CELLOCAN’LARIN YETiŞEMEDiĞi KASABA

CELLOCAN’LARIN YETiŞEMEDiĞi KASABA


Hani muhtelif reklamlarımız var ya, dağın başında da ‘ulaşılabilir’ olacaksınız, denizin dibine de dalsanız sizi bulabilirler. Baz istasyonlarımız her yerde, Türkiye’nin, dünyanın dört bir yanında! Bütün dünya elinizin altında, artık dağ başı da bir size, şehrin göbeği de. Her yerde, her an alışık olduğunuz hızlı kent hayatını yaşayabilirsiniz. Yeter ki tempo hiç ama hiç düşmesin!



Bütün bunların tam tersiyle övünen ve günden güne bu yolda adımlar atan bir kentten söz edildiğinde, insan bir durup düşünüyor kuşkusuz. Adlarını ‘Cittaslow’ koymuşlar, nedir bu? İtalyanca, İngilizce olarak ‘Yavaş şehir’ demek. ‘Yavaş’lığın tembelliğe, hımbıllığa, çağdışılığa eşdeğer kabul edildiği bir dönemde güle oynaya bunu seçmek de neyin nesi?
İzmir’in dünya güzeli ilçesi Seferihisar’a gidene kadar benim de kafamdan bu tür sorular gelip geçmişti. Neydi yani bu Cittaslow?
1999 yılında İtalya’da Grece in Chianti’nin o dönemki belediye başkanı Paolo Saturnini’nin ortaya attığı bir projeydi. Kentlerin kendi özelliklerini değerlendirmelerini, bu doğrultuda kendilerine özel bir kalkınma modeli geliştirmelerini öngörüyordu. Öyle ya, her yerin doğal, kültürel özellikleri başka başkaydı ve
‘birörnek’ olmaya özenmek yerine ‘farklılıklarının’ altını çizmek, onlara tutunarak yaşamı sürdürmek daha akıllıcaydı. Sen bir kuşsan, değişip balık olmaya çalışmıyor, kuş olarak değerinin ve öneminin farkına varıyor ve vardırıyordun özetle.
Nitekim, Saturnini’ye İtalya’dan birkaç belediyenin daha başkanı katıldı, bir de Slowfood hareketinden destek alındı ve bakınız 10 yıl içinde gelinen noktaya: 19 ülkede 129 üyesi var salyangoz amblemli Cittaslow’un. Bunlardan biri de işte, Seferihisar.
Türkiye’nin yüzlerce özellikli kenti kasabası arasından bu birliğe üye olan neden bir tek Seferihisar derseniz, burası bunu ileri ve çağdaş görüşlü Belediye Başkanı Tunç Soyer’e borçlu en çok. Soyer’in Cittaslow Birliği’ne başvurup kabul edilmesiyle, Seferihisar’da tescilli sakin yaşam başlamış.

