Strazburg, UNESCO tarafından dünya mirasları listesine alınmış olup, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’na ev sahipliği yapmasından ötürü de önemli Avrupa başkentlerinden biridir. Sınırda olduğundan dolayı da tipik Fransız şehirlerine pek benzemez. Oraya gittiğinizde ilk iş olarak, şehri boydan boya kateden Ren Nehri’ni etrafı camla çevrilmiş teknelerle gezmelisiniz.

Bir de şehre girmek isteyen yabancıları kontrol etmek için 12’nci yüzyılda inşasına başlanan, 140 metre yüksekliğindeki Kuzey Kulesi ve 66 metre yüksekliğindeki Güney Kulesi ile şehrin en önemli yapısı olan Notre Dame Katedrali’ni mutlaka görmek gerek. Hatta merdivenleri tırmanarak manzarayı izlemek de iyi olur. Bunun dışında bir tavsiyem de Strazburg Güzel Sanatlar Müzesi’ni gezmeniz olacaktır.

Fransa’daki öğrencilik yıllarımda Strazburg’a o günkü imkanlarla trenle gitmiştim. Geçtiğimiz günlerde Paris’e gidip, uçaktan bile konforlu hızlı trenle bu muhteşem şehri tekrar görme imkanım doğdu. Öyle bir yer ki her şey tarih kokuyor; suyuyla, tepesiyle, ovasıyla ve doğal güzellikleriyle Tanrı özenerek yaratmış diyor insan. En önemlisi de tarih boyunca çok iyi korunmuş olması, zira gotik mimarinin çok iyi örneklerine sahip.

Bir de Ren Nehri’nin kollarının kanallara dönüştüğü, tipik Alsas Mimarisi’ne haiz, dışı sıva ve ağaçla kaplı evlerin süslediği Petite France var. Bu bölgenin dar sokaklarında kaybolmadan dönmeyin derler. Hakikaten de öyle, kendinizi yürümeye bırakın, pişman olmazsınız.

STRAZBURG’A GİTMELİTam teşkilatlı bir restoran

Şimdi gelelim Fransa’nın bu bölgesinin muhteşem yemeklerini tarihi bir atmosferde sunan Les Haras’a. Daha içeri girmeden altın kaplama at heykelleriyle karşılaşıyorsunuz. 18’inci yüzyılda yapılan bina, uzun yıllar süvari kışlası olarak kullanılmış. Daha sonra ünlü markalara deri tabakalayıp satan bir şirketin merkezi olmuş. 2014 yılında da bir cerrahi malzeme şirketi tarafından sosyal sorumluluk projesi olarak alınıp restore edilmiş ve butik otelle restorana dönüşmüş. Aslında bir brasserie beklerken, tam teşkilatlı bir restoran ve çok şık bir dekorasyonla karşılaştım diyebilirim.

Başlangıçlarda en popüler yemek, kaz ciğeri. Sevenler için ise yengeç tabağı mutlaka denenmeli. Alsas Bölgesi’ne özel bir tat olup, iki asırdır bilinen bir lezzet olduğundan tarte flambée yemelisiniz. Bu yemeğin bir kardeşi de, bir cins lahana kapuskası olan choucroute, aynı zamanda bilinen bir Fransız klasiğidir. Balık olarak ise hindistan cevizi sütü ve köri soslu midyeyle servis edilen morinayı öneririm. Et grubunun en başarılısı ise Alsaslılar’ın özel günlerde misafirlerine sundukları geleneksel bir tat olan, ağır ateşte pişmiş dişi geyik eti.

Yemekten sonra bir tabak bölge peyniri istemenizi ve her çeşitten tatmanızı tavsiye ederim. Biraz nefes aldıktan sonra tatlıya yeriniz varsa bademli tartolet veya Don Papa rumuyla tatlanmış bölgeye ait baba tatlısından yemelisiniz. Bir diğer alternatif de bu muhteşem yemeklerin üstüne kahve eşliğinde ev yapımı sorbe olabilir.

Merdivenlerden aşağı inerken, açık mutfakta çalışan ünlü şef François Baur’a rastlayabilirsiniz. Garsonumuz Micheal Piault bizi restoranın müdürü Philippe Schermesser ile tanıştırdı. Tarihi ve kültürel alanlarda birçok bilgi edinmemizi sağladı. Paris’teki birçok restorandan daha iyi ve yarı fiyata yemek yediğimiz ve çok mutlu ayrıldığımız Les Haras’ya yolunuz düşerse, mutlaka uğrayın.