“Cehennem bazen bir evin içinde gizlenmiştir...” Çağan Irmak’ın yeni filmi “Karanlıktakiler”in ilk hazırlanan demo afişinde yazıyordu bu cümle. Çok etkilenmiştim gördüğümde.
Doğruydu, bizi ‘dış dünyadan koruyan’ yuvalarımız, dört duvarlarımız, başımızın üstündeki çatılarımız, ‘halceğizimizden anlayan evceğizlerimiz’ bazen sokaktan çok daha büyük tehlikeler barındırabiliyordu kuytu köşelerinde.
Bunlar üstelik birer ‘aile sırrı’ olarak bazen bir ömür o karanlık köşelerde gizli kalıyor, kırık kollar yenden dışarı çıkmıyordu.

Hayata tutunmak

Sonra film gösterime girerken, baktım cümlesi değişmiş afişin. “Ölmek kolaydı, ama sen vardın” olmuş. İçinde tuhaf bir duygu, bir hayata tutunma hali, zayıf da olsa bir umut barındıran bir cümle. Ötekindeki korku filmi göndermesi yok, ölümden söz ederken daha hayata dair bir şey var.
“Karanlıktakiler”i izleyince anladım bunun sebebini. Umuttan yana kullanmıştı tercihini Çağan Irmak. 35 yıl evden dışarı adımını atmayan Gülseren (Meral Çetinkaya) ile kendisiyle birlikte o hapis hayatına mahkum etmeye çalıştığı oğlu Egemen’in (Erdem Akakçe) hikâyesini anlatıyordu film. Hastalıklı bir ana - oğul ilişkisini... Belki herkesinki kadar, belki biraz daha fazla...
Karanlıktı, ağırdı, çoğu zaman kalbiniz bir el tarafından sıkılıyor sanıyordunuz, nefesiniz kesiliyordu ama sonra bir anda gevşiyordu o el sanki ve yeniden temiz hava giriyordu içeri. Umut giriyordu, gülümseme giriyordu.

Ölmek kolaydı ama...

Yaşamayı sever gibi...

Meral Çetinkaya “Yaşamayı sever gibi sinemayı da keyifle yapıyor...” diyor yönetmeni için. İşte o yaşamaya ve insana dair sevgi, filmin en karanlık sahnelerine dahi sirayet ediyor. Ve sonuçta çıkarken çok hüzünlenmiş, hatta düpedüz üzülmüş, içiniz acımış ama hayattan umudunuzu kesmemiş oluyorsunuz seyirci olarak.
Gülseren bile “Ölmek kolaydı, ama sen vardın” diyorsa, diyebiliyorsa, kendisi için zor olanı, yaşamayı seçiyorsa, Egemen’e ‘sıkı sıkı tutunuyorsa’ düşmemek için, herkes hayatı bir yerinden tutabilir. Ve farz edebilir ki “Aslında herkes masum...”

Yılın yeni dizisi “Ezel”
“Canım Ailem”den başka tiryakisi olduğum dizi yok, çok şükür o da nihayet yaz tatilinden döndü, özlemişim...
Ve fakat bu yeni başlayan, eskiden gelen dizi kalabalığı içinde bir tanesi önce fragmanıyla sonra da ilk bölümüyle fena halde dikkatimi çekmiş durumda: “Ezel”.
Show TV’de yayınlanıyor. Kenan İmirzalıoğlu, Cansu Dere, Yiğit Özşener, Barış Falay, Tuncel Kurtiz başlıca rollerde. “Ezel”, bir tür “Monte Kristo Kontu” uyarlaması, ama zaten Türk edebiyatının olsun, dünya edebiyatının olsun ekranlarımıza uyarlanmamış ünlü eseri kalmadığına göre, bunu da bir handikap kabul etmemeliyiz. Zaten “Dudaktan Kalbe”yi, “Yaprak Dökümü”nü, “Aşkı Memnu”yu yapan Ay Yapım’ın yeni işi “Ezel”.

İntikam öyküsü

Ve ilk bölümden anladığımız kadarıyla gayet heyecan verici bir uyarlamayla karşı karşıyayız. Senaryo daha önce “Sınıf” dizisini yazan, Alchera Tiyatro Topluluğu’ndan adını bildiğimiz Kerem Deren’e ait.
Ortada en yakın arkadaşları ve deli gibi sevdiği kız tarafından oyuna getirilip hapse gönderilmiş Ömer ve onun yıllar sonra estetik ameliyatla yüzünü, kimliğini değiştirip ‘Ezel’ olarak giriştiği intikam öyküsü var.
İlk bölümde 1997 yılının İstanbul’u ile 2009’un Kıbrıs’ı arasında gidip geliyoruz ve o ışıltılı delikanlının bu kin dolu genç adama dönüşümünü izliyoruz.
Oyunculuklar son derece başarılı, kahramanımızın sevdiği kız Eyşan’ı oynayan Cansu Dere’nin donukluğu bile şimdilik idare ediyor. Heyecan ve merak dozu yüksek, özetle çok umut verici bir yeni dizi “Ezel”.
Tek itirazım, Ezel’in gençliğine, yani Ömer’e. İmirzalıoğlu’na o kadar benzeyen bir genç bulmuşlar ki bu rol için, uzun süre o mudur başkası mıdır emin olamadım bile. Bu durumda estetik ameliyatla yüzünü değiştirmesine filan gerek yokmuş, bekleseler o kendi kendine büyüyüp Kenan İmirzalıoğlu, ya da dizideki adıyla Ezel olacakmış zaten...