Sanat dünyalıları harekete geçirebilir mi?

24 Haziran 2021

"Kendini kasım zanneden haziran”, “Memlekete yaz bile gelmiyor”... Şu ara en çok duyduğumuz serzenişler bunlar olabilir. Bir sürü olumsuzluk yetmezmiş gibi bir de güneş yüzünü göstermiyor. Nitekim bu yazıyı da gene birden deli gibi bastıran yağmur altında, gayet serin bir haziran gününde yazmaktayım. Evet, hiç alışık olduğumuz yazlara benzemiyor. Çünkü korkarım biz o “alışık olduğumuz yazları” bir türlü vazgeçmeye yanaşmadığımız alışkanlıklarımıza kurban verdik.

Kulaklığımı takıp dinlemeye başlıyorum. Yiğit Özşener’in sesi. “Antarktika’da 20 derecenin üzerine çıkan rekor sıcaklıklar... Amazon Ormanları’nda son 10 senenin en yüksek ormansızlaşma seviyesi... Avustralya’da aylarca süren çalı yangınları ve milyon hektarlarla ifade edilen alanlar... Kaliforniya’da aylarca devam eden mevsim dışı yangınlar... Söylesenize dünyalılar, gezegenimiz bize daha ne kadar dayanabilir?”

Biliyorum, sorumlu tutulmak sinirlendiriyor çoğumuzu. “Ben değilim efendim” demek istiyoruz. O ormanları ben yakmadım, ağaçları ben kesmedim, o atıkları Marmara’ya ben boşaltmadım, altın uğruna o siyanürü toprağa, suya ben karıştırmadım. Öte yandan, değil mi ki sonuçlar bizim elimizdeki tek gezegen olan dünyada yaşama şansımızı tehdit ediyor, hepimizin derdi bu, tedbir alması gereken de biziz.

İKSV’nin “Dünyalılar! Sanat gezegeni iyileştirebilir mi?” adlı yeni podcast serisinde Yiğit Özşener her hafta sanatın farklı dallarından isimlerle oturup gezegenimizin halini konuşuyor. Ama bir “ağıt yakma”dan ziyade böyle gidersek gelecekte bizi neler bekliyor ve biz bunu nasıl değiştirebiliriz üzerine yoğunlaşan sohbetler bunlar. Doğanın bir parçası olmaktan dünyanın efendisi olmaya terfi ettiği saçma yanılgısına düşen insanı silkeleyip kendine getiren sohbetler.

İlkinde, İKSV’nin ‘Ekolojik Dönüşüm İçin Kültür Sanat’ raporunun yazarı Doçent Dr. Hande Paker  konuk. “İnsan şimdiki gibi yaşamaya devam ederse dünya buna ne kadar dayanabilir?” sorusuna her tür soru işaretini yok edecek netlikte cevaplar veriyor. Anladığım şu ki gezegen gene var olmaya devam edecektir ama onu kapasitesi yokmuş gibi hor kullanan insanın devreden çıkması fazla da uzun olmayan bir zaman meselesi.

Konunun sanatla ilgisi nedir diye sorarsak da bu podcast serisinde niyet, olayı “Orada bir iklim krizi var uzakta, diye bakılan, politikacıların bizim adımıza birtakım kararlar aldığı teknik bir mesele olmaktan çıkarmak için kültür sanat paydaşları bir araya gelip daha etkili adımlar atabilir mi?” sorusuna yanıt aramak. Özşener’in ifadesiyle, “Kültür sanat dünyalıları harekete geçirebilir mi? Alışkanlıklarını dönüşüme uğratabilir mi?”

Podcast’in ikinci bölümünün konukları da Kemerburgaz Kent Ormanı’nın ortasında hayata geçirdikleri DOTOrmanda projesiyle doğa ile sanatı harmanlayan Özlem-Murat Daltaban çifti. Bu kez soru “Tiyatro doğa ile kopan bağımızı onarabilir mi?” Yeni oyun alanlarını ormanı ihtiyaçlarına göre “dönüştürmeyi denemek” yerine onun koşullarına ayak uydurarak kuran Daltaban’ların bu projesi bile başlı başına insan-doğa ilişkisi nasıl olmalıdır sorusunun cevabı gibi. Sen doğayı boyunduruk altına almak gibi baştan kaybettiğin bir savaşa girmeyeceksin, ona göre şekil alması gereken sensin. Bunun idrak edilmesi yolunda da sanatın yapabileceği çok şey var. Murat Daltaban’ın dediği gibi; “Dünyayı dönebilir sanat. Daha uzağa, daha bilinmeyene ulaşmak ve o fikirleri etkileşime sokmak sanat yoluyla çok mümkün. İnsanın vicdanından doğan ve vicdanını yeniden doğuran bir tarafı var. Bu insanlığın sigortası gibi çalışan bir sistem”. Çünkü dedik değil mi demin, yok olacak olan gezegen değil, biziz. Dünya bir şekilde dönmeye devam edecek. Bizle ya da bizsiz.

