İnsan neler yapabilir?

14 Ocak 2021

Dışımızın da içimizin de karardığı, bütün bu karanlığı yağmur-kar, kuraklık tehdidine bir derman olması umuduyla desteklediğimiz günlerimizin bir numaralı destekçileri sinema, müzik, tiyatro, edebiyat, resim. Bunu ısrarla tekrarlamaya devam ediyorum çünkü ağırıma gidiyor, hayatın ana damarlarının kriz anında ilk kesilenler olması.

Neyse, bu hatırlatma girizgâh niyetine. Asıl derdim, çevrimiçi gösterimlerle dünyanın filmlerini bize ulaştırmaya devam eden İstanbul Film Festivali kapsamında izlediğim “Umudun Dili”nden söz etmek. Orijinal adı “Persian Lessons” ama insana dair hayat umudu taşıyan bir dilden söz ettiği için çevirisi de anlamlı.

Vadim Perelman’ın imzasını taşıyan Rusya-Almanya-Belarus yapımı film, Almanya’da toplama kampına götürülürken canını kurtarmak için Yahudi olmadığını iddia eden Belçikalı Gilles’in hikâyesini anlatıyor. “Nerelisin peki?” sorusuna da az önce başka bir mahkûmdan cebindeki sandviçin yarısına karşılık edindiği kitaptan esinlenerek, “İranlıyım” diye cevap vermiş bulunuyor. Bu şekilde son dakikada idam edilmekten kurtuluyor ama bu yalan başına yepyeni bir dert açıyor: Kamptaki Nazi subaylarından birine Farsça öğretmesi gerekiyor. Gilles buna da bir çözüm üretiyor; bir yandan yemekhanede çalışırken bir yandan sıfırdan bir dil yaratıp bir gün Tahran’daki kardeşinin yanına gitmenin hayalini kuran Klaus’a öğretiyor. Bu her gün onlarca yeni kelime uydurup bir de hangi kelimeye ne isim verdiğini unutmamasını gerektiren inanılmaz zorlu bir iş ve bunun için de kendince yaratıcı bir yolu var ama filmin sürprizini bozmamak adına onu kendime saklıyorum. 

İnsanın yaşama tutunma güdüsüne ve bu uğurda yapabileceklerine dair müthiş güçlü ve etkileyici bir film. Hani yıkmasını da yapmasını da iyi beceriyoruz, bunu hatırlatıyor. Bu gücü nasıl kullanacağımıza dair tercih bizim. Bir de nasıl iyi iki aktör izliyoruz; Gilles’de “Kalp Atışı Dakikada 120”den de tanıdığımız Nahuel Pérez Biscayart, Klaus’ta ise Schaubühne’nin yıldızı Lars Eidinger. Zamanında Ostermeier’in “Hamlet”iyle İstanbul Tiyatro Festivali’nde de izleyebilmiştik kendisini. Perdeler açılır, yeni oyunlar çıkar, yurtdışından bile böyle önemli prodüksiyonlar gelirdi. Dilerim o günler çok uzakta değildir.



Yazının devamı...

Nefsi müdafaa bu değilse ne?

11 Ocak 2021

Sosyal medya gene bir kadın ismine kilitlenmişti bu hafta sonu. Melek İpek. Biz genellikle bir kadın adı TT olmuşsa onun ölü bir kadın olmasına alışığız. Bir erkek tarafından öldürülmüş bir kadın. Onun için adalet istenmesi de katilinin hak ettiğini bulması, “haksız tahrik”, “iyi hal” indirimleriyle cezasının hafifletilmemesi anlamına gelir. Bunun için toplanır kadınlar adliye önlerinde.

