Sinemada ıssız kadın istilası

Bir bağlanmaktan korkan kadın hikayesi daha geldi. Yoksa bu bir rövanş mı?

Bir bağlanmaktan korkan kadın hikayesi daha geldi. Yoksa bu bir rövanş mı?

Her türlü ‘ilinti’den kaçan erkek modeli Türk sinemasında Çağan Irmak’ın ‘Issız Adam’ filminde vücut bulduğundan beri bu tanım karşılıyor ‘aidiyet’ fobisini. Sendromları malum: Kimsenin ‘sahibi’, kimseye ‘ait’ olmayayım, sorumluluk benden uzak olsun... Bir ilişki yaşamak isteyen 30-40 yaş grubu Türk kadınının aşması gereken engeller bunlar.
Fakat bir süredir Amerikan sineması da ‘ıssız kadın’larla uğraşmaya başladı. En güzeli, ilkiydi: ‘Aşkın 500 Günü’. Baş karakterimiz Summer, kendisine aşık olan Tom’un canına okuyor ama ‘doğru adamı’ bulduğunda içinden evcil bir kedi çıkıveriyordu. Bu yıl, yeni bir ‘ıssız kadın’la tanıştık: ‘Aşk ve Diğer Şeyler’deki Maggie (Anne Hathaway). Gerçi onun geçerli bir sebebi vardı, MS hastasıydı.
Son ‘ıssız kadınımız’ ise Natalie Portman kılığında çıkageldi. Filmin adı da zaten ‘Bağlanmak Yok’. Emma, ilk ikisinin aksine, derdinin ne olduğunu anlayamadığımız bir ‘tek tabanca’ kadın. Adam’a (Ashton Kutcher) “Benim kimseye ihtiyacım yok, yatalım kalkalım, o kadar” şeklinde yaklaşıyor. Elele tutuşmak yok, uyurken sarılmak yok, birbirimizin gözünün içine bakmak yok gibi de bir dizi kuralı var.
O böyle davrandıkça Adam da hayatının geri kalanını onunla geçirmeye can atan aşık bir erkeğe dönüşüyor. Emma’nın regl takvimini takip edip elinde donut’lar ve kanlı şarkılarla doldurduğu CD’yle kapısına gidecek kadar... ‘Issız Adam’lar diyarından izlenince, “Derdin ne kadın, belanı mı arıyorsun?” denecek bir durum, özetle.

Sinemada ıssız kadın istilası

Ama belki de maçın rövanşıdır bu. İncine incine incitmeyi, kırılmamak için kırmayı öğreniyordur insan. Ve belki sıra gerçekten ‘ıssız kadın’lardadır artık... ‘Issızlaştırılmış’ kadınlarda. Gelgelelim bu durumun da bir ‘kazananı’ olacağını hiç sanmıyorum.

Handan İpekçi’den annelere
Söz Çağan Irmak filmlerinden açılmışken, Handan İpekçi’nin, sürekli ‘Babam ve Oğlum’ ile kıyaslanan ‘Çınar Ağacı’ da gösterimde. Ancak kalabalık bir aile ve bir salıncaktan başka ortak yönü yok iki filmin. ‘Çınar Ağacı’nın kahramanı, emekli öğretmen Adviye Hanım (Celile Toyon) çiçekleri, gramofonu ve Atatürk portresiyle bir çocuğundan diğerine taşınan, ‘muzip’ bir büyükanne. Tepesi attıkça çocuklarına oyunlar oynuyor (dokunur diye kendisine verilmeyen karnıyarığa müshil katmak gibi), en çok da küçük torunu Barış’la (Deniz Deha Lostar) anlaşıyor.
Çocukların en büyüğü (Suzan Aksoy), kocası (Settar Tanrıöğen) tarafından aldatıldığı halde düzenini bozmamak için susup oturuyor. Bir küçüğü (Hüseyin Avni Danyal), zamanında solculuktan hapis yatmış, dükkanına haciz gelmiş ve karısı (Jülide Kural) tarafından terk edilmekte. “Sünepe” diye çağırdığı küçük oğlu (Ragıp Savaş), karısı (Ebru Özkan) ve iki kızının elinde oyuncak. ‘Tekne kazıntısı’ Sonay da (Nurgül Yeşiçay) kocasından (Nejat İşler) ayrılmış, oğlunu yasaklarla yönetmeye çalışırken annesini de huzurevine yollama planları yapmakta.
Celile Toyon gibi şahane bir oyuncunun başrol oynamasıyla görmeden sevdiğim ‘Çınar Ağacı’, anneanne-torun ilişkisine odaklansaymış çok hoş olacakmış kanımca. Onun yerine bütün hayatlara dokunup geçtiği için akan bir ‘hikaye’den söz etmek mümkün olmuyor. Ayrıca komediden drama savruluşları da çok keskin.
Gene de bütününde sıcak bir film. Celile Toyon ile Erol Keskin’in dansı benim için filmin unutulmaz sahnesi. Oyuncu kadrosu birinci sınıf. Barış’a bayılacağınız kesin. Ve her neredeyse annenizi düşüneceğiniz, mümkünse arayacağınız...