Hangi yırtıcılık insanı güçlü kılar, unutulmaz kılar, ölümsüz kılar, bilmiyorum. İnsanın en büyük savaşının ölüme ve unutulmaya karşı olduğunu düşünerek söylüyorum bunu. Bir yandan da hoyratlığın, kavgacılığın, bencilliğin, hırsın giderek daha “geçer akçe” olduğunu görerek. Hani en temelde derdimiz ne ve biz hayatımızı neyle geçiriyoruz… Neyin peşinde koşarak, bu uğurda neleri harcayarak, kimleri kırıp dökerek geçiriyoruz sınırlı ömrümüzü.
Ne kadar duyarlı, pozitif, etrafına karşı nazik ve düşünceli olduğu iki dakikalık bir videoyla bile anlaşılan genç bir kadının vedasıyla geldi bu düşünceler: Gazeteci Duygu Öksüz Canova. Mersin’de yaşıyor, basın sektöründe çalışıyormuş, üç yıldır kanser tedavisi görüyormuş. Videoyu son kemoterapi seansı öncesinde (kendisi “kapanışa geçmeden önce” diye niteliyor) geride kalanlara bir veda mesajı olarak kaydetmiş. “2023’te başlayan yolculuğun son durağıdır, gidiyorum”
Bu sene İstanbul Film Festivali’nin ilk ve ikinci filmini çeken yönetmenlere yer veren ‘Yeni Bakışlar’ seçkisinde gördüğümüz az sayıda ‘yeni bakış’tan biri, “İsimsiz Eserler Mezarlığı” idi. Selman Nacar’ın “Tereddüt Çizgisi” ve “İki Şafak Arasında” filmlerinin kurgusunu yapan Melik Kuru’nun yönetmen olarak ilk uzun metrajı, yarışmadan En İyi Müzik, En İyi Sanat Yönetimi ve Siyad ödülleriyle ayrıldı. Benim için de farklı bir şey izlemenin, anlatmak istediği hikâyeye, kafasındaki sinemaya tutunan ve bunun için risk alan bir yönetmen tanımanın heyecanı oldu, “İsimsiz Eserler Mezarlığı”.
Film, idealist fotoğrafçı Aslı (Manolya Maya) ile bütün gününü masa başında video oyunu dünyasında geçiren ev arkadaşı Murat’ın (Ekremcan Arslandağ) kirayı ödeyemedikleri için evden atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca girdikleri mücadeleyi anlatıyor. Aslı’nın çektiği el fotoğraflarından (Fotoğraflar: Edze Ali) bir serisi ve o
Hepimizin farkında olduğu gibi, dijital dünya bütün alışkanlıklarımızı, giyip çıkardığımızı, yiyip içtiğimizi yönlendiriyor. Günde bilmem kaç kez karşımıza iyi uyumak için, mutlu uyanmak için, ‘kortizol seviyemizi düşürmek için’ (kısa bir süre önce adını bilmediğimiz bu hormon şimdi dilimizden düşmez oldu) yapmamız gerekenler düşü(rülü)yor örneğin.
Genellikle bir hesaba yönlendirilip yapay zekâ tarafından seslendirilmiş yapay hayat hikayeleri dinleyip sonunda da o ibretlik hikâyeden o güne kadar yaptığımız her şeyin meğer yanlış olduğunu öğreniyoruz. Doğrusu neymiş peki? Hah işte o günün birinde onu keşfetmiş, birinden duymuş, hiç ihtimal vermeyerek denemiş ve fakat o da ne? Mucizenin ta kendisi. Siz de önce şu testi çözmek istemez misiniz? Çözüyoruz o testi ve sonunda ortaya bize dair dört başı mamur bir portre çıkıyor. Son bir adım daha atıp hayatımızı dikensiz gül bahçesine çevirecek sırra ulaşacağız. Fakat önce şu kredi kartı bilgilerimizi
Müziğin evrensel bir dil olduğunu, sınırları aştığını, kültürler, diller, dinler arasında köprü kurduğunu söylediğimde yepyeni bir cümle kurmuş olmam kuşkusuz. Benim niyetim bu ‘klişe’ sayılabilecek cümleleri bizzat yaşadığım bir deneyimden söz etmek.
Önce İstos’tan söz etmeliyim; bu sözcük Yunanca ağ demekmiş ve İstos önce 2011 yılında İstanbul’da kurulmuş bağımsız bir yayınevi. “Rumların ve şehrin tarihi, kültürü ve hayatına dair çalışmalara bir katkı koymak” amacıyla Türkçe ve Yunanca eserler yayımlıyorlar.
Ardından İstos Film geliyor, pek çok bağımsız filmde yapımcı Anna Maria Aslanoğlu ile birlikte adını duyduğumuz şirket. Yerleri İlyas Özçakır’ın yönettiği “Büyük Zarifi Apartmanı” oyununu izlediğimiz Zarifi Apartmanı’nda. İstos Sahne haziranda Aznavur Pasajı’nda “yeni mümkünler yaratma” heyecanıyla yeni bir mekân açtı.
