Sizlerle bir süre yazılarımda özlem duyduğum, unutamadığım, neden bittiğini, neden hayatımızdan çıktığını merak ettiğim 1955 yılı sonrasındaki İstanbul’u paylaşacağım. Tabii klasik mekan yazılarımız da hayat normale dönünce devam edecek.
Aslında bu yazıların mimarı Genel Yayın Yönetmenim Mete Belovacıklı, iki yıl önce gazetede yaptığımız yılbaşı kutlamasında konu eski İstanbul’daki yaşama gelmişti. “Bununla ilgili bir yazı serisi yazsak ne güzel olur...” diye konuşmuştuk. Bu salgın hastalık da ikinci bir sebep oldu.
Biz şimdi gelelim Boğaz köprülerinin olmadığı, çevre yollarına ve otoyollara ihtiyaç duyulmadığı zamanlara... Haliç’te 1845’te inşa edilen Galata Köprüsü gece 03.00 ile 06.00 arası açılır, aynı şekilde 1940’ta faaliyete geçen Atatürk Köprüsü de (Unkapanı Köprüsü) aynı saatte açılarak Haliç Tersanesi’ne gidecek gemileri geçirirdi.
Köprüler açıkken Tarihi Yarımada’da hayat dururdu. Çok hoşuma gidense, o dönemde Haliç vapurlarının ve römorkların köprülere yaklaşırken islimli düdüklerini çalıp bacalarını kırmaları ve köprülerden sonra yine normale dönmeleriydi. Bir de Beyoğlu pavyonlarından ve barlarından çıkan sabahçıların araçlarından inip, sigaraları ağızlarında, ceketleri omuzlarında volta atıp köprülerin kapanmasını beklemeleri de enteresan bir anekdottur.

Köprü ve çevresi...

O yıllarda köprü üstü balıkçılarını hatırlamıyorum, korkuluklardan Boğaz’ı ve Haliç’i hayran hayran seyrettiğimi de hiç unutmuyorum. Bir de köprünün altında bağlı olan deniz polisinin o yıllarda deniz motorunda bildiğim tek marka olan Christ-Craft polis motoru... Söz köprü altından açılmışken, Haydarpaşa-Kadıköy dolmuş motorlarının özellikle çığırtkanlarını, hele de domates-patlıcan kasalarını taşıyan sandalcıları da hafızamda ayrı bir yer etmiş. Galata’ya doğru Ziraat Bankası’nın önünden yürüdüğünüzde “Lüfer, palamut!” diye bağıran balıkçı sandalları, balık-ekmekçiler gayriihtiyari gelip geçeni cezbediyordu. Biraz ileride solda Emanetçi Sultan Ağa ve iki minik büfe tam karşısındaysa zamanın emektar dubaları üzerinde duran önce tek, sonrasında iki katlı Kadıköy-Haydarpaşa şehir hattı vapurları iskelesi ve de günün her saati vapura koşanlarla, gemiden inip dolmuşa, otobüse yetişmeye çalışanlarla doluydu.

Unutulmayan satıcılar

Unutmamamız gereken bir ayrıntı da sabahları sokakta “Milliyet, Hürriyet, Tercüman” diye bağıran gazete satıcıları, akşamları ise o zaman moda olan sansasyonel haber veren bulvar gazetesi satıcılarıydı. Bir de şehir hatları vapurlarında maddi durumu müsait olan lüks mevkide oturur, çayını, kahvesini ve sigarasını içerdi. Birinci mevkinin koltukları suni deriydi, ikinci mevki ise tahtaydı.
Tabii şehir hatları deyince seyyar satıcıları da unutmamak lazım, zira onlar geminin neşesiydi. Mesela şık giyimli, güzel ses tonu ve de kibarlığıyla tüm yolcuların sevgisini kazanan ve geçtiğimiz günlerde vefat eden İstanbul beyefendisi Burhan Demircan (Burhan Pazarlama) unutulmaz. En son 10 yıl önce karşıma çıktığında ilk günkü gibi izlemiştim. Bu hafta bir Karaköy yolculuğu yaptık. Haftaya yeni bir semtte hatıraları konuşmak dileğiyle sağlıkla evde kalın, evde kalın, evde kalın...
Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklarımıza armağan ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile TBMM’nin açılışının 100’üncü yılını kutluyor, Atamızı saygı ve özlemle anıyorum.