Telekom'da yarım saattir sıra bekliyorum. Önümde 80'lerinde yaşlı bir adam var. 'Evladım bu borcu ben nasıl öderim?' deyip duruyor. Kendimi bıraktım, adamı düşünür, onun yerine telaşlanır oldum

HAYAT SIRADA BEKLEMEK DEĞiL

Çocukları aynı okulun öğrencileri olan birkaç çift, geçen cumartesi bizim evde toplandık. Çocuklar bahçede bağırıp yoruldular, biz de masanın etrafına doluştuk. Konu sonsuz, kahkaha boldu. Yağmur, şu meşhur ikinci el eşyacı 'Dank'ın sahibi, "Size başımdan geçen çok acıklı bir olayı anlatayım" diye söze başladı. Bir sürü müşteri ile al takke ver külah savaşmanın ortasında telefon bağlatmak için gittiği Telekom'da yaşadıklarını anlattı.

"Evladım Beşiktaş'a nasıl gidilir?"
Sırada; ama biraz uzunca bekliyor. Sonra gözü yaşlı bir adamı seçiyor; memurla hararetli konuşmalarına tanık oluyor. Anladığı kadarıyla birikmiş bir borç var ortada, yaşlı adam da ödeyemeyecek durumda. Adamın giyimi kuşamı düzgün; Türkçesi aksansız. "Ama benim bir torunum var, bir de emekli maaşım" diyor adam. Adamın işi bittiğinde sıra Yağmur'a geliyor. Masanın yanına giderken, yaşlı adamın güçlükle yürüdüğünü hissediyor ama, kendi telaşından başka dünyalara dalacak hali yok. Hemen yeni adresinin yazılı olduğu kağıdı uzatıp derdini anlatmaya başlıyor. Beş dakikada işi halloluyor, telefon numarası yeni taşındığı eve nakloluyor. Hemen dışarı atıyor kendini. Tam kapıda aynı yaşlı adama rastlıyor. Bir bacağını kaldırırcasına adım atıp, iki koluyla öbür bacağına asılan adamcağız, o anda ona sesleniyor.
“Evladım bakar mısın, buradan Beşiktaş'a nasıl giderim acaba? Otobüs durağı nerede, bilir misin?”
Yağmur hiç tereddüt etmiyor, "Ben seni Beşiktaş'a bırakayım amca, zaten yolumun üzeri" diyor. Beraberce arabaya yürüyüp, yola koyuluyorlar.

Herkes başka bir dünya
Trafik sıkışık, amcanın hayatı acılarla dolu. Yaşı 83. Bağkur'dan emekli. Maaşı 600 TL bile değil. Bunun 300'ü kira, kalan 200 küsur lira faturalar, biraz yemek, mümkün olduğunca az akbil. Lisede okuyan bir torun var, bir de onun annesi, yani bizim amcanın gelini. Oğlu üç sene önce yok olmuş. Bir sabah evden çıkmış; bir daha ne gören, ne de duyan var. Bacakları ağrıyor, eskimiş damarlar bir türlü yaşlı bedenleri taşıyamıyor.
“Amca şu faturana bakayım, bir yanlışlık falan olmasın sakın.”
Yağmur'un derdi, borcun ne kadar olduğunu öğrenmek. Amca, özenle dörde katladığı faturayı cüzdanından çıkartıyor.
“Evladım biz evden beş sene önce taşınmıştık. Telefonu da kapattık. Meğer küçük bir meblağ kalmış, o da yıllar içinde büyümüş. Yeni adresimizi bulamamışlar. Faizle birlikte borç kartopu gibi yuvarlanmış. Bak işte, tam 530 Lira. Ben nasıl ödeyeyim bunu? Bir aylık maaşım bundan biraz daha fazla be evladım... Acaba taksit yaparlar mı? Ama sonra takside de faiz işletirlerse.”
İyi eğitimli, hayatı seven Yağmur, direksiyona gömülüyor adeta. Çaktırmadan çantasından kağıt kalem çıkartıyor, "Amca ben bir sordurtayım bakalım" deyip telefon numarasını ve amcanın ismini not ediyor. "Bizim arkadaşlardan 50'şer lira istesem herkes ille de verir" diye içinden geçiyor.
Beşiktaş'a ulaşıyorlar. Durakta adamcağız binbir zorlukla bacağını dışarı koyuyor. "Evladım hakkını helal et, Allah tuttuğunu altın etsin" derken gözlerinden yaşlar süzülüyor. Aynı anda da Yağmur, sel olup fışkırıyor.
Elleri birleşmiş, gözler sulu sepken akıyor. Beşiktaş merkezden, bambaşka bir ışık yükseliyor. "Amca yanlış anlamazsan ben bu faturayı hallettirebilir miyim?" diye sorabiliyor. Amcanın cevabında kelime yok ama Yağmur bakışlarla, gözyaşlaryla 'teşekkür ederim'i hissediyor.
Büroya gider gitmez, ilk iş amcanın faturasını hallediyor.
Masanın etrafında Cahit, Tovi, Blandin, İdil ve ben, gözyaşlarıyla Yağmur'u dinliyoruz. Banyoda yüzümü yıkarken "Ağlıyor musun baba?" diye soran kızıma, "Hayır evladım, toz kaçtı gözüme" diyorum. Dostlarımızı çok seviyorum.