Bu kez karşımızda hayatta kalmayı başarmış bir kadın var. Yayınlanan fotoğrafları bunun nasıl şans eseri olduğunu gösteriyor. İfadesinde de anlattığı gibi on iki yıldır şiddet gördüğü kocası o gece sabaha kadar işkence etmiş kadına. Kelepçeleyerek, tecavüz ederek, kendisini ve iki küçük kızlarını öldürmekle tehdit ederek. Becerebilirseniz Melek İpek’in yüzüne bir kez bakmanız yeterli nasıl bir cehennemden çıktığını anlamak için. Sonunda da av tüfeğiyle kendisini ve çocuklarını korumaya, kocasını evden göndermeye çalışırken tüfek patlamış, adam ölmüş. Tüfeği doğrultup vursa da fark etmezdi, ölmemek için öldürmek zorunda kalmış, durumun özeti bu. Hatta üç canı kurtarmak için öldürmek zorunda kalmış desek daha doğru. O bunu yapmasa muhtemelen biz şimdi “Cinnet getiren koca önce iki çocuğunu, sonra karısını öldürdü” haberlerini okuyup ah vah ediyor olacaktık. “Kaç kere de şikâyetçi olmaya çalışmış kadın, yıllardır çekmiş, bunun olacağı belliymiş, ölüm göstere göstere gelmiş” diyecektik. “Melek’i koruyamadık” diye hayıflanacaktık. Melek bu zinciri kırdı, kendisini ve çocuklarını korumayı başardı. Üstelik sonra da 112’yi arayıp kendi teslim oldu.

Bu yüzden nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanmış olması bu derece infial yaratıyor. İnsan okumaya dayanamıyor kadının yaşadıklarını. İfadesinden aktarıyorum: “Öldürmemesi için yalvardım. Kızlarımın üstüne kapandım. Tüfeğin dipçiği ile kafama vurdu. Gözüm, yüzüm, kolum ve omzumdan yaralandım. Çıplak halde ve ellerim kelepçeliydi. Avda kullandığı naylon iple cenin pozisyonunda olacak şekilde banyoda buldum kendimi. Baygınken tecavüz ettiğini hissettim. Rambo bıçağıyla göğsümden yaraladı. Çay kaşığı ve saç tel tokaları ile kelepçeyi açmaya çalıştık ama açamadık”. Böyle bir durumda ne yapsaydı, ne yapabilirdi?

Zeki Müren travması

Gerçekten çok üzülüyorum Özdemir Erdoğan çıkıp böyle acıklı laflar ettiği, mesela durup durup Zeki Müren’i hedef aldığı zaman. Gene Posta’da Alev Gürsoy Cimin’e verdiği röportajda vermiş veriştirmiş. Zeki Müren kötü bir rol modelmiş, onu izleyen erkek çocuklar travmalar yaşamış, Bülent Ersoy mesela namusluymuş, “Ben böyle hissediyorum” demiş ve kadın olmuş. Zeki Müren öyle değilmiş vs. vs.

Hayır, bu konu sizi neden ilgilendiriyor? (Altı sene önce yine Posta’dan Seral Cumalı’ya verdiği röportajda 10 yaşındayken dedesiyle birlikte ilk kez sahneye çıkacak olan Zeki Müren’i izlemeye gittiklerini, uzun süre evde Zeki Müren taklitleri yaptığını anlatmıştı. Bu mudur travma dediği?)

Zeki Müren de gayet hissettiği gibi yaşadı, kimsede travma falan yaratmadı, çok da sevildi, geride şahane şarkılar bıraktı, hala da onlarla hatırlanıyor, bugün söylemiş gibi eskimeden dinleniyor.

Özdemir Erdoğan neden nefis şarkılara imza atmış, iyi bir müzisyen olarak değil de hiç kendisiyle alakası olmayan konularda öfkeli demeçler veren biri olarak hatırlanmak istiyor, bunu hiç anlamıyorum. “Aç Kapıyı Gir İçeri”yi, “Gurbet”i, “Bana Ellerini Ver”i, “Canım Senle Olmak İstiyor”u ve daha nice güzel şarkıyı üzerine nefret söylemi gölgesi düşmeden dinleme hakkını elimizden almasa olmaz mıydı… 

Yazının devamı...

Sıfır günü yaşanmasın diye

7 Ocak 2021

“Kış bahar havasında geçiyor.” Galiba ilk defa hep beraber bu cümlenin içinde bir müjde barındırmadığının farkındayız. Kiminle konuşsam “Yürüyüşe çıkalım, hava güzel” derken sesinde neşeden ziyade bir tedirginlik. Bu cümleyi de hemen ikincisi izliyor zaten: “Bu da iyi değil tabii, bir yağmur yağsa, böyle giderse halimiz ne olacak belli değil.” Aslında bu bile iyimser bir iddia, doğrusu “halimiz belli” olmalı. Herhangi bir haber kaynağını açtığımızda karşımıza çıkan, barajlardaki su seviyesinin bugüne kadarki en düşük seviyesine ulaştığı haberlerine bakıp da umutlu olabilmek pek mümkün değil. Üstelik halihazırda kuraklığa yatkın bir bölgede yaşıyoruz. Dün Milliyet’te yer alan haberde AÜ Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Çiçek’in ifadesiyle söylersek, “Türkiye’nin bulunduğu kuşakta yaz kuraklığı bir yazgı”, fakat bu yıl kışın da Balkanlar’dan gelemeyen soğuk hava dalgasıyla, kış kuraklığıyla da karşı karşıyayız.

