Geri Dön

Don’t worry be Bobby* *Endişelenme, Bobby ol!

Dört oktavlık ses genişliğiyle günümüzün en ünlü vokal virtüözlerinden Bobby McFerrin, Ankara ve İstanbul’da birer konser vermek üzere Türkiye’ye geliyor. Bu isim akıllara ilk anda ‘Don’t Worry, Be Happy’yi getirse de, Bobby McFerrin asla sadece ‘Don’t Worry, Be Happy’ değildir

“Kafana tokadan başka bir şey takma’ tavrının evrensel marşı nedir?” diye sorsam, herhalde herkesin aklına ilk olarak ‘Don’t Worry, Be Happy’ ve dolayısıyla Bobby McFerrin gelir, ki yanlış da değildir. Fakat Bobby McFerrin asla sadece ‘Don’t Worry, Be Happy’ değildir. Durum böyle olunca da, mutsuzluğumuzun bitmek bilmeyen kışında gelen Bobby McFerrin konseri haberini ince eleyip sık dokuyalım dedik. 27 Mart Ankara Congresium,
28 Mart İş Sanat olarak ajandalara not edilsin, ayrı mesele. Tabii biletlerin tükenip tükenmediğini bilmiyorum.
New York Metropolitan Operası’nın Afrika kökenli ilk sanatçısı bariton Robert McFerrin’le opera sanatçısı ve akademisyen Sara McFerrin’in oğlu olarak 11 Mart 1950’de Manhattan’da dünyaya gelen Bobby McFerrin, günümüzün vokal virtüözlerinden biri ve dört oktavlık vokal genişliğiyle bunların muhtemelen en ünlüsü.
Sekiz yaşındayken ailesi Hollywood’a taşınınca, Gershwin’in filme uyarlanmış ‘Porgy&Bess’ operasının başrolündeki Sidney Poitier’nin davetiyle oğul Bobby de ilk profesyonel sahne deneyimini filmde şarkı söyleyerek yaşamış. Ergenlik döneminde rahip olmaya kafayı takmışsa da, genlerinde gezen müzisyenlik ağır basmış ve bu sayede lisedeyken önce Bobby Mack Quartet’e, ardındansa Ice Follies’e katılarak piyano çalmış. O yıllarda klarnet aşkını da geride bırakmış; fakat yine de piyano tam sarmamış olacak ki, 1977’de sesinin nimetlerinden faydalanmaya karar vermiş. Dört yıllık ısınma döneminin sonunda New Orleans’ta Astral Project’in vokalistliğini yaparken caz şarkıcılığının babalarından Jon Hendricks ve analarından Linda Goldstein’le tanışmış. Goldstein’a özellikle dikkat edelim. Çünkü caz şarkıcılığından yapımcılığa kararlı bir geçiş yapan Goldstein, 1979 yılına kadar Bobby’nin hem menajerliğini hem de prodüktörlüğünü yapmış.

Deneysellik peşindeBu arada efsaneler efsanesi piyanist Keith Jarrett (2012 yazında İstanbul’a mı geliyor?) emprovize konserlerinden etkilenen Bobby, o dönemler için aykırı sayılabilecek bir adım atarak deneysellik peşinde koşan yapıbozumcu bir solo vokalist olmayı tercih etmiş.
1981 yılında düzenlenen Kool Jazz Festival’indeki performansının üzerine vokal kariyerinin ilk albümünü çıkaran Bobby McFerrin, tamamen emprovize solo konserlerine de devam etmiş. Kendisiyle aynı ismi taşıyan bu albümde, solo olarak söylediği parçaların yanında, baterist H.B. Bennett ve piyanist Victor Feldman eşliğinde parçalar seslendirmiş.
1983’te Avrupa turnesine ilk kez çıkan sanatçı, konserlerinde orkestra olmaksızın seyirciyi selamlayınca ahali olan bitene akıl sır erdirememiş. Fakat sese gökte ararken yerde bile kaynak yaratabilen müthiş performanslarının bitiminde, cümle alem kendisine hayran kalmış. Nitekim bu konserlerde seslendirdiği parçaları caz tarihinde bir mihenk taşı olarak görebileceğimiz solo albümü ‘The Voice’da toparlamış.
‘80’lerin ortasından başlayarak doğaçlamanın sınırlarını ve seyirciyle etkileşimini geliştiren Bobby McFerrin, espirili ama seviyeli tavrı, mükemmel zamanlaması, kusursuz tonlamaları ve enerjik sahne performansıyla verdiği konserleri, eleştirmenlerin deyişiyle, müzikal ayinlere çevirmiş. ‘The Voice’ albümünün ses getirmesinden sonra Herbie Hancock, Wayne Shorter, Manhattan Transfer gibi büyük isimlerle ‘Another Night in Tunisia’yı kaydedip peşi sıra 1986’da Bertrand Tavernier’nin ‘Round Midnight’ ve 1987’de Jack Nicholson’ın icra eylediği ‘How the Rhinoceros Got His Skin’ çalışmalarıyla Grammy’leri silip süpürmüş.