Yazının devamı...

Canavarca hislerin kanıtı

21 Haziran 2021

İnsanın birine karşı “canavarca his” beslediği nasıl anlaşılır? Nedir bunun kanıtı mesela? Evli olduğu, üç çocuğunun annesi olan bir kadına yıllarca şiddet uygulaması sayılır mı? Canına tak eden kadın uzaklaştırma kararı aldırdığında kapısına dayanması? Çocuklarının gözü önünde annelerine bıçakla saldırması? Aldığı bıçak darbelerine rağmen kaçmayı başaran kadını koridorda yakalayıp bıçaklamaya devam etmesi? Tam 46 bıçak darbesiyle onu öldürmesi? Ne diyorsunuz, hangi hislerle yapmıştır sizce bu “öfkeli koca” bütün bunları? (Öfkeli koca bana değil her kadın cinayetine sebep arayanlara ait bir ifadedir. Orada hep bir tahrik edilmiş, gururu incinmiş, kendine hakim olamamış, seven kalbinin kurbanı olmuş, şeytana uymuş zavallı erkek vardır).

İnsan artık yazarken utanıyor sahiden. Neredeyse sadece şehir, tarih ve isimleri  değiştirerek aynı sonuca ulaşabileceğimiz kadar birbirinin fotokopisi cinayetler işleniyor ülkemizde. Kadın cinayetleri. Aylık, yıllık sayılar açıklanıyor. “Bu ay şu kadar kadın erkekler tarafından öldürdü”. Baksanız çoğunda süreç aynı. Kadınlara biçilen kader bak. Yıllarca şiddet gör, bir cesaret boşanmaya karar ver, artık bu adam bana eziyet edemesin diye git uzaklaştırma kararı çıkart, adam daha kararın mührü kurumadan öldürsün seni. Mahkeme de adamın cezasını hafifletecek sebepler üretsin sonra. Haksız tahrik ve mahkemedeki iyi halden kaynaklı indirimlere alışığız da “Öldürürken zevk aldığına dair delil yok” yaratıcı bir indirim bahanesi.

2019 yılında Konya’da işlenmiş bir cinayet bu seferki. Bekir Erkol 37 yaşındaki Tuba Erkol’u 46 yerinden bıçaklayarak katletmiş ve hakkında “canavarca hisle kasten öldürmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis talebiyle iddianame hazırlanmış. Gelgelelim Bekir Erkol’u önce ‘eşi kasten öldürme’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptıran mahkeme heyeti, hemen ardından haksız tahrik ve iyi hal indirimini devreye sokarak cezayı 18 yıl 4 aya indirmiş. DHA’nın haberine göre açıklanan gerekçeli kararda, “canavarca his olması için sanığın eziyet ederek öldürme olayından bir haz, bir mutluluk duyması gerektiği, somut olayda sanığın bir haz ve zevk duyduğunu gösterir somut bir delilin olmadığına” yer verilmiş. Demek katil cinayet anında haz duymadıysa ona tam da cinayet diyemiyoruz. Ne duyup ne duymadığını nereden biliyoruz, belli değil. Canavarca hisleri olsa ne yapacaktı, 146 kere mi bıçak saplayacaktı? Elinden mi kaçtı bütün o darbeler? Mahkeme heyetine göre “Sanık o an şuurunu kaybedip defalarca            vurmuş”. Buyurun gene geldik kırk yıllık “cinnet” bahanesine. Bundan daha tehlikeli bir şey olamaz, o kadar basit ki, öldür ve cinnete sığın.

Bir tek kadın hâkim karşı oy kullanmış bu kadın katillerinin ekmeğine yağ süren gerekçeye ama ne fayda. 37 yaşında bir kadının hayattan koparılması, üç çocuğun annesiz kalması, üstüne bir de gözleri önünde anneleri katledildiği için ömür boyu baş etmeye çalışacakları travma sızlatmıyor mahkeme üyelerinin yüreğini de “Şuurumu kaybettim” diyerek boynunu büken bir katile hiç kıyamıyorlar.  

Yazının devamı...