Böyle “yazgı” deyince, “Oldu o zaman, yapacak bir şey yok, oturup tamamen biteceği günü bekleyelim” diye anlamak gerekmiyor elbette. Çünkü bu geldiğimiz durumda bizim ortada sınırsız bir kaynak varmış gibi har vurup harman savurmamızın da payı var. “Ne yapıyorum ben, bir insanın ihtiyacı kadar su harcıyorum, daha azı zaten mümkün değil” diyorsanız, National Geographic Türkiye yapımı “25 Litre” belgeselini acilen izlemenizi öneriyorum.

Belgesel 2017’de Güney Afrika’da susuzluk kapıya dayanınca Cape Town’a verilecek su miktarının kişi başı 25 litreyle sınırlandırılması projesinden yola çıkarak Türkiye ‘belirsiz’ bir gelecekte aynı felaket senaryosuyla karşı karşıya kalırsa ne yaparız?” sorusunun izini sürüyor. Daha doğrusu, kalmasın diye ne yapmamız gerektiğinin. Bunu da o haberlerle endişeye kapılan Gökhan Özoğuz ile birlikte yapıyor. Biz de Özoğuz ile yola çıkıp İstanbul’da şu anda durum ne, geçmişte nasıldı, gelecekte ne olabilir diye yetkili mercileri geziyoruz.

Öğreniyoruz ki İstanbul’da kişi başı ortalama günlük su tüketimi 190 litre. Durup üst paragrafa dönelim; Cape Town’daki “Sıfır Günü” uygulaması günde 25 litre hak veriyordu insana.



Yazının devamı...

Kahkaha dolu 10 bin adım

4 Ocak 2021

İzlediğim yerli dizilerle ilgili çoğunlukla bir sorunum oluyor: İçinde kendime, kendi yaş grubuma, kendi arkadaş çevreme dair bir şeyler bulamamak. Hani mesele aşksa 25 yaşına kadar yaşanıyor, 30’unda en geç evlenip çoluk çocuğa karışıyorsun, ondan sonra artık esas kızla oğlanın annesi, bilemedin ‘evde kalmış’ teyzesisin. Üzülme, gene de günün birinde aşk kapını çalabilir, bir ‘yan karakter’ olarak renk katabilirsin esas âşıkların serüvenine. Zannedersin 40’ını geçen kadınlar omuzlarına hırkalarını alıp örgü örerek potansiyel torunlarını bekliyorlar. Ne münasebet, bizim de hayatta ilginç hikâyelerimiz, kendimizce eğlenceli  evet ve de komik - bir hayatımız olabiliyor.   

Nihayet karşıma tam da bu hikâyeleri anlatan bir dizi çıkması bu nedenle bende maden bulmuşum hissi yarattı. 2020 biterken yayın hayatına başlayan Gain Medya’nın dizisi “10 Bin Adım”dan söz etmekteyim. Adını hepimizin gözünü cep telefonlarımızın sağlık uygulamalarına kilitleyen günde 10 bin adım atma mecburiyetinden alıyor. Bilmiyorum gününü o gün kaç adım attığına bakmadan bitiren, evinin salonunda bir aşağı bir yukarı yürüyerek hedefi tutturmaya çalışan kaç kişiyiz. Üstelik size haftalık hezimet raporu sunan, “Hedefine ulaşamadın” diye yüzüne vurup seni mutsuz eden bir uygulamadan söz ediyoruz. Üzerine sosyal medyada o günkü 18 binlik, 20 binlik ekran görüntülerini paylaşan hırslı arkadaşlarınız da ekleniyor, sonuçta cebinizde sizi sürekli eleştiren, kendinizi kötü hissettiren bir ‘şey’le geziyor oluyorsunuz.