Her şey halk sağlığı için
Bunun bir dolu kriteri var tabii ve bir kere kabul edilmenle bitmiyor, düzenli olarak denetimden geçiyorsun. Havanı, suyunu, toprağını temiz tutmakla yükümlüsün, elektromanyetik kirlilikle mücadele etmen gerekiyor, yani her evin çatısına bir baz istasyonu dikemezsin. Çöp toplama saatlerinden ilaçlamaya kadar her şey halk sağlığını korumak adına kontrol altında. Kaldı ki çöplerin ayrıştırılarak toplanması yönünde projeler geliştirilmekte.
Yerel üretimi desteklemek, unutulmaya yüz tutmuş el sanatlarını, yöreye özgü zanaatları canlandırmak esas. Tarımda asla ve asla GDO’lara yer yok. Dolayısıyla Seferihisar’da haftada birkaç gün kurulan pazarlarda sadece ‘organik’ ürünler kullanılıyor. En hoş kural da, bu pazarlarda sadece kendi ürettiğin ürünleri satabiliyorsun, gidip halden alıp satmana izin yok.
Bu çok iddiasız görünen, ama aslında dünya sahnesinde kendi özelliklerinle boy göstermeni öneren son derece iddialı model, Seferihisarlıların gönüllü ve heyecanlı katkılarıyla muntazam işliyor, görünüşe göre. Halkın refleksleri çok güçlü. ‘Sığacık’a orkinos çiftliği mi?’ Derhal direnişe geçiyor ilçe sakinleri. Sakin hayatlarına sekte vurdurmaya hiç niyetleri yok.
26 Eylül, dünyanın dört bir yanındaki ‘yavaş şehir’lerde, Uluslararası İyi ve Yavaş Yaşama Günü Yavaş Pazar olarak etkinliklerle kutlanacak. Seferihisar’da da hazırlıklar başlamış durumda. Memleketin en ünlü ve vefalı Seferihisarlılarından Çağan Irmak’ın çektiği belgesel film ilk kez gösterilecek o gün.
Hani ‘çok hızlı gidiyoruz, ruhlarımız geride kalıyor’ hikayesinin peşinde ‘kendimizi arıyoruz’ ya biz modern, büyük şehir insanı olarak. Bu uğurda kişisel gelişim kitaplarıydı seminerleriydi, araştırıp duruyoruz ya. Buyurun gelin, bir iki gün bu sakin kentte ‘durun’ hiç değilse. Burada daha ‘medeni’ bir yaşam var. Emekli hayatından, sıkıcı bir durağanlıktan söz etmediğimi göreceksiniz. Ruhunuzla bedeniniz de rahat rahat yanyana gelecek.


THY’nin rötarsız rötarları
Çok söylendi, çok konuşuldu, ama bitmek tükenmek bilmiyor. Kısa bir süre öncesine kadar pek çok özelliğiyle ve dakikliğiyle de gurur duyduğum Türk Hava Yolları, bu sene her yolculuğumda, üstelik ‘çaktırmadan’ çalıyor zamanımdan.
Asla ‘rötar var’ denmiyor, bakıyorsunuz tabloda her şey yolunda görünmekte. Saat 9’daki uçuşunuz tam söylendiği vakitte gerçekleşecek gibi görünüyor. Ama bakıyorsunuz, 20 dakika kalmış, sizi çağıran yok bir türlü.
Sonunda ‘uçağa gidiniz’ deniyor, geçiyorsunuz salona, bir 10-15 dakika da orada bekliyorsunuz. Hadi, kapılar açılıyor, sizi uçağınıza götürecek otobüse de bindiniz mi, eh bir o kadar da orada bekleyeceğinizden şüpheniz olmasın.
Sonunda koltuklarınıza oturduğunuzda uçuş saatini zaten geçmiş oluyorsunuz bir 5-10 dakika kadar. Herkesin yerleşmesi, bitmek tükenmek bilmez uyarı anonslarının yapılması derken, pilotumuz konuşmaya başlıyor. “Şu anda kalkış için 10’uncu sıradayız sayın yolcularımız.
15 dakika içinde kalkışa geçmiş oluruz” diyor. Bu anons yapılırken halihazırda
30 - 40 dakikalık bir gecikme içinde olduğumuz hiç hesaba katılmıyor sanki.
Ve netice itibariyle, en az 1 saatlik açıklanmamış gecikmeyle kalkıyor THY uçakları sıkça. En azından ben bu sene kaç kez kullandıysam, o kadar rastladım bu duruma. Sanki ‘rötar var’ denmezse biz saatimize bakıp durumu görmeyeceğiz. Dillendirmezsek yok farz edebiliriz. Ama öyle olmuyor sayın
THY yetkilileri, bu şekilde insan kendisini iyice enayi yerine konmuş hissediyor. Ayrıca kısa bir süre öncesine kadar tıkır tıkır işliyordu seferler. Demek ki oluyordu. Sormak istiyorum: Şimdi neden olamıyor?