Aşının kutuplaştırdıkları

17 Haziran 2021

Geçen yıl bu zamanlar rüya gibi bir şeydi şu an gördüğümüz aşı kuyrukları, her gün artan aşılanma yüzdeleri. Normalde seviniyor olmamız gerekiyor bu aşamaya gelebildiğimiz için. Artık yoğun bakıma alınan hasta sayısı düşüyor, can kayıpları umarım bitecek, daha az korkacağız sokağa çıkar, anne babamızı, aile büyüklerimizi görürken, bir adım daha yaklaşacağız “normal” hayata. Fakat her güzel şeyle beraber korkuyu, kaygıyı ve akabinde öfkeyi büyütüyor olmamızı neyle açıklayacağımı bilemiyorum. “Çok güldük, çok ağlayacağız” psikolojisinin bir tezahürü mü bu acaba? Başımıza iyi bir şey geliyorsa mutlaka altında kötü bir şey vardır inancı mı? Ortalık şüpheci insan, komplo teorisyeni, diplomasız tıp uzmanı dolu. En güzeli de gene bölünecek en az iki kutup bulmuş olmamız. Bütün dünyayı sarsan koca koronavirüs salgını birleştirememiş insan evladını, nihayet aşılanabiliyoruz diye bir noktada uzlaşacak değildik ya.

Artık iki insan yan yana geldiği anda kaçınılmaz olarak aşı muhabbeti başlıyor. Oldun mu? Hangisi? Kaçıncı doz? Aynı aşıyı olmuşsak sorun yok, aynı takımdanız. Yok değilse, başlıyor herkes kendi seçiminin doğruluğunu savunmaya. Sinovac’çılar Biontech’çileri “Yalnız onun ileride ne sorun çıkaracağı belli değil, ben geleneksel aşı diye bunu tercih ettim” şeklinde korkuturken, diğerleri de “Sizinkinin de koruyuculuğu düşük ama” diye savunuyor kendi aşısını. Yeter ki kulaktan dolma bilgilerimizle karşımızdakini tedirgin edelim. İçimizdeki “Acaba sen de ötekini mi olsaydın, o daha mı iyiydi?” diye soran kuşkucu ses ancak öyle susuyor herhalde. Bir de “Olmadım, olmayacağım, ne diye vücuduma yabancı madde zerk ettirecek- mişim?”ciler var ki onlar “Ben inanmıyorum koronavirüse”nin artçıları ve her iki taraf için ortak düşman. Yeni öfke nesnesi bulunca bir süre omuz omuza çarpışabiliyoruz hiç değilse.

Biz sıradan halk olarak bu şekilde didişebilir, bunun sonucunda pek de kimseye zarar vermiş olmayız belki ama sosyal medyadaki kimi doktor açıklamaları ciddi paniğe yol açıyor. Misal en son bir doktorun attığı ısrarlı “mRNA aşısı olmayınız” tweet’leri. Önce çocuk sahibi olmayı ve 30 yıl daha yaşamayı umanları uyardı, “Aman olmayın” diye. Sonra da herhalde aklına halihazırda olmuş olanlar geldi ki onlara da kan sulandırıcı bitkiler tüketmeyi, yılda bir kanser taraması yaptırmayı ve çocuk sahibi olmamayı önerdi. Bu sonuncusu için “gerçekler ortaya çıkıncaya kadar” diye belirtmiş ki sadece bu ifade bile yeterince ürkütücü. Buna karşılık, bir kardiyologdan da “Bu safsatalara inanmayın. Kanama geçirirseniz bedelini siz ödersiniz. Böylelerine bir şey olmaz, yaptıkları yanına kalır” gibi öfkeli bir yanıt geldi. Daha kim bilir ne zıt görüşler var, gel de paniğe kapılma. 

Yapılacak şey sakin olmak, ortalığa kontrolsüz korku salan açıklamalara prim vermemek, emin olmadığımız noktada da tanıyıp güvendiğimiz hekimlere danışmak olmalı. Ben aşımı seçerken bunu yaptım ve onlardan da hiç “Aman ha şunu olma” gibi bir uyarı almadım. Hayatımızı esir alan şu pandemiyle mücadelede tam da yol alma noktasına gelmişken milleti aşıdan korkutup kaçırmak yapılacak son şey olmalı.

Yazının devamı...

Ve kadınlar, sizin olmayan kadınlar

14 Haziran 2021

Bazı konular var, kırk kere konuşulsa kırk birinci kez aynı yere geliyoruz. Yazarken, çizerken, konuşurken, bir şeyin reklamını yaparken cinsiyetçi dil kullanma, mesela. Aslında çok da zor değil. Bir bakışta şıp diye anlaşılıyor. Misal, bunun mücadelesi futbol alanında halihazırda verilirken sen bir ton balığı markası olarak neden topa giriyorsun? Sattığın şey ton balığı, bir şekilde hedef kitlenin o akşam yemek pişirecek olan erkekler olduğuna inanmışsın ve A Milli Futbol Takımımıza başarılar dileyeceksin diye makarnaya “koymaya” karar veriyorsun.

