Hayatın kıyısındakilerin masalı

“Tamam mıyız?”, karamsar değil, kasvetli değil, bonbon şekeri gibi bir film... Çağan Irmak, Temmuz’la İhsan’ın hayatın kıyısına iten özelliklerinin altını çizmek yerine dostluğa, dayanışmaya odaklanmış

“Çağan Irmak gene ağlatacak” başlıklarını görünce önceki gün, bir şaşırdım... Çünkü kırk kere izlediğim Yeşilçam filmlerinde bile gözyaşı döken biri olarak ben ağlamamıştım “Tamam mıyız?”da. Ara sıra bir küçük iç burkulması, burun direği sızlaması, hepsi bu... Tam da bu sebeple, “Çok merak ediyorum ama göremeyeceğim bu ara, üzülmeye halim yok” diyenlere filmin üzücü olmadığını anlatıp duruyordum. Evet, kolları bacakları olmayan bir çocuk var filmde, Aras Bulut İynemli’nin şahane oynadığında herkesin hemfikir olduğu, ama film karamsar değil, kasvetli değil, üzücü değil. Tam tersi, Çağan Irmak’ın Milliyet Sanat için yaptığımız röportajdaki tanımına katılıyorum, “Bonbon şekeri gibi bir film”.

Bir “yarenlik” hikayesi bu film
Farklı sebeplerle “ötekileştirilen”, en önce kendi babaları tarafından istenmeyen iki karakterin; Temmuz ile İhsan’ın adına ne derseniz; dostluk, kardeşlik, aşk-ki arkadaşlıkların da içinde aşk yok mudur? - ya da yönetmeninin dediği gibi “yarenlik” hikayesi bu.
Temmuz (Deniz Celiloğlu) “hayatın gerçekleriyle” ilgilenmek yerine hayalleriyle yaşayan, güne başlarken kendisine totemler yapan (“Bu sabah kahve makinesi arıza yapmazsa gece gördüğümüz rüya hayra çıkacak” gibi), bütün sırlarını köpeğiyle, bir de en yakın kız arkadaşıyla (Aslı Enver) paylaşan, duygusal çöküşlerinde içki şişesine sarılan bir genç adam. Bir de heykeltraş. Bir de gay.
İhsan, Allah’ın karşısına çıkıp onu neden böyle yarattığını sormak için sabırsızlanan, fiziksel olarak sandalyeye çakılı ama hayalleri dar alanının çok ötesine ulaşan bir çocuk. Zekası da... Espri gücü de... En çok istediği şey, yüksek bir yere çıkıp, “Titanic” filmindeki gibi kollarını açıp “Ben bu dünyanın kralıyım!” diye haykırmak...
İkisinin de en büyük şansları, anneleri. Biri Nişantaşı’lı (Sumru Yavrucuk), öbürü kenar mahalleli (Zuhal Gencer Erkaya) iki anne de dünya yansa çocuklarının yanında duracak, güçlü kadınlar. Bu masalın kötü cadıları ise, çocuklarını olduğu gibi kabullenemeyen babalar.

Dostluk, dayanışma odaklı
Temmuz’la İhsan, önce rüyalarında tanışıyorlar birbirleriyle, sonra sokakta karşılaşıyorlar ve birbirlerine yaşama gayesi oluyorlar. İhsan ona kolu kanat olacak dayanağı buluyor, Temmuz kendisini asla terk etmeyecek insanı... “Tamam” oluyorlar birlikte.
Çağan Irmak, bu iki insanı hayatın kıyısına iten özelliklerinin altını çizmek yerine dostluğa, dayanışmaya odaklanmış. Onun için büyük büyük mesajlar vermiyor film, onun için duygu sömürüsü yapmıyor, onun için kendisini bir sebeple “oyunun dışında” hisseden herkese ulaşabiliyor. İlle Temmuz’a benzemeniz gerekmiyor, İhsan’a da... “Birlikte daha güçlü olmak” diye bir şey var ya hani, herkesin farklı özellikleriyle gelip bir takımın parçası olması... Birey olmak, özgür olmak tamam ama bir de “ya hep beraber, ya hiçbirimiz” diye de bir şey var...
İşte bütün bunlar geçtiyse, geçiyorsa aklınızın bir yerinden, dediğim gibi mesele Temmuz’la İhsan’ın hikayesi olmaktan çıkıyor, sonu umutlu biten bir masala dönüyor, siz de sonunda “Tamamız galiba ya” diyebiliyorsunuz. Ferahlıyorsunuz, ağlamıyorsunuz.