YARI BILLIE HOLIDAY YARI ÜMMÜ GÜLSÜM

Bu birini, bir şeyi başka bir şeylere benzeterek tanımlamak ne acayip bir alışkanlık, hatta hatta bağımlılıktır değil mi? “Günümüzün Billie Holiday’i, Fas’ın Ümmü Gülsüm’ü” sadece bir örnek

YARI BILLIE HOLIDAY YARI ÜMMÜ GÜLSÜM


Birkaç gün içinde memleketimizi şereflendirecek Hindi Zahra’yı tanımlamak üzere seçilmiş bu söz. Ama bu aslında çok genel bir durum. Düşünsenize ne kadar meraklıyızdır bir yeni Türkan Şoray, bir güncel Yılmaz Güney bulup çıkarmaya. Orada bir taht ve taç vardır, habire yeni sahibini arar durur. Bu ama kendisi olmak yerine hep birilerine benzemeyi arzu eden, bunu da başarı kabul eden insanlar topluluğunun özelliği değil mi? Kendine ait bir sesin, sözün peşine düşmek, ‘farklı’ olmak yerine, kabul görmüş bir şeyin ‘taklidi olmak’ yetiyor bize. Hatta zaten öyle fazla değişik olmaya kalkışmak da tavsiye edilmez, sürünün bir parçası olmak iyidir, güvenlidir, risksizdir.

Portakal portakaldır, elma da elma
Bu ayki Milliyet Sanat için 25 Kasım’da gösterime girecek “Dedemin İnsanları” filminin üç ‘yakışıklısıyla’ röportaj yaptım. Mert Fırat, Yiğit Özşener ve tabii ki Çağan Irmak. Orada da bol bol konumuz oldu bu ‘benzetme’ hastalığı. Bir filmi diyelim, Haneke sinemasıyla Tarantino arasında bir yerlere yerleştirerek anlamaya, bir yönetmeni Scorsese ile Spielberg’den referansla tanımlamaya çalışmanın manasızlığından konuştuk. Bu bir iltifat da olabilir mi ayrıca? Kendi dili yok demektir o insanın...
Mert Fırat’ın çok yerinde bir saptaması oldu bu konuda... “Bizde hâlâ 13 yaş zekası var bir grup insanda” dedi, “Çünkü çocuklar 13 yaşına kadar benzeterek anlar. O yaşa kadar öğrendikleri kısıtlıdır.” Öyle ya, yeni tanıdığı bir meyveyi, ‘şekli portakal gibi, rengi elmaya benziyor’ diye anlatması normal o yaşlarda. Ama yine Fırat’tan alıntılarsak, “Ama 13 yaşından sonra bu değişir. Dersin ki ‘Her şey kendi tanımı içinde mevcuttur’.” Portakal portakaldır, elma da elma. Kıyaslanamaz. İşte ondan sonra artık, hele de işin birtakım sanat ürünlerini değerlendirmekse, onları birbiriyle ölçüp tartmak pek sağlıklı değil. ‘Birisi gibi’ film, müzik yapmanın, kitap yazmanın cazip olmayacağı gibi...

Sadece Hindi Zahra
Sözü tekrar Hindi Zahra’ya getirirsek, ki kendisi hakikaten son yılların en özgün seslerinden biri, müziğin bir aile mirası olduğu Fas doğumlu bir Berberi kızıdır. Fransa’da büyümüş, beslendiği damarlar dünyanın dört bir yanından gelip tamamını kendi yazdığı şarkılarına can vermiş, yapımcılığını da üstlendiği el emeği göz nuru ilk albümü ‘Handmade’ yine bütün dünyayı dolanmıştır. Adını bilmeyen ‘Beautiful Tango’sunu bilir en azından. Bir ara İstiklal Caddesi’nin yeni Loreena Mckennit’i olmasına ramak kalmıştı Zahra’nın.
Bu Türkiye’ye ilk gelişi değil ama yine de en az Zaz kadar heyecan verici bir ziyaretçi. 17 Kasım’da Bursa Uğur Mumcu Kültür Merkezi’nde, 18’inde İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, 19’unda ise Ankara ODTÜ Kemal Kurdaş Kültür Merkezi’nde. Kaçırılmamalı. Ne Billie Holiday, ne Ümmü Gülsüm, sadece Hindi Zahra olarak...

YARI BILLIE HOLIDAY YARI ÜMMÜ GÜLSÜM

Jürinin duyduğu başka ses olmalı
Her tür furya geldi geçti ekranlardan da, şu yarışmalardan kurtulamadık bir türlü. Reality şovların zamanı geçti, magazin programları gözden düştü, star avı sürmekte. Hayır, oralardan çıkıp bugün hâlâ şarkıcı olarak esamesi okunan bir tane insan olsa canım yanmaz. Olmuyor işte. Şimdi Acun Ilıcalı önderliğinde ‘Türkiye’nin en iyi sesini’ bulmak için yola çıkmış bir dörtlü var malum: Mustafa Sandal, Murat Boz, Hadise ve Hülya Avşar. ‘O Ses Türkiye’ diye bir yarışma ve geçen gün toplaşıp izleyen heyet olarak durumun vahametini iki seçenekle açıklamaya çalıştık: Ya jürinin orada duyduğu seslerle televizyondan gelen ses tamamen farklı, ya jüri üyelerinde kulak yok. Kim çıkıp ölesiye detone olduysa, hop, en az iki jüri üyesi dönüp o yarışmacıyı kendi ekibine almak için yarışıyor. Tamam, bu bir şov programı, fazla ciddiye almanın alemi yok ama aynı zamanda ‘müzik adına’ gibi bir iddiamız var ya, ilaç için bir tane de gerçek müzik adamı konamaz mıydı o jüriye?