Nasıl gerçekleşiyor o süreç mesela, “Abi süper bir slogan buldum, ‘Bu akşam makarnaya koyuyoruz’ nidası ile sloganın ton balıklı makarna görseliyle birleşip sosyal medyaya yapıştırılması arasında geçen zamanda kimse “Bir saniye, bir sorunumuz var” demiyor mu? Sonradan özür metni yayınlayan firma “dikkatimizden kaçan paylaşım” olarak nitelemiş durumu. Ben sıradan bir vatandaş olarak Twitter’a yazacağım her kelimeyi elli kere evirip çevirirken koskoca firmanın dikkatten kaçan paylaşımda bulunması biraz tuhafsa da özür özürdür diyelim ama bu sefer de özür “kadın- larımız”dan dileniyor. Bu da bizi ikinci anlat anlat bitmeyen meseleye getiriyor: Kadınlarımız.

Öncelikle siz kimsiniz, bir grup erkek mi? Bildiğim kadarıyla markanın bir cinsiyeti yok. Peki o sahiplenerek özür diledikleriniz kim? Eğer sevgilileriniz  karılarınız ise seslendiğiniz, bir derece anlaşılır kullandığınız iyelik eki. Yok değilse neden sizin olsunlar? “Kadın” sözcüğü bu kadar mı kaba geliyor kulağa ki yapabiliyorsak “bayan”, yok ona kızıyorlar, o zaman “kadınlarımız”a dönüşüyor? Hayır itiraz edince de “Ne var bunda, sevgi sözcüğü”. Değil işte, zaten bir marka bizi neden sevsin? Bunun verdiği “kadınların illa birilerine ait olduğu” anlamının ne kadar sorunlu olduğunu görmek bu kadar zor mu? Ayrıca çok itici, rahatsız edici. Üzgünüm, Nazım Hikmet söylediğinde de itici, oradan gelen örneklerin de gram hükmü yok.  

Dokunaklı ve heyecanlı bir roman

Sevgilisi, kocası, sözüm ona onu seven adam tarafından öldürülen ya da yaşarken ondan eziyet gören bir kadın hikâyesiyle karşılaştığımızda usulca kendimize sorduğumuz o soru var ya; “Nasıl anlamamış bunun böyle bir adam olduğunu?” O sorunun içinde işte, kendi korkularımız da var muhtemelen; ya biz de anlamazsak? Hep bir sebep arama çabası, bir adam nasıl birden delirir de bambaşka biri haline gelir? Ne olması gerekir bunun için?

Bu yazı elimden bırakamadığım bir romanla karşıladım; Zeynep Kaçar’ın Doğan Kitap’tan çıkan “Yalnız”ıyla. Roman, yaşama coşkusu, neşesi, parlak hayalleri olan, sahneye çıkıp şarkılar söyleyen 17 yaşındaki Feray ile ne yaşayan ne yaşamayan bir varlığa, “bir ev hayvanına, perdenin kıvrımına, halının püskülüne, banyonun sabununa, en çok da mutfağın çaydanlığına, hep kocasının bir şeyine” dönüşen 46 yaşındaki Feray’ın hikayesini 30 yıl içinde gidiş gelişlerle anlatıyor. O genç kız ne oldu da bu kadına dönüştü sorusunun cevabını ararken onlarca hayalleri parçalanmış kadının da bir caddenin, bir şehrin, bir ülkenin değişiminin de izini sürüyoruz. Ne oldu, “delirme” hiçbir işaret vermeden mi başladı, hangi göz yumuşlar, sineye çekişler; Feray’ın annesinin dediği gibi (“Bir kadın için en büyük erdem unutmaktır. Rahat etmek istiyorsan unutacaksın”) unutuşlar ile geldik bugüne ve insan kaybolduğu yerde kendini yeniden bulabilir mi gibi sorular etrafında ilmek ilmek örülmüş, dokunaklı ve heyecanlı bir roman.

Yazının devamı...

Affetmezsin ama seversin

10 Haziran 2021

Bir “Çukur”un finali, bir “Masumlar Apartmanı”nın sezon finali. Bu hafta pek çok konunun önüne geçip sosyal medyada çok konuşulanların başında yer aldılar. İlkini değil ama ikincisini baştan beri sadakatle takip eden biri olarak ‘spoiler’lardan nasıl kaçacağımı bilemedim. İnsanlar izlerken bir yandan tweet atıyor, birazcık geç izliyorsanız geçmiş olsun. Zaten bir süredir gereksizce ifşa edilmiş duyumlar sayesinde başrol oyuncularından Farah Zeynep Abdullah’ın ayrılacağını ve İnci’nin öleceğini bilerek izliyoruz diziyi. Bir dizide karşılaşacağımız sürprizi vaktinden önce duyurmanın izleyenlerin tadını kaçırmak dışında kime ne faydası var anlamış değilim. Tebrikler, izleme zevkimiz yarıya indi. Üstüne de dizi başlar başlamaz “Birazdan ne olacak?” sahneleri konuyor ki sonuna kadar ne olacağını bilelim baştan. 