Popüler değil hakiki
1988’den itibaren müzik dehası ve şöhretiyle dünyanın tozunu attıran Bobby McFerrin, ‘Simple Pleasures’ albümüyle 1960’ların müziği huzurunda saygı duruşuna geçmiş ve dişiyle tırnağıyla kazıyarak yarattığı efsanesini en sevmediğini söylediği ama en ünlü parçası ‘Don’t Worry Be Happy’yle paylaşmak zorunda kalmış, birçok yıldız gibi...
Leonard Bernstein, Gustav Meier, Seiji Ozawa gibi dev orkestra şeflerinden dahi ders alarak kendini geliştiren Bobby McFerrin, o süreçte popüler olana yaslanmak yerine hakiki olandan beslenmiş. 1990’da adı üstünde -ilaç gibi bir albüm olan- ‘Medicine Music’i
12 kişilik vokal grubu eşliğinde Latin ve Gospel ezgileri üstüne inşa ederken bir yıl sonra Chick Corea’yla caz standartlarını yorumladıkları ‘Play’i canlı kaydetmiş.
San Francisco Senfoni Orkestrası’yla konser vererek 40’ıncı yaş gününü sevenleriyle kutlayan McFerrin, çellist Yo Yo Ma’yla ‘The Hush’ albümünü kaydederek çok uzun süre liste başını parsellemiş... 1995’teyse yönetimindeki
St. Paul Chamber Orkestrası’yla ‘Paper Music’ albümünü çıkarmış ve sonrasında Chicago Senfoni, Cleveland Orkestrası, New York Filarmoni, Philadelphia, Leipzig Gewandhaus ve nihayet Viyana Filarmoni orkestralarıyla çok sayıda konser vererek uluslararası turnelere çıkmış.
Müzik hayatı boyunca pek çok sanatçıyla başarılı çalışmalara imza atan sanatçının, Bach’ın Ave Maria prelüdünü icrasındaki mükemmellik, The Beatles şarkılarına getirdiği eşsiz yorumlar, Susam Sokağı’ndaki ‘Muppet Show’a katılımı McFerrin’in başarılı ve sıra dışı müzik kariyerinin öne çıkan çalışmalarından bazıları.
Gerek orkestra şefi, gerek vokalist olarak dinleyicilerine daima sürprizler sunan Bobby McFerrin, tüm dünya müzik mirasını kucaklarken Afrikalı köklerini asla inkar etmemiş; fakat o, sanatçı ruhunun kaynağına herhangi bir referans göstermeye çalışmaktansa, kendini keşfetme merakını ve sadece müziğini değil, genel olarak bir sanatçı tanımı yapabilmeyi veri olarak öne çıkarıyor. Ürün yerine deneyimi, lanse etmektense yaratıcı enerjiyi savunan McFerrin, ancak bu şekilde müziğin akşına eşlik edebileceğine ve kendini tekrar etme tehlikesinden uzak durabileceğine inanıyor. İşte zaten bu akışkanlık sayesinde, yaptıklarında her tür müziğin ve kültürün tohumunu bulabiliyoruz. Caz, pop, R&B, klasik, dünya müziği ve dahi dünyanın müziği...

Ozan Güven-Deniz Bulutsuz davası! İşte ilk ifadeler...Eski sevgilisi Deniz Bulutsuz’u darbettiği iddiasıyla hakkında 'silahla kasten yaralama', 'kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma' ve 'hakaret' suçlarından 13,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan oyuncu Ozan Güven’in yargılanmasına başlandı. Ozan Güven ve Deniz Bulutsuz, duruşma öncesi adliyeye geldi. Deniz Bulutsuz, mahkemede verdiği ifadede, "Yaşananlar çok ağırdı" dedi. Ozan Güven ise "Abajurun sapını elinden almaya çalışırken çenesine çarptı, yaralandı" şeklinde ifade verdi.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber

Türkiye’nin haber yaşam platformu Milliyet Dijital yenilendi!

Uygulama ile devam et, gündemi kaçırma!

Şimdi DeğilHemen Keşfet