Neyse, dizi adını bu mecburiyetten alıyor özetle. Atabilsek kolesterolden kalbe her şeyimize iyi gelecek olan, atamadıkça stres kaynağına dönüşen 10 bin adımdan. Devin Özgür Çınar ve Engin Günaydın tarafından canlandırılmakta olan karakterlerimiz arkadaş kalabilmeyi başarmış iki eski sevgili. Görünüşe göre aşk hayatlarının en hareketli dönemini yaşamıyor olmalılar ki günde 10 bin adım atabilmek için birbirlerine ihtiyaçları var. Bağdat Caddesi senin, Caddebostan sahili benim oflaya puflaya yürüyorlar, biz de hem onlarla beraber dolaşıyor hem de son derece komik ve de sahici diyaloglarına tanık oluyoruz. Arada eski sevgili, eski sevgilinin yeni sevgilisi ya da sosyal medyada yaşadığı süper hayat bir balondan ibaret olan bir tanıdık gibi eğlenceli karakterler de girip çıkıyor rotaya.     

Şu an sadece iki bölümü yayında, her biri 10-12 dakikalık. Hikâye Devin Özgür Çınar ile Engin Günaydın’a ait, üstelik senaryoyu da Devin Özgür Çınar yazıyor. Sadece cep telefonundan izlenebilmek gibi bir zorluğu var ama olsun, 10 bin adım atarken bize eşlik eder.

Ozon usulü gençlik aşkı

Bu yıl İstanbul Film Festivali’nin büyük bölümünü çevrimiçi gerçekleştiren İKSV, film gösterimlerine aylık seçkilerle devam ediyor. Şu anda da bu yılın çok konuşulan, festivallerde prömiyer yapmış ancak 2020’ye denk gelmek gibi bir şanssızlığı olan 15 filmlik Ocak seçkisi seyirciyle buluştu. Her hafta sonu üç film izlemeye açılıyor ve beş gün yayında kalıyorlar. İstersen hepsine toplu bilet alıyorsun, istersen tek tek. Ama elini çabuk tutuyorsun, çünkü çevrimiçi de olsa bir seyirci kapasitesi var.

Ben açılışı François Ozon’un San Sebastian’da yarışan, 16 mm filme çekilen “85 Yazı” ile yaptım. Normandiya kıyılarında geçen, daha başından sonunun hayırlı gelmeyeceğini söyleyen bir gençlik aşkını anlatıyor Ozon. Biri 16, diğeri 18 yaşında olan Alex ile David denizin ortasında dalgaların alabora ettiği bir teknede tanışıyorlar ve bir yaz aşkı yaşıyorlar. Rüya gibi başlayıp kâbusa dönen, Rod Stewart’ın “I am Sailing”iyle taçlanan bir 80’li yıllar gençlik aşkı. Görüntüleriyle, renkleriyle insanı büyüleyen, Ozon’un anlatmayı çok iyi becerdiği gençlik ve aşk duygusunu her karesinde taşıyan bir film. Çarşambaya kadar gösterimde.

Yazının devamı...

Şiddet sarmalından çıkmak

31 Aralık 2020

Zaten canımıza tak eden bir yılın son gününde iç açıcı şeylerden söz etmek, çoğunlukla sevdiklerimizden uzakta, yalnız geçecek ilk ve -umarım- son yılbaşımıza daha neşeyle merhaba demek istiyordum ama 2021’e dair sizin bizim gibi umutları olan bir kadının daha bir erkek tarafından bu hayattan koparılışına isyan ederek geçirdik son birkaç günümüzü de. Üstelik sayı iki günde dörde çıktı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu iki gün önce öğretim görevlisi Aylin Sözer’in bir erkek tarafından yakılarak öldürülmesine karşı sessiz kalmayacaklarını duyurdu, tarihler 30 Aralık’ı gösterirken üç isim daha eklenmişti yanına: Selda Taş, Vesile Sönmez, Betül Tuğluk. Bu ülkede kadınların payına hep birer sosyal medya “etiketi” olarak veda etmek düşüyor. “... için adalet”. Noktalı yerler hiç boş kalmıyor.  