Neyse, bütün bunlara rağmen, şaşırtmasa da yürek söken bir sezon finali izledik. Senaristler Deniz Madanoğlu ile Rana Mamatlıoğlu’nun, yönetmenler Çağrı Vila Lostuvalı ile Çiğdem Bozali’nin ve tabii iyi oyuncuların ve bütün ekibin başarısı. Seyirciye farklı bir iş sundular ve karşılığını aldılar. Derinlikli karakterler, ara sıra tıkansa da yine bir nefes alma alanı bulan hikâye, incelikli bir anlatım dili ve çok iyi oyunculuklar birleşince pek çok sorun bertaraf edilebiliyor. Bir de çoğunlukla izleyene üzerinden düşünmeye değer bir cümle veriyorlar. Son bölümdeki “Aile böyle bir şey, affetmezsin ama seversin” gibi. Çoğumuzun yaptığı bu değil mi gerçekten?

Sanırım en çok da televizyonda görmeye alışık olduğumuz o sıcacık, sevgi dolu aile tablolarından farklı olarak daha karanlık, daha mutsuz ve maalesef tanıdığımız pek çok aileye daha çok benzeyen ailelerin yaşadığı evlerin kapılarını açtığı için tutunduk “Masumlar Apartmanı”na. Hepimizin bu kadar ciddi sorunları, bu kadar sevgisiz çocuklukları olduğunu elbette iddia etmiyorum ama “Neşeli Günler” de değildik herhalde. Dönüp geriye baktığında çocukluğunu gül bahçesi gibi hatırlayan kaç kişi vardır, merak ediyorum. Benim tanık olduğum o kadar çok travmatik çocukluk, ilgisiz baba, öfkeli anne, sevgisiz ama aynı evde kalmaya mahkûm olarak ömür çürüten karı koca, farklı sebeplerden mutsuz aile var ki. Aile birliğini dağıtmıyorlar, sevgisizliği çoğaltarak nesilden nesle aktarıyorlar. Belki bazılarının artık o mutsuz evde çocuk büyütmemeyi seçmesine yarar, “Masumlar Apartmanı”nda yaşayanların öyküleri. Belki “yuva” ne olursa olsun bir arada durmak zorunda olanların yaşadığı yer değildir. 

Gümüşlük’ün sahnesi sessiz açıldı

Nihayet yazın sıcak günleri gelmiş, insanlar parklara, bahçelere, sahillere yayılmışken Gümüşlük’ün gözde mekânlarından
Off Gümüşlük’ün açılışında bulundum ben de. Hem plaj hem restoran hem de çok sevilen bir canlı müzik mekânı burası. Sahnesinden geçmemiş müzisyen azdır, beş yıldır unutulmaz konserlere ev sahipliği yapmıştır. Maalesef ilk kez bu kadar sessiz ve buruk oldu açılışı. Koronavirüs önlemleri doğrultusunda canlı müzik yasak çünkü. Begonvillerle süslenmiş sahne öylece duruyordu boş boş. Onca müzisyen oranın -ve benzeri diğer açık hava müzik mekânlarının- açılacağı zamanı beklerken. Çok hızlı bir şekilde, umarım bu yazı yayımlandığında durumun değişmiş olmasını dileyerek yazıyorum bunu. Çünkü dünyanın en havadar, en geniş, virüsün bulaşma ihtimali düşünülürse en güvenli alanlarında konser verilmesinde ne sakınca olduğunu anlayamıyorum. Üstelik DJ müziği yapılabiliyorken.

Yazının devamı...

Gerçek kültür bakanı

7 Haziran 2021

Kimse alınmasın, darılmasın ama ben Hasan Saltık’ı tanımasam müzik yapımcısı kimdir sorusunun cevabı başka türlü olurdu kafamda. Böyle durmadan araştıran, memleketin neresinde adı duyulmamış, gölgede kalmış, unutulmuş ozan var, virtüöz var, bulup çıkaran, kimsenin albüm yapmaya yanaşmadığı sanatçılara imkan sağlayan, elini taşın altına koyan, “Ben bundan ne kadar kazanırım? Diskolarda, plajlarda çalar mı, yaza damgasını vurur mu?” gibi hesaplar yapmadan iyi müziğin peşinden koşan biri gelmezdi aklıma muhtemelen. Birkaç gün önce kaybettiğimiz Hasan Saltık bu yıl 30. yılını dolduran Kalan Müzik ile iyi işlerin de karşılık bulabileceğini gösterdi bir kere. Düşünüyorum, hangi birinden başlayacağımı bilemiyorum; klasik Türk müziği, tangolar, kantolar, ucu bucağı kaybedilmiş arşiv serileri, ozan serileri, Kürtçe, Lazca, Ermenice, Rumca albümler, Süryanilerin, Yezidilerin, Pontusların, Zazaların kültürleriyle ilgili çalışmalar… Kalan Müzik demek Türkiye müzik tarihi demek neredeyse. Hani Hasan Saltık konservatuvarın obua bölümünden ayrılmış delişmen bir miço olarak çalıştığı gemiye binip o zamanki hayallerinin ülkesine; ABD’ye gitmiş olsaydı Türkiye’de müziğin seyri başka türlü olacaktı, eminim. Kimse gidip yabancı şirketlerden eski taş plak kayıtlarının haklarını satın alıp bunları yayınlamayacaktı, onca arşiv çalışması, araştırma zaten yapmayacaktı, belki hiç satmayacak albümlere kalbini koymayacaktı ve biz Anadolu’nun kültürüyle, çok sesli, çok dilli müziğiyle böyle haşır neşir olamayacaktık.

