Çok zor bir haftayı geride bıraktık. Dağlıca ve Iğdır’da peş peşe şehit edilen asker ve polislerimiz hepimizi ağır yaraladı. Terör her geçen gün gencecik canları almaya, ocakları söndürmeye, geleceğin umut dolu hayallerini yakıp kül etmeye devam ediyor. Böyle zamanlarda söylenecek her söz anlamsız kalıyor. Hiçbir şey bu acıları hafifletemiyor.

‘Şimdi ölmek istemem…’

Kaybettiğimiz o pırıl pırıl, kocaman yürekli çocuk yüzlere bakarken Teoman’ın 2009’da yine böyle zor günler sonrasında yazdığı, bir askerin gözünden savaşı anlatan ‘Çoban Yıldızı’ şarkısını hatırladım. O şarkıda henüz hayatın güzellikleriyle tanışamadan, hayatı hayat yapan, anlamlı kılan, en insani, en doğal ihtiyaçlarını yaşayamadan ölmek istemeyen o genç adamı sessiz bir çığlıkla haykırmıştı dünyaya Teoman: ‘‘Yüzme bilmeden daha / Deniz görmeden / Hiç güneşte yanmadan / Bir kalbi sarmadan / Aşkı tatmadan / Hiç sevişmeden daha / Hiç gülmeden / Şimdi ölmek istemem…‘ diyordu.

‘Çoban Yıldızı’ndan sonra Sezen Aksu’nun yine o günlerde yazdığı ‘Memet’in ateşi bir daha yaktı kalbimi. ‘Memet, bir türlü gitmiyor gözün, gözümden / Hiç büyümemişsin tanıdım, çocuk yüzünden / Kan geldi kederden, can özümden / Sen anacığını düşün çok dikkat et / Kendini de, bizi de, dünyayı da affet’ diye acı bir ağıt yakmıştı Aksu, yitirilen canların ardından. Aynı albümde ‘Tanrı’nın Gözyaşları’ şarkısında ‘Bu bir bataklık / Yutuyor körpe tomurcukları / Dört kitap yazıyor / Eşittir Tanrı’nın çocukları’ diyerek gerçeği yüzümüze vurmuştu.

‘Bir arada olmalıyız’

Sezen Aksu ve Teoman’la birlikte bu toprakların bütün hassas ve vicdanlı sanatçıları bazen bir şarkıyla, bazen bir kitapla, filmle, bazen de bir oyunla benzer şeyleri söyleyip durdu yıllardır. Hepimize, birbirimizden hiç farklı olmadığımızı, her insanın var olması gerektiğini, farklılıklarımıza rağmen bir arada olmamız gerektiğini, birbirimizi sevemesek de saygı duymamız gerektiğini, bütün insanların hoş görüyle el ele tutuşabileceğini anlatmaya çalıştı. Ama biz 2015’te hâlâ savaşmaya, gencecik kardeşlerimizi daha aşkı tatmadan; umutları, gelecek hayalleri ve düşleriyle toprağa vermeye devam ediyoruz her gün.

Birçok çocuğun babalarından ayrılıp hayat karşısında yarım kalışına şahit oluyoruz. Bir bebeğin ne kadar büyük zorluklarla büyüdüğünü yeğenim Demir’le çok daha iyi anladım. Kendi hayatlarımızda bilemediğimiz sadece ailemizin tanık olduğu o büyüme süreci öyle yavaş, öyle zor oluyormuş ki o yüzden evlatlarını üzerlerine titreyerek büyüten, sonra da gencecik yaşta toprağa veren o anne ve babaların feryadı şimdi daha çok yakıyor canımı.

Sağduyu ve vicdan

Üstelik bugünlerde birbirimize daha çok kenetlenmemiz gerekirken her geçen gün birbirimizden daha da uzaklaşıyoruz. Müzik programları yapan psikolog arkadaşım Gökhan Çınar’ın birkaç gün önce sosyal medyada yazdığı gibi ‘Acısını da, utancını da, korkusunu da yıkıcı bir öfkeyle anlatıyor herkes. Sanki başka bir duyguyu tanımıyormuş gibi.

O karanlık cümlelerin yanına eklediğiniz ‘barış’ yıkarak, dağıtarak, yok sayarak gelmeyecek. Ne içinize uğrar öyle ne de etrafınıza.. Ne kalbe, ne de ülkeye..’ diyor Çınar. Bütün kalbimle katılıyor, dün Gülay Afşar’ın da yazdığı gibi tek çıkış yolumuzun ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ olduğuna inanıyorum. Hepimizi sağduyulu olmaya, vicdanlarımızı hatırlamaya davet ediyorum.