Ortaokul son sınıftayken annem, “Sana ayakkabı yaptırmaya Atatürk’ün ayakkabıcısına gidiyoruz” dediğinde heyecana kapıldığımı hatırlıyorum. Cumartesi günü Rus sefaretinin hemen yanındaki mağazaya girip, tam karşıya baktığımda Atatürk’ün eşsiz bir fotoğrafıyla karşılaşmıştım.
O da benim gibi alacağı ayakkabıya bakıyordu. Onufri Karkilidis’in Bahçekapı’daki mağazada başlayan meslek hayatı, Beyoğlu’nda devam etti. 1963 yılında ise vefat etti. Bense oradan aldığım ayakkabılarımı diploma törenimde giydim ve o mağazada kunduruma iyi bakmam gerektiğini öğrendim.
Bu arada bu bölgenin muhteşem bir bahçeye sahip olan binalarından biri de İsveç Konsolosluğu’na aittir. Yine meydana varmadan karşılaşabileceğiniz mekanlardan bazıları Saatçi Samuel, portre üstadı Foto Süreyya, dondurmasıyla meşhur Arif Aydın Muhallebicisi ve Four Seasons isimli bir restorandır. Aslen Alman olup Arjantin’de uzun yıllar yaşayan Rudolph Fischer’in İstanbul’a gelip, 1931 yılında açtığı ve ünü Avusturya’ya kadar uzanan restoranı Fischer, 1960’da maalesef kapandı. 1983 yılında ise Rudolph Fischer’ın kızı tarafından Gümüşsuyu’nda Alman Konsolosluğu’nun karşı hizasında yeniden açıldı ve halen de orada hizmet veriyor.
Bu arada birçok okurumun bilebileceği, özellikle bizim jenerasyonun yolunun çok defalar düştüğü 1947 yılında inşa edilmiş olan ve o yıllarda modern nikah dairesi olarak kullanılan bina, 1993 yılına kadar işlevini sürdürdü. Sonrasında ise Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi oldu. Bu arada İstanbul’un ilk mefruşat, dekorasyon ve evler için farklı eşyalar satan Lazara Franko’yu da unutmamak lazım.

Tek başına tarih

Lebon ise başlı başına bir tarihtir. İstanbul aslında Avrupai anlamdaki pastayla 1860’lardan sonra İstanbul’a gelip yaşamaya başlayan Charles Bourdon sayesinde tanışmıştı. Cafe de Saint Petersburg isimli pastane, o zamanki adıyla Rue de Pera, İstiklal Caddesi’nde açılmıştı. Rusya sefaretinin tam karşısındaydı. Her ne kadar pastane dediysek de, öğleleri Fransız yemeklerinin de servis edildiği bir mekandı. Buranın ünlü müdavimleri arasında Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ahmet Mithat Efendi vardı. 1860’da pastaları ünlenmiş, şöhreti sınırlarını aşmıştı. Daha sonra bu aile, Lebon’ları ortak olarak aldı ve isim her iki ailenin adı oldu. Tarihte Sultan Abdulhamit’in bu mekana Mecidiye Nişanı verdiği rivayet edilir. 1940 yılında yukarıda bahsettiğim Avedis Çakır, Lebon’u satın alıp buraya Markiz’i kurar. Bu tarihi mekanla ilgili yazacak o kadar enteresan bilgiler var ki, keşke yerim el verse...

Tünel...

Şimdi gelelim meşhur Tünel’e... Hepimizin eminim defalarca bindiği, benim ilk bindiğimde anneme, “Ne olur yine binelim” diye yalvardığım, rutubetli kokusunu unutamadığım tünelin inşasına, 1871’de başlanmıştır. Eugene Henry Gavard tarafından 1874’de tamamlandığında iki ilkel vagondan oluşuyordu. Önceleri altı ay hayvan taşımışlardı. Böylece güvenliği test edildi ve 18 Ocak 1875’te büyük bir törenle açıldı. 1911 yılında işleten şirket değişti, 1939’da da İETT’ye bağlandı. 1971’de tahta vagonların yerini metalleri aldı. Halen de İstanbul’un ikonik noktalarından biridir. Yazımızı şimdilik burada noktalandırıyoruz.