Geri Dön
Pazar“Asıl meselem insanı anlatmak”

“Asıl meselem insanı anlatmak”

Ahmet Ümit “Elveda Güzel Vatanım”da İttihat ve Terakki’nin hikayesini aynı ülkesi gibi bir o yana bir bu yana savrulan bir karakterin gözünden anlatıyor. Ümit “Benim için romanda tarih kullanmak ya da devrimi anlatmak, yahut aşkı anlatmak, bunların hepsi mümkün fakat asıl mesele insanı anlatmak” diyor

“Asıl meselem insanı anlatmak”

“Asıl meselem insanı anlatmak”
Pera Palace Hotel Jumeirah’ın meşhur Orient Bar’ında buluşuyoruz Ahmet Ümit’le. Son romanı “Elveda Güzel Vatanım”ı yeni bitirmişim, kahramanı Şehsuvar Sami ile 1926’nın Pera Palas’ında yaşamışım. Şimdi yazarıyla aynı koltuklarda oturup “arkasından” konuşuyoruz, bu aşkla devrim arasında sıkışıp kalan delikanlının.

Bu bir tarihi roman, evet. İttihat ve Terakki dönemini masaya yatırıyor. Bir polisiye aynı zamanda. Aşk romanı da bir yandan, nesli tükenmişinden... Hepsinden öte, insan ruhuna mercek tutuyor.

Otelin Ahmet Ümit ve bu roman için özel bir önemi var. Şehsuvar Sami, terk ettiği ama unutamadığı sevgilisi Ester’e mektuplarını Pera Palas’ta yazıyor. Agatha Christie’nin kaldığı odaya komşu 410 numaralı oda, Ahmet Ümit’in adını taşıyor. Bu yüzden biz de burada buluşuyoruz. Olmuşken bir de smokin giymeye ikna ediyoruz Ahmet Ümit’i çekim için. Beymen hemen hallediyor konuyu. Ve yazarın 1996 yılında yine bu otelde başlayan romancılık serüveninin yeni durağını konuşmaya başlıyoruz...

“1906 ile 1926 arasını masaya yatırdım ve tartışmaya açtım”

-Neden İttihat ve Terakki dönemini anlatmak istediniz?

“Patasana”dan beri bu topraklardaki tarih, kültür benim romanlarıma malzeme olageldi. “Sultanı Öldürmek”ten sonra giderek günümüze gelmek gerektiği inancındaydım. İttihat ve Terakki olmasaydı, daha doğrusu 1908’in 23 Temmuz’unda ilan edilen meşrutiyet olmasaydı cumhuriyet olmazdı. Düşünsel olarak bunu hazırlayan teşkilat İttihat ve Terakki’dir. İttihat ve Terakki’nin en faal olduğu dönem aşağı yukarı 1906 ile 1926 arasıdır, o dönemi anlatayım dedim çünkü bugüne dair yaşadığımız sıkıntıların ve sorunların nüvelerinin, köklerinin orada olduğuna inanıyordum. Okudukça, araştırdıkça bunu daha net doğruladım, gerçekten hepsi o dönemde gizliymiş. İttihat ve Terakki iyi bir örgüt müydü, kötü bir örgüt müydü, bunu değerlendirmek için, şartları değerlendirmek lazım. Osmanlı İmparatorluğu parçalanıyor, dışarıda çok güçlü devletler var; İngiltere, Fransa, Rusya arasında inanılmaz bir paylaşım savaşı var. Biz en korkunç durumdayız. Sıkışmışız, politik reform yapamıyoruz, ekonomimiz berbat, tam bu noktada 32 yıllık despotik bir yönetim olan Abdülhamit’e karşı özgürlük hareketi başlıyor. İttihat ve Terakki budur. Fakat önce hükümete ortak oluyor, sonra işbaşına geliyor, sorunlar
o kadar büyük ve bu kadrolar o kadar tecrübesiz ki, giderek despotik bir yapıya dönüşüyor.

-Sizin romanınız 1926 İzmir suikastı sonrası İttihat ve Terakki’nin lağvedilmesiyle başlıyor...

Evet, geri gönüşlerle 1906 ile 1926 arasını anlatan bir roman. O 20 yıllık süreci masaya yatırdım ve tartışmaya açtım.