Bir dinleyici olarak kendi adıma müteşekkirim; iyi ki kalmış, iyi ki amcaoğlu Rahmi Saltuk’un plak şirketi vesilesiyle Unkapanı’na girmiş, iyi ki abisinden aldığı 1000 mark borçla, bir masa, bir telefonla çıkmış bu yola. Bir paşanın kendisine yakıştırdığı gibi “Arada yaramazlık yapsa da ülkenin gölgede kalmış Kültür Bakanı” olmuş ve iyi ki o “yaramazlık”ları yapmış. Bana kalsa gölgede falan da kalmadı, 30 yıl boyunca çevresini aydınlatan bir ışık yaymaya devam etti. Sırf Hasan’la sohbet etmek, kafasında yine ne parlak fikirler var öğrenmek için  Kalan Müzik’e uğramak diye bir adet vardı mesela. Hiçbir zaman da hayal kırıklığına uğramazdınız, mutlaka yeni birkaç “bomba”sı olurdu masada. O hiçbir şey için “imkansız” ya da “zor” demeyen, her işi kolaylaştıran tavrını, ondan bir şey istendiğinde elinden geleni (gelmeyen yok gibi gelirdi bu arada) ardına koymayışını, sanki hayat güllük gülistanlıkmış gibi yüzünden eksik etmediği muzip gülümsemesini hiç unutmayacağım. Keşke bu kadar erken gitmeseydi.

İki güzel haber

Ben bu köşeyi yazmaya başladığımda “haftanın güzel haberi” diye bir bölüm vardı. Epeydir yok. İhtiyaç olmadığından olamaz, güzel habere hasret kalmış olma ihtimalim daha yüksek. Neyse, bu hafta hiç umulmadık bir yerden; tiyatrodan iki güzel haber aldık. İlki Kumbaracı50 cephesinden geldi. Yeni oyuna başlıyorlar; “Cyrano de Bergerac”a. 25 Mayıs’tan beri provalar sürüyor, temmuzda seyirciyle buluşacaklar. Edmond Rostand’ın oyununu Yiğit Sertdemir yönetiyor, dramaturg Aylin Alıveren. Yardımcı yönetmen Gülhan Kadim, kostüm, maske, kukla tasarımı Candan Seda Balaban’a, ışık tasarımı İsmail Sağır’a, müzik Burçak Çöllü’ye, koreografi Dicle Doğan’a ait.

İkinci güzel haber Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’ndan. İlkbaharda tiyatroda yaptığı iyi işleri takip ettiğimiz Ali Düşenkalkar’ın genel sanat yönetmenliğinden ayrılmasına üzülmüş ve endişelenmiştim. Ancak tiyatronun yeni genel sanat yönetmeni olarak dört başı mamur bir tiyatro insanı; Murat Daltaban göreve başladı. Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun yeni sezonunu merak ve heyecanla beklemek için şahane bir sebep.

 

Yazının devamı...

Final varsa düğün var

3 Haziran 2021

Yaz geldi, diziler bir bir final yapmaya başladı. Kimisi sezon finali, kimisi kesin veda. Gene ekranı bir an bile güldürmediği gibi aslen romantik de olamayan ‘romantik-komediler’ kaplayacak belli ki. Bu arada üç dizinin finaline tanık oldum; “Doğduğun Ev Kaderindir”, “Alev Alev” ve “Mucize Doktor”. Üçü de sünerek, can çekişerek, ite kaka finale ulaştı. En sevilen adamı mı öldürsek, gökten yeni karakter mi indirsek, bu da tutmadı, geldiği gibi kaybolsun gibi çareler tek tek denendikten sonra final kararları açıklandı. Yabancı dizilerin finalleri en merakla izlenen bölümleridir değil mi, düğümler çözülür, sorulara cevap bulur, sürprizler olur. Bizimkilerde hiçbir şey olmuyor. Pardon, düğün oluyor. Üç dizi de esas oğlan ile esas kızın düğünleri, kalan bütün karakterlerin de birbirleriyle eşleşip evlenme ihtimaliyle nihayete erdi.

