SEYiRCiLiK YAN GELiP OTURMA YERi DEĞiLDiR!

Tiyatroya gidip, koltuğuna gömülüp oyun izleme günleri geçti. Birtakım ‘şer odaklarınca’ ‘müzelik’ bulunup sinemaya yenik düşmesi beklenen tiyatro, ‘canlı’ olmasının avantajını sonuna kadar kullanıyor

Bir süredir bakıyorum, geçti o tiyatroya gidip koltuğuna gömülüp oyun izleme günleri. En sık duyduğumuz sözlerden biri ‘yeni izleme biçimleri’ ve bunun oyunun bir parçası yapma adına izleyiciye görevler yükleme, ondan fiziksel performans bekleme, hatta zaman zaman muhtelif eziyetler etme gibi anlamları var. Yıllar önce Mehmet Ergen Aksanat’ta ‘Şeylerin Şekli’ni yaptığında hepimiz hayret ve hayranlıkla karşılamıştık. Oyun bir kattan öbürüne çıkarak devam ediyor, seyirci de doğal olarak kat kat tırmanıyordu. Biraz ‘ha kalktım ha kalkacağım’ diye diken üzerinde olmana neden oluyordu ama değişik bir işti, Türk izleyicisi için. Hatta sırf bu fikir kendi başına bir reji dehası muamelesi görmüştü.

Nerede o konforlu günler!
Bu sene baktım da, artık seyirci hiç koltuk yüzü görmüyor desek yeridir. Önce Özen Yula’nın oyununa gittim, Salt Galata’da. Daha alt katta kafede buluşur buluşmaz bir dizi talimat aldık yönetmenden. Bir müzede geçen oyunda oyuncular yer değiştirdikçe bizim de onları takip etmemiz, ama zinhar Özen Yula sınırını geçmememiz gerekiyordu. Şöyle dursalar bir resmin önünde, biz de otursak olmuyor mu? Olmuyor, seyirci ayakta gerek.
Ardından Bülent Erkmen’in ‘İki Kişilik Bir Oyun’una gittim, oyuncular metal konstrüksiyonun üzerine tırmanarak oyunlarını oynarken bizler istersek taburelerimizde oturup izleyebiliyorduk, böyle bir seçeneğimiz vardı. Ama bizzat Erkmen’in önerisi ‘Seyircinin ayakta olması, oyuncularla birlikte hareket etmesi’ ise uymamak olmaz. Oyuncunun yüzünü görmek istiyorsan etrafında döneceksin. Nerede o oyuncuların yan yana dizilip birbirleriyle konuşurken de izleyiciye baktığı konforlu günler...

Kurbanlık koyun gibi
Sonra Mekan Artı’ya gittim, ‘Bizde Yok’a. Yanımda birlikte en çok oyun izlediğimiz arkadaşım; girişte broşürleri okuyunca birbirimize baktık endişeyle. Az sonra oyunun yazarı ve yönetmeni Ufuk Tan Altunkaya, o nazik sesiyle kapının önünde sıra olmamızı istedi bizden. Elimize birer siyah bant tutuşturuldu ve gözlerimizi bağlamamız istendi. Artık dönüp kaçma imkanı da yoktu, arkadaşımla helalleştik, oyun boyunca birbirimizi göremeyecektik muhtemelen bir daha. “Benim” dedi “Öksürüğüm tutarsa çıkabilirim, oyun bittiğinde göremezsen merak etme.” Ben zaten baştan aşağı merak halindeyim. Gözümüz bağlandı, kurbanlık koyun gibi, sonra birileri elimizden tutup tek tek içeri soktu bizi. Biz artık gardiyanın itip kakacağı, hakaret edeceği, arada gözüne fener tutacağı mahkumlardık. Oyunla ilgili düşüncelerimi daha sonra daha ayrıntılı yazacağım. Ama şu an şunu söyleyebilirim: Bütün bu düzenek fena halde amacına ulaşıyor, evet, insan kendini basbayağı o hapishanenin bir parçası gibi hissediyor. Metniyle, oyunculuğuyla, görülmeye değer bir oyun olduğunu da belirtmeliyim. Ama dediğim gibi, biraz yakın teması, uzun süreli bir karanlığı ve sinir bozukluğunu hesaba katın.

Daha göreceğim varmış
Ben “Bunu da gördüm ya artık bu sezon izleyici olarak sırtım yere gelmez” derken bir de ‘Mi Minör’ geldi başımıza. Memet Ali Alabora’yla Pınar Öğün’ün Küçükçiftlik Parkı’nda oynayacağı oyunun ön gösterimine gittik. Pinima diye ‘hayali’ bir ülkede geçiyor oyun, girişte vize engeliyle mi karşılaşmadık, içeride “Kadınlar hava karardıktan sonra evlerine girer” diye salon dışına mı alınmadık... Sürekli bir tetikte olma hali, bir heyecan dalgası. Zaten oyunu yine ortada ve ayakta izliyorsun, her an yanı başında biri konuşabiliyor ve hop oyun senin etrafında dönmeye başlayabiliyor. (Gerçi seyircinin tribünlerde oturup etliye sütlüye karışmama gibi bir seçeneği de olacakmış)
Ama galiba artık tiyatronun ölmediğini kanıtlamak için böyle bir yol bulundu. Birtakım ‘şer odaklarınca’ ‘müzelik’ bulunup sinemaya yenik düşmesi beklenen tiyatro, ‘canlı’ olmasının avantajını sonuna kadar kullanıyor. Gerekirse seyircisini kolundan tutup çekiyor, yine de ilgiyi ayakta tutmayı başarıyor...