüyor. Buna karşılık bizde silah sahibi olmak gittikçe daha yaygın hale geliyor. Sevinen silahla, üzülen silahla haşır neşir. Maçta havaya açılan ateşten, evde güya “şakalaşırken” “temizlerken ateş alıveren tabancadan” giden hayatların haberleriyle dolu ortalık. Özetle o silah o evdeyse patlaması an meselesi. Acil olarak bireysel silahlanma konusunda etkili önlemler alınmazsa siniri burnunda gezen insanlar topluluğu olarak kafası kızanın silahı çekip ortalığı taraması da günlük hayatımızın “sıradan” olaylarından birine dönüşecek ve çok daha fazla can yanacak.

Yazının devamı...

Bir yıldızın doğuşu

9 Haziran 2022

“Tek kişilik oyun, oynaması izlemesinden daha cazip bir şey olsa gerek” cümlesini sıkça kuran bir tiyatro izleyicisiyim ben. Eğer çok özel bir performans değilse karşınızdaki, sizi koltuğunuzdan sahneye bağlaması çok kolay olmuyor. Ama bazen de bir oyun izliyorsunuz, bütün o iddialarınızı alıp götürüyor, 70 - 80 dakika gibi bir sürenin nasıl geçtiğini anlamadığınız gibi “bir bu kadar daha izlerdim” diyerek çıkıyorsunuz. “Bir Yıldız Batıyor” (3Kulak Yapım) benim için - ve salonun kahkahadan kırılmasından anlaşıldığı üzere izleyen herkes için - böyle oldu.

Sahnede Nazmi Sinan Mıhçı, Türkiye’de oyuncu olmaya çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Çıkış noktası kendi yaşadıkları. 1978 Elbistan doğumlu, İstanbul Üniversitesi’nde felsefe okumuş, oyunculuğa İÜ’nün meşhur Öğrenci Kültür Merkezi’nde başlamış Mıhçı. Oyunda o yılları oyuncu olma yolundaki çabalamaları ile hüsranla sonuçlanan aşk hikâyelerini iç içe geçirerek anlatıyor. Bir kızın gözüne girmek için “Sultan” filmindeki Şener Şen olarak geziyor aylarca mesela. Bakıyor ki bir başkası kendi yarattığı bir tiplemeye bayılıyor, o kızın karşısında sürekli onu oynuyor. Hayat işte, bu kız arkadaşlar kendilerini güldüren erkeğe âşık olsalardı belki biz bugün bu kadar gülemeyecektik.

Nazmi Sinan Mıhçı’nın ya da oyundaki karakter Gökhan’ın ise aşkta yüzü gülmüyor, meslekte çabaları bitmiyor. Zeki Demirkubuz’ın “Masumiyet”ini tiyatro sahnesine uyarlamak olsun, akıllara ziyan dizilerde çocuk oyuncu koçluğu denemeleri olsun. Mıhçı gerçek hayatta 2000 yılında kukla oynatmaya başlıyor ve hayat ondan sonra farklı bir yere doğru akmaya başlıyor. Reklamlardan aklınızda kalan (misal beyindir, bağırsaktır, kemiktir) kukla karakterlerini gözünüzün önünden geçirin, muhtemelen hepsinde onun parmağı var. Türkiye’nin tek kukla filmi “Rimolar ve Zimolar: Kasabada Barış”ta da. Ve evet, şu anda duymayanın kalmadığı, YouTube’dan yayın yapan Türkiye’nin ilk yetişkin kukla kanalı “Kukla Kabare” de Nazmi Sinan Mıhçı’nın işi. Doğal olarak oradan çıkan Dayı tiplemesinin hırpalayarak konuk ağırladığı “Dayı Show” da. Görmüyoruz ama sesini duyuyoruz ve o şovu pinpon topundan gözleriyle herkese tepeden bakan Dayı’nın sahici bir insan olduğuna canı gönülden inanarak izliyorsak bu onun hünerinden.

İşte “Bir Yıldız Batıyor” aslında bütün o işlerin doğumuna sebep olan oyun. Üst üste gelen aksiliklerden, başlamadan biten işlerden iyice daraldığı bir noktada “Ben bir oyun yapacağım ve kaldırımda da olsa oynayacağım, bunu da kimse engelleyemez artık” diyerek yola çıkmış Nazmi Sinan Mıhçı. Tek başına çıkmamış, oyunun yönetmeni Orkun Yeşim ve yazarı Evrim Yağbasan ile birlikte inanmışlar buna. Önce hikâyenin akışını oluşturmuşlar, sonra Mıhçı’nın doğaçlamaları doğrultusunda metni yazmışlar. Ortaya bu son derece eğlenceli ve sektöre, buradaki var olma savaşına, ünlü olma meselesine ve yurdum insanına dair daha bir sürü şeye dokunan oyun çıkmış. Kendisi “Benim kuşağın yarım yamalaklığı üzerine” diye özetliyor meseleyi.

Bu arada oyuna “tek kişilik” diyerek Nazmi Sinan Mıhçı’nın kuklası Binali’ye ayıp etmiş oluyorum ama kendisine “kukla” demek de ayıbı tekrarlamak gibi. Onun bunalımları Gökhan’dan da ağır, türkü barda yakaladığı şöhretten intihar denemesine uzanan inişli çıkışlı bir hayatı var. En iyisi şöyle diyeyim; sahnede iki yıldız oyuncu var, ikisinin yükünü de Nazmi Sinan Mıhçı taşıyor, bize de hayranlıkla alkışlamak kalıyor.

Yazının devamı...