“Doğduğun Ev Kaderindir” çok çekti, ona söyleyecek söz bulamıyorum, nasıl başladı, nereye vardı. Keşke üç beş kez daha senarist değiştirselerdi, belki bilim kurgu olarak ulaşırdı finale. Bir güçlü kadın işi olarak başlayan “Alev Alev”de kadınların hepsi bir erkekten ayrılarak başladıkları diziyi başka bir erkekle birleşmek suretiyle noktaladılar. Meğer ana fikir profesör bile olsa yalnız kadının mutlu olamayacağı imiş. Aynı şekilde “Mucize Doktor”da yetenekli ve umut vadeden bir doktor olan Nazlı’nın (Sinem Ünsal) payına baş asistanlık yerine evlenip çocuk büyütmenin düşmesi, geri kalan herkesin ruh eşini bulup dünya evine doğru yola çıkması, gelin çiçeğini havada yakalayan Vuslat’a bile (Zerrin Tekindor) Tanju (Murat Aygen) ile bir tropik ada tatilinin uygun görülmesi biraz fazla değil mi? Yani aşkın gücünü küçümsemek istemem ama evliliğin hayattaki tek mutluluk yolu olarak önerilmesini ve herkesin gözünün çarptığı ilk kişiyle başının bağlanmasını herhalde hikâyeleri de acilen bağlama telaşına borçluyuz. Bizde de diziler yola çıkarken sonu belli olsa ve bu herkesin evlendiği “Gırgıriye” finallerine mahkûm olmasak ne güzel olurdu.

‘Hiç mi bir şarkımız size teselli olmadı?’

İyi Parti grup toplantısında kürsüye çıkıp konuşan Burhan Şeşen’i izliyorum. MÜYORBİR’in (Müzik Yorumcuları Birliği) başkanı olarak müzisyenlerin verdiği hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Her zamanki güler yüzüyle “Ey bu ülkeyi yönetenler, bir ayrılık sonrasında ya da aşk acısı çektiğinizde hiç mi bir şarkımız size teselli olmadı?” diye giriyor söze: “Bir ağıtla, bir bozlakla hiç mi hüzünlenmediniz? Bir düğünde hiç mi halay başı olmadınız? İlkokulda, milli bayramlarda, vatani görevimizi yaparken Dağ Başını Duman Almış marşını da mı okumadınız?“

İlk cümlesiyle burkuyor içimi, ülkeyi yönetenlerden değilim ama Gündoğarken bizim kuşağı büyüten gruplardan. Üstelik hayal kırıklığına da uğratmayanlardan. Şarkıları teselli de olmuştur, neşe de olmuştur, anılarımızda, hayatımızda yeri vardır. Birçok başka grup, besteci, şarkıcı gibi.

Burhan Şeşen konuşmasını hâlâ bir şarkıyla dünyayı güzelleştireceğine inanan biri olarak müzisyenlerin taleplerini sıralayarak sürdürüyor. Atla deve değil, normalleşme sürecinde görmezden gelinmemek bu talep. Çok da güzel konuşuyor ama ister istemez düşünüyorum, insanın yaptığı işin ne kadar önemli olduğunu anlatmak zorunda kalması ne kadar üzücü. 

Canı bire bir yanmayanlar bir ay daha konser dinlemesek, oyun izlemesek ne olur ki diye düşünüyor belki. Bizim için hayatın eğlenceli tarafı ya bunlar, icra edenler için de öyle olduğuna inanma eğilimi var. Bu bir meslek değil de hobiymiş, müzisyenlere, tiyatroculara gökten inen bir gelir varmış, onlar da keyif olsun diye saz çalıp türkü söylüyorlarmış, ya da sahneye çıkıp oynuyorlarmış gibi. Ağustosböceği ile Karınca masalının kötü etkileri midir, nedir? Umarım bu sesler duyulur, bir an önce sokağa çıkma kısıtlamalarının saatleri ve kontrollü normalleşme koşulları müzisyenlerin konser verebileceği, tiyatrocuların oyunlarını sergileyebileceği şekilde düzenlenir de bu sektörün insanları daha fazla sıkıntı çekmez. Herhalde şüphemiz yoktur, spor salonunda, berber dükkânında, kıraathanede bulaşmayan virüs iyi denetlenen bir konser alanında da faaliyet göstermeyecektir.

Yazının devamı...

“Bütün dünya bir yabancı ülke”

31 Mayıs 2021

"Ben nereye aitim?" büyük ihtimalle bu toprakların babasının malı olduğu yanılgısına düşmeyen herkesin günün birinde kendine sorduğu bir soru. Şu iki ayağımla üzerinde durduğum kara parçasında benden önce kimler vardı, “köklerim” nerede? Büyük dedemin göçtüğü yerde mi, babamın geldiği yerde mi, annemin doğduğu yerde mi? Hangisi “bizim memleket?”