O da yetmiyor, bir de hayatına dair yalan yanlış bilgiler saçılıyor ortaya. Katilin olacak adamın kendini kurtarmak için ortaya attığı bir sürü saçmalıkla beraber uğurlanıyorsun. Şu anda Aylin Sözer’in başına da geldiği gibi. “Ayrıldığı erkek” tarafından öldürüldü, “Katil eski sevgilisiymiş”, “aşk cinayeti, kıskançlık cinayeti, tutku cinayeti”. Bir de cinayet romantize ediliyor ki seven erkeğin öldürme hakkı bir kenarda saklı kalsın. Halbuki edinilen son bilgi katil Kemal Delbe’nin Aylin Sözer’i hiç tanımadığı yönünde. Muhtemelen evli ve üç çocuklu ve katil de biliyor ortaya bir aşk, ayrılık, kıskançlık kokteyli hazırlarsa daha “anlaşılır” sayılacağını.

En iyi hatırlanan kadın cinayetlerimizden Özgecan Aslan’ın öldürülmesinin üzerinden altı yıla yakın zaman geçti. Beşinci yıl dönümü olan şubat ayında Özgecan’dan sonra katledilen kadınların sayısı 2000’i bulmak üzereydi. Şu an epeyce geçmiş olmalı. Türkiye’nin dört bir yanından farklı yaşlardan, mesleklerden 2000 küsur kadın vakitsiz ayrıldı hayattan. Vahşice koparıldı. Kiminin katili kocası, kiminin oğlu, kiminin babası, kimininki de hiç tanımadığı biriydi. Ortak tek özellikleri erkek olmalarıydı.   

Kadınların canının neden her an tehlikede olduğunu, neden o çeteleye her gün yeni isimler eklediğimizi, bu şiddet sarmalından neden bir türlü çıkamadığımızı konuşmak yerine o erkek o kadının nesiydi de öldürdü acaba diye merak etmeye devam edersek, daha uzun süre bu içler acısı tabloya bakmaya devam ederiz.  

Yıkılmadık ayaktayız

Mademki bize her anlamda “farklı” bir hayat biçimi dayatan bir yıla nihayet veda ediyoruz, 2021’e girerken kendimiz, sevdiklerimiz ve dünya için güzel şeyler dileyelim. Öncelikle önemini ziyadesiyle kavradığımız sağlığın insanlığa geri dönmesini isteyelim. Onu huzurun, neşenin, yeniden birlikte oturulan uzun sofraların, sanaldan gerçeğe taşınan sohbetlerin, aşkların, dostlukların, sıkı sıkı sarılmaların izlemesini umalım.

O günleri beklerken gene güzel şeylere, en çok sanata sığınalım. İKSV İstanbul Caz Festivali ekibi “Yılbaşı ruhuna eşlik edecek şarkılardan” oluşan dört saatlik bir Spotify listesi hazırlamış, David Bowie’den “Volare” ile başlıyor, Nina Simone’lar, Ella Fitzgerald’lar, Laço Tayfa’lar, Şenay’lar, neler neler var. Eğer bu gece saat tam 22.00’de dinlemeye başlarsak yeni yıla Gloria Gayner’ın “I Will Survive”ı ile girebiliyoruz. Bence onu Ajda Pekkan’ın şahane “Yıkılmadım Ayaktayım”ı ile perçinleyebiliriz. Bu yılın teması bu değil de nedir? Hep beraber dileyelim, olsun.   

Yazının devamı...

Böyle öğrenmesek olmaz mıydı?

28 Aralık 2020

Hepimizde içten içe var değil mi o umut; şu baş belası yılı defedeceğiz bu hafta ve beraberinde bütün insanlığı esir alan, hayatımızı alt üst eden korona musibetini de alıp gidecek hayırlısıyla. Hani şu önümüzdeki üç gün dört gecelik karantinayı da atlattık mı önümüz düzlük. İlk defa o çocukluğumda hafif hüzünlenerek izlediğim genç ve dinamik bir çocuk kılığındaki yeni yılın gelip yaşlanıp beli bükülmüş eski yılın yerini aldığı sahneyi hevesle bekliyorum ben de. Kusura bakmasın, acıyamayacağım kendisine, gidişi olsun dönüşü olmasın.

