80’li yıllarımıza (elinden geldiği kadarıyla) keyif katmış-neşe saçmış, “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, geçen yıl da Açıkhava’da perdelerini yeniden açmış, düştükleri Anadolu yollarında görüp geçirdiklerini, hem eski seyircilerine, hem de genç kuşağa nakletmeyi sürdürmüştü.
BKM’nin (Garanti Bonus’un katkılarıyla) Açıkhava’da, ardından da birkaç başka yerde perde açtırmayı başardığı bu gerçekten görkemli (ve elbette pahalı) prodüksiyon, şimdi de BKM-İmaj-Kanal D iş birliği ile DVD’ye transfer edildi.
Kumpanya, artık emin ellerde. Artık her istediğimizde perdelerini açtırabiliriz.
“Nerde o günler, o eski günler,” ruh durumuna girdiğimizde, “kıymeti bilinmeden geçen seneler”in anıları başımıza üşüştüğünde işimiz (nispeten) kolay artık.
HHK’nın DVD’sine el atacak, dalıp gideceğiz.
“Sahnelerin bülbülü assolistimiz Süheyla”dan (Orijinal oyunda Nevra Serezli/burada Ayça Varlıel) Çaycı Cafer’e (Mehmet Ali Erbil/Umut Kurt), Oryantal rakkase Prenses Mehtap’tan (Ayşen Gruda/Nazlı Tosunoğlu) HHK’nın patroniçesi Adalet’e (Adile Naşit/Ayşen Gruda), “Aranjmanlar Kralı Erol Sevgin”e (her iki versiyonda da Erol Evgin) kadar bütün kadro, istediğimiz zaman ekranlarımızı dolduracak, şarkılarına başlayacak.
“Ben Prenses Mehtap canım,” diyecek mesela Nazlı kızımız, “oryantal rakkaseniz, yuva kuralım derken, dansöz olduk çaresizzz...”

Hep böyle kalın
“Çare” dediğimiz de aslında, demokrasilerde tükenmezdi; öyle demişti bir büyüğümüz. Ama gün gelmiş, Artık perdeler hep açıkbunu söyleyen de-dinleyen de yanılmıştı. Pekala “çare” tükenebiliyordu; demokrasilerde de-memokrasilerde de.
Biz ise, toptan tükenmiş gibiydik. Bu nedenle de, Prensesimiz-Mehtabımız “acıklı ezgi”sini söylemekteyken, “aç-açç-aççç” diye tempo tutmaktan bile tuttuk.
Memleketin dört bir yanını “elem- keder” kaplamıştı ve (hem İstanbul-Ankara-İzmir’de yaşama bahtiyarlığına eren, hem de “içerde” olmayan) bir kısım insan, unutmak yalnızca unutmak istiyordu.
Kaçmak ve unutmak.
Ve bu da kolay değildi ne yazık ki. Buna bile imkân tanınmıyordu, bu bile zorlaştırılıyordu.
Ama işte, Egemen Bostancı (ve Mustafa Oğuz) bunu yapmak, ortalığı bir parça sakinleştirmek gerektiğini düşünmüştü Allahtan ve tiyatro dünyasının en renkli, en heyecanlı yönetmeni Haldun Dormen’i yanlarına alarak, Şan Tiyatrosu’nda perdeleri açmıştı.
Günler-yıllar geçti gitti. Bize hayatı dar edenler emekli oldular; bir yerlerde “manzara” karalıyorlar.
Ama biz burdayız, Kumpanyamız da yanımızda. Perdelerini, biz istersek ömrü billah açabilecek bir durumda hem de. Prenses Mehtap değil, Kumpanya değil, biz değil; çektirenler-ezenler utansın.

Makale ve kitap
DVD’den kitaba geçelim.
Kitabımız da sağlam, yazarımız da; çok çok sağlam.
Müziğin, dinlendiği kadar okunması da gereken bir “iş”, bir “eylem” olduğunu söyleyen (ve elbette çok iyi eden) Pan Yayınları, yakın bir zamanda İlhan Başgöz’ün “Türkü” adlı kitabını yayınladı. Folk geçmişimizi ayrıntılı bir biçimde incelemekten, üzerine kafa yormaktan hiç vazgeçmemiz çelebiler çelebisi Başgöz’ün kitabı kendi yazdığı önsözle açılıyor, Ahmet İnam’ın son sözüyle kapanıyor.
İhtiyacı olan için bir hazine, hatta daha fazlası gibi görünecek el emeği-göz nuru bir “Kaynakça” da ihtiva eden kitabın yazarı, aslında bir alçakgönüllülük abidesi. “Bir makale yazmaya başladım. Yazımı kontrol edemedim, aldı başını gitti, bir kitap oldu,” diyor önsözünde.
Başgöz ve benzerleri böyledir işte. “Benim kitabım, bu kitap...” diye atıp tutmazlar; aksine geri dururlar. Artık kitapların yazılmaktan çok kurgulandığını da bilirler aslında. Birkaç köşe yazısı varsa elinizde, üstüne o arada bir yaptığınız röportajları da eklersiniz; biraz fotoğraf, birkaç da zorla yazılmış yeni yazı ile “combine” ettiniz mi, alın size kitap! Kitabınız var işte. Kitapsız kimse kalmayacak! Bu çağın sloganı da bu.
Sizin bilginizin-birikiminizin-görüp geçirdiklerinizin “makale”lere sığmayıp taşması, bir kitaba akmasından daha normal ne olabilir ki İlhan Başgöz Hocam?
Siz bırakın kitabı, ansiklopediler dolduracak bir yetkinlikte-bir konumdasınız.
Bunu zaten bilirdik de, “Türkü” kitabınız bunun altını iyice çizdi.