Gelelim yazımızın asıl konusu İstos müzik topluluklarına. İstos Korosu, 2017’de Asineth Fotini Kokkala şefliğinde
Her türlü kriz anında ilk sanattan vazgeçilirken, en çok o ‘lüks olarak’ görülürken, başta salon sıkıntısı olmak üzere birçok sorun üretmekte ısrar eden toplulukların başında dikilirken tiyatronun altın çağını yaşadığını söyleyemeyiz elbette ama artık yaz gelince sezon kapatmadığı, en azından açık havalara kayarak devam ettiği bir gerçek. Hani demek istiyorum ki yaz gecelerini kaçırdığınız oyunları yakalamak için bir fırsat olarak değerlendirebilirsiniz.
Sadece bu haftaya baksak bile farklı şehirlerde çok sayıda seçenek var. Aralarından iç rahatlığıyla tavsiye edebileceğim birkaçını seçiyorum, çoğu seyirciyle yıllarca buluşmuş, rüştünü çoktan ispat etmiş, güncelliğinden bir şey kaybetmemiş oyunlar. İzlemeyenler için de izlemiş olanlar için de hâlâ cazip hepsi.
Hemen bu akşam Selamiçeşme Özgürlük Parkı Amfi Tiyatro’ya giderek “Bu Hikâye Senden Uzun Osman”ı izleyebilirsiniz. Bu sezon perde açan oyun Aylin Balboa’nın
Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok”unu ilk okuyuşumu bugün gibi hatırlarım. Benim ve benim gibi pek çok kadının bu olmayan ‘ad’ ve kadınlar üzerindeki toplum (aile ile el ele tabii) baskısını erken yaşta fark etmesini, kendine bu bilgiyle yol açmasını, en azından bunu denemesini sağlamıştır, Asena’nın bu kitabı ve sonrasında kaleme aldığı pek çok yazı, kitap, çıkardığı dergiler.
Benim hiç onunla çalışma fırsatım olmadı ama hayatın ilginç bir tesadüfüyle gazetecilikte yolu Duygu Asena ile şekillenmiş bir kadınla; Milliyet Sanat dergisinin yayın yönetmeni Filiz Aygündüz’le omuz omuza çalışıyorum uzun zamandır. Şimdi de elimde onun Doğan Kitap’tan çıkan dördüncü romanı “Nisa” var ve kapağını kapatırken bu kitabın da başka kız çocukları ve hayatını çıkışsız zanneden başka kadınlar üzerinde aynı etkiyi bırakacağın düşündüm. Zaten Filiz de romanı “Annesi ve babası tarafından sahip çıkılmayan kadınlara” adıyor. Ve bu dillerden düşmeyen “sahip
Bence önce ‘canavar’ nasıl tanımlanıyor, ona bakalım: “Mitolojilerde, masallarda ve efsanelerde bahsedilen vahşi hayvan, olağanüstü, yırtıcı canlı.” Tehlikeli, zarar veren, korkutucu, azman, acımasız, zalim ve bunun gibi pek çok kelime geçiyor tanımların içinde. Ne yalan söyleyeyim, bana her biri muhtelif durumlarda, örneğin bir yavru köpeği benzinle öldürürken ‘insan’ın önüne rahatlıkla konulabilecek sıfatlar gibi geliyor. Kim, kime göre ‘canavar’? Sonuçta her koşulda ‘canavar’ ‘öteki’dir’. Öte yandan ‘canavar gibi’ diyerek birine övgüde de bulunabiliriz.
Uskumruköy’de; her gittiğimde nefesimi açan, “neden daha sık burada bulunmuyorum?” dedirten, ‘doğayla şekillenen bağımsız sanat ve kültür alanı’ Hara’da insanı bu konuda düşünceden düşünceye savuran bir sergi var: “Canavarların Vaatleri”. Ezgi Hamzaçebi’nin “Türkçe Feminist Spekülatif Kurmacaya Musallat
Yaz birçok tatil beldesi olarak bilinen yerde kültür sanat etkinliklerinin, bazılarında kurumsallaşan ya da kurumsallaşmanın adımlarını atan festivallerin de zamanı. “Tatil beldesi” tanımının oranın yerlilerini ne kadar mutlu ettiğinden emin değilim ama bunlar öyle etkinlikler ki turistler için bir cazibe, orada sürekli yaşayanlar için bir nefes alma alanı oluyor.
Festivaller arasında hem yayıldığı süre hem bu süreye sığdırdığı etkinlik zenginliği bakımından Gümüşlük Müzik Festivali’nin ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bodrum Klasik Müzik Derneği tarafından piyanist Eren Levendoğlu’nun sanat yönetmenliğinde ve piyanist Gülsin Onay’ın sanat danışmanlığında düzenlenen festivalin 23 sene güçlenerek devam etmesinin mucizenin ta kendisi olduğunu ekleyerek.
Bosfor Turizm’in ana sponsorluğunda ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla gerçekleşen festival, bu yıl kapılarını 17 Temmuz Cuma günü Gümüşlük sahilindeki festival merkezinde açacak. Hayatımda