Ayça Damgacı kendi ailesiyle böyle bir “baba vatan” yolculuğuna çıkmış, Tümay Göktepe ile birlikte yönettikleri belgesel film “Patrida” ile bizi de bu “arayış”a yoldaş ediyor. Baba vatan diyorum, çünkü Patrida Yunanca o anlama gelirmiş, Ayça Damgacı da Batı Trakya göçmeni babası İsmet Damgacı’nın hayalini gerçekleştirip onu 87 yaşında doğduğu topraklara; İskeçe’ye götürüyor. Aslında bir “tersine göç” yolculuğu gerçekleştiriyorlar; İskeçe’den başlayıp Selanik ve Atina’dan geçerek Zürih’e varan. İsmet Bey’in ailesi babasının işi nedeniyle o 10 aylıkken Zürih’e taşınmış. İsmet Damgacı için İskeçe annesinin anlattığı kadar var, memleket diye 16 yaşına kadar yaşadığı İsviçre’yi bilmiş. Onu ve ailesini bir trene bindirip yollayan ülkeye hala özlem duyuyor. Kızına neredeyse bebeklikten Almanca dersi aldırmaya başlayacak kadar. Bu konuda belli ki baba kız arasında bir çekişme var. “Biz Avrupa’nın son temsilcileriyiz” dediğinde Ayça Damgacı’nın bir bakışı var, bin cümleye bedel. “Rumeli insanı Anadolu insanıyla bağdaşamaz,” diyor İsmet Bey, “Her ne kadar benim kızım buna kızsa da gerçek budur”.

40. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Yarışması kapsamında ttps://filmonline.iksv.org/ adresinde çevrimiçi, cumartesi de Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bünyesinde izleyebileceğimiz “Patrida”, evdeki bir dolapta eski kimlik kartlarının, tapuların, banka cüzdanlarının arasına sıkışmış siyah beyaz fotoğrafların izinden giden bir yol hikayesi. Kalbinin bir kısmı annesinin anlattığı yeşil dağlarda, bir kısmı onu 16 yaşında dışlayan ülkede kalmış, en acı veren aile sırlarını kendine saklamış bir adamın çocuksu heyecanını taşıyor. İsmet Bey çok canlı, çok renkli, tanımaktan, birlikte yola çıkmaktan mutlu olduğunuz bir karakter. Filmin “atanmış aidiyet - kimlik” üzerine bir dolu sorusu, bazılarına cevabı, izleyene bıraktığı bir dizi duygu ve düşünce var. Ama hepsinin ötesinde, artık anlatılmamış hiçbir şey, o çekmecede saklı bir muamma kalmadığında, Ayça Damgacı’nın vardığı sonuca ulaşıyor ucu: “Bütün dünya bir yabancı ülke”.

Arkadaş Z. Özger’i sevecek misiniz?

Ulusal Belgesel Yarışması’nda Ulaş Tosun’un şair Arkadaş Z. Özger’i anlatan “Merhaba Canım” filmi de seyirciyle buluşuyor. Herhalde epeyce kişi için isimsiz bir duvar yazısı olan “Zeki Müren’i seviniz” dizesini de içeren o nefis şiirden alıyor adını. O kısmını tamamlayalım hiç değilse; “güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum / düşüvericek ellerinizden ve / bir gün elbette / zeki müreni seveceksiniz / (zeki müreni seviniz)”

Yönetmen filmde “Türkiye devrimci ve entelektüel çevrelerinde de etkin olan heteronormatizme karşı bir başkaldırı” diye tanımladığı “Merhaba Canım” şiirinin yazılışından 50 yıl sonra, 1973’te daha 25 yaşındayken bu hoyrat dünyadan çekip giden Arkadaş Z. Özger’in izini sürüyor. Ablasının, eniştesinin, çoğu Mülkiyeli arkadaşlarının, ‘yoldaşlarının’ anlattıklarıyla. Açıkçası “yoldaş” sözcüğünü tırnak içine almayı tercih ettim, çünkü belgeselde anlatılanlardan, sıradışı bir şair, son derece duyarlı bir genç insan olan Arkadaş Z. Özger’in cinsel yöneliminden ötürü az çekmediği anlaşılıyor. Mülkiyeli arkadaşı Akın Evren maruz kaldığı “homofobik tepkileri” anlatırken, Savaş Dizdar “Onu iteledik, ötekileştirdik, dışladık” diye “sıkılarak” itiraf ediyor.

Hüseyin Cevahir için yazdığı “Alnını dağ ateşiyle ısıtan / yüzünü kanla yıkayan dostum” dizelerini baş tacı etmeyi bilen “devrimci” çevre bu “sakalsız oğlana” kucak açmayı becerememiş. O hala 25 yaşında, ipincecik, hassas bir çocuk. Yaşamı gibi ölümü de onu anlayamayanlar için “sır”.

Yazının devamı...