Fakat maalesef bir yandan da olayın takvimlere bağlı olmadığını bilecek kadar tecrübemiz, hayata geçirilememiş yeni yıl dilekleri  planları  hayalleri listesi yapmışlığımız var. Biz gene de 2021’e bütün iyi niyetimizle kredisini verelim ve 2020 ile helalleşelim derken, karşıma Milliyet Pazar’ın dünkü “2020’den ne öğrendik?” dosyası çıktı. Farklı alanlardan tanıdığımız isimlere sormuşlar, ne öğretti size bu tuhaf yıl diye. Böyle bir soruyla karşılaşınca insan tabii olumlu bir mesaj da vermek istiyor okuyana. Onlar da her biri çok kıymetli cümleler kurmuşlar. Okudum, iyi geldi hepsi. 

Sonra eklerin ve Milliyet Sanat dergisinin yayın yönetmeni Filiz Aygündüz’ün yazısındaki öneriye uyarak ben de döndüm kendimi yokladım. Ne öğrendim ben bu yıl? Maalesef öyle çok zenginleşmiş bulmadım kendimi, enine boyuna düşününce. Birçok yönden eksik bir yıldı, hiç özlemem sandığım şeyleri özletti, bunu hatırlamaya çalışacağım zamanı gelince.

Bula bula ne buldum; beklemeyi öğrenmişim. Bugünlerin bitmesini beklemeyi. Hayatın “normale” dönmesini beklemeyi. Dünyanın sağlığına kavuşmasını beklemeyi. Bekleme odası gibi yıl. 

Zaten bildiğim bir şeyden daha da emin oldum, insanın en çok eşe dosta, arkadaşa ihtiyacı var. Sevinirken de üzülürken de. Yalnızlıkta gizli cevherler bulmadım ben maalesef. Bunun kendi kendinle kalamamakla ilgisi yok, seçememekle ilgisi var benim için. Kendi istediğin zamanlarda yalnız kalabilmek başka şey, dayatılmış yalnızlık başka. Arzu ettiğinde kapat kapını, dinle o meşhur “iç sesini” istediğin kadar. Ama insanlara karışmak istediğinde onu bulamamak çok fena. Paylaşmayınca hiçbir şeyin tadı aynı değil. Hiçbir görüntülü arama, zoom partisi, skype buluşması üç beş arkadaşınla karşılıklı oturup sohbet etmenin yerini tutmuyor. Tiyatroya, sinemaya, konsere gitmeden hayat geçmiyor. Sosyal medya bir yere kadar. Bak, hayata karışmadıkça orada paylaşacak şey bile bulamıyorsun, eski fotoğraflara sığınıyorsun hep. Ne güzel gezermişiz, ne güzel yer içermişiz, hatta ne güzel işe gidermişiz, birlikte çalışırmışız.

Ve evet, sağlık çok önemli. Üzerinde yaşadığın dünyaya, bu toprağı, bu havayı paylaştığın canlılara saygı göstermek zorundasın. Doğa senin müttefikin olsun istiyorsan onun kurallarına uyacaksın. Yoksa başa çıkamayacağın bir şey koyuverir karşına, dünya kadar servetin olsa baş edemezsin. Onunla savaştan galip çıkmak diye bir şey yok. Bunu da böyle öğrenmemiz şart mıydı, bilmiyorum. Umarım öğrenmişizdir iyice. Umarım unutmayız. 2021’den dileğim bu. Yaşadıklarımız uzak birer anı olsun, çıkardığımız dersler aklımızda kalsın.

Yazının devamı...

Kürk giyenler, avcılar, hayvan tacirleri

24 Aralık 2020

Ben kendisiyle hiç tanışmadım. Ama çok iyi tanıdığım birini kaybetmiş gibi üzüldüm. Bir sebebi Prof. Orhan Kural’ın yıllardır birlikte Milliyet Sanat dergisini de yaptığım sevgili arkadaşım Nil Kural’ın babası olması ise de en büyük sebebi galiba pek alışık olmadığımız bir bilim adamı, hatta alışık olmadığımız bir insan portresi çizmesiydi. “Benden sonra tufan” cümlesi hiç yanına uğramamış gibiydi. Tanımadığı insanların sağlığını, dünyanın –kaldıysa– adım atmadığı köşesindeki ormanları, muhtemelen kendi göremeyeceği bir geleceğin suyunu, toprağını kendisine dert ediniyordu. Laf olsun diye değil sahiden gözyaşı dökecek kadar dert ediniyordu ve bu yüzden şimdi bilim dünyasının ‘renkli’ ismi diye anılıyor uğurlanırken. ‘Renkli’ o anlama geliyor bizde, “anlayamadığımız, biraz tuhaf kişi”. Neden tuhaf? Çünkü sana ne değil mi, milletin çocuğu sigaraya özenirse özensin, kaynaklar kurursa kurusun, hayvanlar ölürse ölsün. Sen kendi çocuğuna, kendi öz kaynağına, kendi bilmem ne kadar para ödeyip aldığın cins köpeğine bak, onlar yerindeyse sorun yok.


