Lisedeyken tuttuğumuz anket defterlerinde sorardık hani, “Issız bir adaya gitseniz yanınızda götüreceğimiz üç şey”... Hala anket defteri diye bir şey var mı bilmiyorum ama bizim ömrümüz üç maddeye bütün ‘hazinemizi’ sığdırmaya çalışmakla geçti.
Annem, babam, ablam, arkadaşlarım bir madde olsa, sevgilimi ayrı bir madde yapsam, kitaplarım, plaklarım, ıvırlarım zıvırlarımla beraber tamam ıssız adaya hep birlikte taşınabilir duruma gelirdik.
Bir zamanlar ıssız bir adaya düşecek olsa bütün hayatını taşımaya kalkan bizler, ne zaman kendimiz birer ıssız adaya dönüştük? Hem de öyle bir ada ki, biri gelecek olsa yanında diş fırçasını bile getiremesin, mümkünse yatıya kalmadan uğrayıp geçsin.
Mendiller hazır
Bu herhalde Çağan Irmak’ın bir zamane aşkını anlattığı son filmi “Issız Adam”la ilgili son yazım olur. Daha evvel setine gitmiş, yönetmenle röportaj yapmış ve filmden çok etkileneceğimi sezmiştim. Nitekim öyle oldu.
Zaten gösterimden önce baktım arka sırada ekipten olduğu anlaşılan birkaç genç adam mendil tedarik etme telaşında. Kararlılar, ağlayacaklar. Şimdi “Çok ağladık” diyerek filmin etkisini “Babam ve Oğlum” gibi gözyaşlarıyla ölçmek istemiyorum ama ağladık sonuçta.
Aralarında şehir hatları vapuru bile çalışmayan birer ıssız adaya dönmüş hayatlarımızı izledik ve ağladık. Kimsenin bir başkasını tanımaya, anlamaya, sevmeye mesai ayırmadığı, yine de eskaza birine tutulacak olursa tez zamanda tabanları yağladığı yalnız hayatlarımızı... Etrafımıza örüp durduğumuz duvarları, telefonla, maille, msn’le, skype’la, şunla bunla birine ulaşmak aslında bu kadar kolaylaşmışken bir o kadar zorlaşmasını...

Nesi zor?

Filmimizin ıssız kalmaya mahkum adamı Alper “Çok zor be anne” dedikçe, annesi hayretle “Nesi zor be oğlum?” diye soruyordu... İşte nesinin zor olduğunu anlıyorsanız, sizin için de tehlike çanları çalıyor demektir.
Neticede yaş, cinsiyet ve yaşam biçiminize göre “Issız Adam”ı birkaç duyguyla izleyebilirsiniz. Bir kadın olarak çok tanıdık bulabilir, kendinizi filmin kadın kahramanı Ada’ya tezahürat yaparken yakalayabilir, sonunda bolca gözyaşı dökmüş ama rahatlamış olarak çıkabilirsiniz.

Modern çağ masalı

Bir erkek olarak kendinizle yüzleşebilir, pek zengin sandığınız hayatınızın aslında ne kadar ıssız, çok kıymetli ‘özgürlüğünüzün’ sizi kendinize sahici bir hayat kurmak yerine başkalarınınkini izleyerek yaşayıp gitmeye mahkum eden bir tuzak olduğunu görebilirsiniz. Ada’nın deyimiyle “Buzda donmak üzere olduğunuzu, uyumak tatlı gelse de aslında ölmekte olduğunuzu” fark edebilirsiniz.
Ya da filmi hiç inandırıcı bulmayabilir, “Bu ne saçma hikaye” diyebilirsiniz ki, o zaman gerçekten müthiş şanslısınız demektir. Bunu kötü cadıların, canavarların cirit attığı bir modern çağ masalı olarak izleyin, koşa koşa evinize dönün. Belli ki nesli tükenmek üzere olan bir mutluluğa sahipsiniz, kıymetini bilin...

Sinemada 10. yıl ‘coşkusu’
Hafta sonu annemle “Mustafa”yı görelim dedik, G-Mall’un yolunu tuttuk. Bir de baktık yolun karşısından “Onuncu Yıl Marşı”nı söyleyen bir grup çocuk geliyor...
Öğretmenler tatil günü dememiş, yavruları toplayıp ‘açık alınla’ sinemaya getirmiş. Neyse ki biz bir sonraki seansa gideceğiz, bu coşkudan nasiplenemeyeceğiz diye düşünüyoruz. Çocuk sevmediğimiz düşünülmesin de insan film izlerken cıvıltı duymak istemeyebiliyor...
Gelgelelim saatimiz gelip salonumuza varmaya çalışırken onuncu yıl fatihleri yüzlerinde ‘Mr. Bean’ maskeleriyle bütün binayı coşkuya boğuyorlar. Aman allahım, sanki bir cuma günü okulun dağılma saatine gelmişiz... “Mustafa”dan niye Mr. Bean maskesiyle çıktıkları ise benim için bir muamma olarak kalacak...

Mısır savaşı

Neyse, kendimizi içeri atıp nefes almayı umarken bir de bakıyoruz kapı duvar... Film saati geldi, giremiyoruz. Niye? Sinema salonu kullanılmaz halde. Melek yavrular mısır savaşı yapmışlar anlaşılan... Uzun bir temizlik süreci gerekiyor kapıların açılabilmesi için... Bizim de sinirler tel tel oluyor bu hengame içinde beklerken tabii.
Öğrencilerin Atatürk’ün hayatını izlemeye götürülmesini tabii ki anlıyorum. Ama rica edeceğim, ya onlara özel bir gün ayrılsın, ya da daha iyisi öğretmenleri ve diğer büyükleri çocuklara film izleme adabını öğretsin.
Bu yaştan başlanırsa belki sinemaya stadyum muamelesi yapmayan, film ortasında cep telefonuyla konuşmaması, haşır huşur cips ve mısır yememesi gerektiğini bilen bir nesil yetişebilir...