Bir pazar akşamı Fransız Mahallesi’ne attım kendimi. Tam köşeyi döndüm, neşeli bir bandoya rastladım. Arkalarında gelin, damat ve şarkı söyleyen davetli korosu. Tempo tutarken bir de baktım ki konvoya karışmışım

New Orleans’ta  bir düğün alayı

Fransız Mahallesi’nin dar sokaklarında bir düğün alayındayım; elimde bir kadeh, birileri tutuşturmuş, kalabalıkla birlikte yürüyorum.


Aslında Mississippi Nehri’nin kirliliğine dikkat çekmek için düzenlenen bir kongreye davet edilmiştim. Memphis ve New Orleans’ta onlarca seminere katılıp, “Ah Mississippi, sana neler etmişler böyle?” diye dövünecektim. Birden kendimi bir düğün alayında buluverdim, nasıl olduğunu hiç çözemedim.
New Orleans müthiş bir şehir. Karmakarışık, bol cazlı, bol küfürlü, ortasından nehir geçen, insanların sabaha kadar dans ettikleri, kasırgalarla yıkılan, sonra hayata kaldığı noktadan başlayan bir deli şehir. Sevmemek elde değil. İstanbul kaosuna alışan bir insan için, büyük şehir uğultusu olmadan yaşayamayanlar için, aynı zamanda eğlenceyi sevenler için New Orleans son derece cazip. Hem bir Avrupa esintisi var; cafe’ler, küçük dükkanlar, dar sokaklar, neon ışıklar falan; hem de Amerika’nın heybetini bulmak mümkün.

Mississippi kirlenmesin artık
Şu meşhur Bourbon Street, her daim pek hareketli. Fransız Mahallesi’nin bence daha çok İspanyol, hafif yandan çakma Fransız mimarisi nefes kesici. Mardi Gras denen, o yılbaşı ağacı süslerini boyunlarına dolayıp insanların bütün gece partilediği festivalin doğduğu şehir aynı zamanda. Anlayacağınız ‘zebaha kaden dens!’
Neyse, biz böyle bütün günümüzü seminerlerde geçirip, akşam üstü kendimizi sokaklara atıyoruz. Dünyanın her ülkesinden iki yüz kadar bilim adamı, gazeteci ve her dini temsilen de din adamları var davetli olarak. Nehrin kirliliği almış başını gitmiş, yaşayan canlı sayısında ciddi bir düşüş var. Rengi çamur, kokusu dayanılmaz.

Ağır konularla geçti
İşte böylesi ağır konularla içiçeyken, bir pazar akşamı Fransız Mahallesi’ne attım kendimi. Kafamdan “Bu dünyaya çocuk getirilmez”ler, “Sonumuz hemen köşebaşında”lar geçiyor. Durum kötü yani. 2012 yakın, herkes yanıyor, hepimiz aynı gemideyiz, falan filan. Tam köşeyi döndüm, son hız borazanlarını üttüren, bağırarak şarkı söyleyen bir bandoya rastladım. Her an bir festival duyurusu, bir kumarhane geçiti yapılıyor, öyle bir şey zannettim.
Sonra baktım, bandonun hemen arkasında bir gelin ve damat, gerçek; onların arkasında da yüzlerce davetli.
Bir-iki resim çektim, azıcık ayaklarımla tempo tutmaya başladım; derken konvoya karışıverdim. Güneş gitti gidecek.

Onlar erdi muradına
Yürüdük de yürüdük. Gelin ve damadın arkadaşlarıyla konuştum, ailelerle tanıştım. Adettenmiş, düğünlerde bandoyla geçit yapılırmış.
İçki bana bir iyi gelsin, sormayın gitsin... Onlara “İki bayram arası düğün olmaz”ları, Hindistan’da gördüğüm filli düğün bandolarını, bizim kız istemeleri, gümüşleri, içindeki çikolataları falan anlattım. “Gezmeye mi geldin?” diye sordular. Bir de iki arada Mississippi nutuğu attım. “Oh, My God, journalist mornalist” durumları, “Hadi partiye de gel” davetleri.
Hayatta böyle beklenmedik happenning’ler, beni hep çok mutlu eder. Kendimi kaptırır, anın büyüsüyle sersemlerim. Hatta, isimleri neydi acaba, kent meydanında birbirlerine “Yes I do” derlerken, gözlerimden birer damla yaş süzülür. Aileye sarılır, herkese mutluluklar dilerim.
Evet, ne diyordum, Mississippi temiz aksın, rafineriler kirletmesin, herkes dünyaya gözü gibi baksın.
Yoksa ne yaparız?