Orhan Kural için sorun oluyordu işte. Ve bu uğurda ünlü ünsüz herkesle uğraştığı için de sürekli gündeme geliyordu, “Orhan Kural bu işe kızacak” esprilerine maruz kalıyordu ama mesajını da başarıyla epey geniş bir kitleye ulaştırmış oluyordu. Sigaradan ötürü en çok hışmına uğrayan Cem Yılmaz’ın bugün arkasından “Yıllardır aramız pek iyi olmasa da çok üzüldüm” derken çok samimi olduğundan eminim çünkü o da biliyor ki ortada hiç kişisel olmayan bir şey için yılmadan uğraşan bir insan vardı. Açık büfelerde ziyan olan yemekler için defalarca dayak yiyen bir insandan söz ediyoruz. Kendi anlatıyordu. Aşırı dolu tabağa bakıyor ve o çöpe gidecek tabakla kaç aç çocuğun, kaç aç köpeğin karnının doyacağını hesap ediyor. Belki çoğumuzun aklından geçer de gidip uyarmayı düşünmeyiz, Orhan Kural uyarıyordu.  

Benim kendisiyle tek bir haberleşmem oldu, ülkece sosyal medyadan takip ettiğimiz “Kuyu köpek”in kurtarılma macerasında. Beykoz’da 70 metrelik sondaj kuyusuna düşen Kangal yavrusu 13 gün orada kalmış, türlü çeşit yol denenmişti kurtarmak için. En sonunda Prof. Dr. Orhan Kural ve Türkiye Taş Kömürü Kurumu geldi, yaptıkları pnömatik pistonla Kuyu adı verilen köpeciği sağ salim çıkardı. Çoğumuz klavye başında izleyip “Onu denediniz mi, bunu yaptınız mı?” diye hesap sorarken kendisi oradaydı, özetle.

En son dokuz ay önce Kovid ile ilgili çektiği bir video vardı, Orhan Kural’ı bu virüsten kaybettiğimiz gün yeniden dönüp izledim, zaten saymış dökmüş hepsini. “Ben hiç korkmuyorum çünkü bunu biz hazırladık” demiş; “22 bin kişi açlıktan ölürken korkmadınız. Bugüne kadar hep tükettiniz. Yazlık aldınız, yılda on gün gitmediniz, yatlar aldınız, kürkler aldınız, çantalar aldınız. Hiç sormadınız bu dünya nereye gidiyor diye. Hayvanlara işkence ettiniz. Bakın şimdi sıra hayvanlara geldi. Çare bulamıyorsunuz.”

Bir de dönüp öldüğü gün paylaşılan son videosunu izledim. “Bunu dinliyorsanız ben bu hayatta değilim artık” diye başlıyor, “Bugüne kadar vatandaşlık görevimi yapmaya çalıştım, sizlere daha iyi bir dünya bırakmak, adaletli, daha yaşanabilir bir dünya yaratmak için elimden geleni yaptım” diyor ve geride kalanlar için vasiyetini sıralıyor. Bin bir emekle kurduğu Gezginler Kulübü’nün ve müzenin, Fener köyünde tek bir ağaçla alıp 800 ağaçlı bir koru haline getirdiği çiftliğin yaşaması, 44 yıl hizmet verdiği İTÜ Maden Mühendisliği Fakültesi’ndeki öğrencilerine verilecek burs… Bir de cenazesine kürk giyenlerin, avcıların, hayvan ticareti yapanların gelmemesi, canlı tek bir çiçek gönderilmemesi, isteniyorsa ÇEKÜL Vakfı’na bağış yapılması. Yaşarken olduğu gibi giderken de çevreyi, doğayı, hayvanları düşünüp gitti yani. Biraz da düşündürürse ne iyi olur. 

Yazının devamı...

80’lerin kadın filmlerine hayali sahneler

21 Aralık 2020

Türkiye sinemasında şimdi dönüp bakınca “Ne kadar cesurmuş” ile “Burası da biraz komikmiş” arasında gidip gelerek ama ısrarla da severek izlediğim pek çok film ‘80’li yıllara denk geliyor. Kadının özgürleşmesinin, kendini ifade etmesinin, kadınlar arası arkadaşlıkların kendine en çok yer bulduğu dönem olmasından diye düşünüyorum. İsimleri bile üstünde. “Ahh Belinda”lar, “Adı Vasfiye”ler, “Dul Bir Kadın”lar, “Kadının Adı Yok”lar ve hemen hemen hepsinde Barış Pirhasan ile Atıf Yılmaz imzası.

Benim gibi “kadınlar arasındaki hikâyeleri anlatan filmleri her zaman ayrı bir sevdiğini” söyleyen sinemacı Metin Akdemir, o dönemin filmlerinden üç tanesindeki kadın karakterler arasındaki ilişkileri ele alan bir belgesel yapmış; “Hayalimdeki Sahneler” adı. “Filmlerdeki bazı imalar bana kadın karakterler arasındaki ilişkinin dostluktan öte olduğunu düşündürür” diyerek yola çıkmış ve akademisyenlerle, eleştirmenlerle ve filmlerin oyuncularıyla konularak bu ihtimallerin izini sürmüş. Sonunda da “Biliyorum ki mutlak bir yere varmayacağım, asıl güzel olan da bu muğlaklık” diyerek her birine kendi hayal ettiği sahneler çekmiş.

Ele aldığı filmler Atıf Yılmaz’ın “Kadının Adı Yok” ve “Dul Bir Kadın”ı ile Yavuz Özkan’ın “İki Kadın”ı. Zamanında videokasetlerden defalarca izlediğim, neredeyse her sahnesini ezbere bildiğim filmler ve onlara yıllar sonra Metin Akdemir’in gözünden dönüp bakmak çok keyifliydi. Son derece parlak bir fikir, Nur Sürer’in, Deniz Türkali’nin, Hale Soygazi’nin, Serap Aksoy’un tanıklıkları, Engin Ertan, Özlem Güçlü ve Umut Tümay Arslan’ın yorumları ile enteresan bir yolculuğa dönüşmüş. Benim için bu senenin en kayda değer keşiflerinden biri oldu.

Daha sonra dönüp Metin Akdemir’in önceki filmleri “Küpeli” ve “Ben Geldim Gidiyorum”u izledim, keşfetmekte geç kaldığım için hayıflandım. Diyarbakır’ın Suriçi’nde uzun yıllar faaliyet gösteren  artık gösteremeyen Küpeli havuzunda geçen bir gün anlatan “Küpeli”yi internette bulup izlemek mümkün, izleyin derim, çok etkileyici. Bu yıl Antalya’da yarışan, İstanbul Film Festivali’nde ise yarışma dışı gösterilen “Hayalimdeki Sahneler” ise 23-25 Aralık arasında İstanbul Modern Sinema’nın çevrimiçi Biz de Varız seçkisinde ücretsiz olarak izlenebilecek.

Çok fazla kadın yönetici

Ara sıra esasen toplumsal cinsiyet eşitliğinden yana olduğunu bildiğim arkadaşlarımla “pozitif ayrımcılığın” günün birinde yaratabileceği tehlikeler üzerine konuşmuşluğumuz vardır. Bana acayip bir bilim kurgu filminden söz ediyormuşuz gibi geldiği için çok ciddiye almayı başaramam. Ha evet, ileride bir gün bu denge sağlanır da bir de terazi diğer kefeden yana aksamaya başlarsa o zaman konuşuruz öyle değil mi?

Derken Paris Belediyesi’ne kesilen cezayı gördüm ve “En azından o filmin çekilmesini hayal edebileceğimiz günlere geliyor muyuz acaba?” dedim. 2013 yılında daha fazla kadının yönetim kademesine yükseltilmesi amacıyla yürürlüğe giren yasaya dayanarak Paris Belediyesi’ne 90 bin Euro ceza kesilmiş. Ve fakat sebep ne? Çok fazla kadının yönetim kademesine getirilmesi.

Yazının devamı...