“Devrimi seçmesine rağmen aşktan hiç vazgeçemiyor”

-Ama sadece o dönemi değil, insanın seçimlerini ve bunların sonuçlarını da masaya yatırmışsınız...

Tabii. Benim için romanda tarih kullanmak ya da devrimi anlatmak, yahut aşkı anlatmak, bunların hepsi mümkün fakat asıl mesele insanı anlatmak. Bir tarihi anlatırken romancının yapması gereken tarihi bilgiler vermek evet ama daha önemlisi o tarihin roman karakterinin hayatını, yazgısını nasıl etkilediğini anlatmaktır. Burada bizim karakterin; Şehsuvar Sami’nin meselesi aslında şu: 1906 yılında âşık olduğu Ester’le beraber Paris’e gidecekler, kendisi yazar, kız şair olacak, orada bir hayat kuracaklar. Fakat o tarih buna izin vermiyor. Bu çocuk birdenbire kendisini olayların göbeğinde buluyor. Aşk mı, devrim mi, tam da böyle bir seçenekle karşı karşıya kalıyor. Ve devrimi seçmesine rağmen aşktan hiçbir zaman vazgeçemiyor. 20 yıl boyunca bir imparatorluk dağılırken, bir dünya savaşı yaşanırken, yeni bir devlet kurulurken yaşadığı fırtına bu. Benim bazı romanlarımda olan yer, Beyoğlu, burada da önemli yer tutuyor. 1926 yılının Pera’sındayız, burayı anlatıyoruz.

-Epey araştırma gerektirmiştir o dönemin Pera’sını bu kadar detaylı yazmak...

Bu roman beni çok yordu. Bir kere Pera Palas’ı anlatmak gerekiyordu, bunun için hem bugünkü müdiresi Pınar hanım çok yardımcı oldu hem de eski tanıtım müdürü Cevat bey var, onunla çok mesai yaptık. Maalesef bizim ülkemizde tarihi bölgeleri koruyamıyoruz ve bu bölgede de birçok bina yıkılmış durumda. 1926’nın Beyoğlu’sunu canlandırmak için onlarca kitap okuyarak tek tek caddede ne vardı, hangi dükkanlar vardı, hangi tiyatrolar vardı, tiyatrolarda hangi oyun oynanıyordu, bütün bunlar için araştırma yapmak gerekti. Sadece o değil, İttihat ve Terakki’yi de araştırmak gerekiyordu. Jöntürklerin Paris’te bir lokali olduğunu biliyoruk, gittik onu bulduk, Bonaparte Sokağı 25 numara. Ve tabii İttihat ve Terakki’nin doğduğu yerler... Sık sık Selanik’e gittik, Manastır’da Resneli Niyazi’nin konağına gittik, onların çıktığı dağları gezdik, Şemsi Paşa’yı vurdukları Drahor Nehri’ni bulduk... Yani zor ama çok zevkli bir romandı benim için. Benim roman tarzımda çok enteresan bir şey var; tek başıma kapandığım da oluyor tabii bütün romancılar gibi, ama öte yandan bir kolektif çaba var. Gezmeler, dolaşmalar, bilim adamlarıyla sohbetler... Bu kısmı yeni dostluklar kurmamıza, yeni coğrafyalar görmemize vesile oluyor.

“Asıl meselem insanı anlatmak”


“Karıştıramam kimseyi Şehsuvar Sami’ye”

-Bütün bu araştırmaları yapmak için koca bir ekip olmalı...

Eşimle yapıyoruz, başka kimse yok. Çok dostum var benim, onlar bana inanılmaz destek oluyorlar. Kimden ne istesem o kapı açılıyor. Ben öyle bir ekip kuramıyorum, öyle profesyonelliğe sahip değilim. Öyle mi olması gerekiyor onu da bilmiyorum belki o daha çok dağıtacak beni. Çünkü bu bir roman ve sübjektif bir şey, karıştıramam kimseyi Şehsuvar Sami’ye.

“Tıpkı bir sinemacı gibi ben de mekan gezdim”

-Şu anda Pera Palas’ta Şehsuvar’ın Mehmet Esat’la buluştuğu Orient Bar’dayız. Romanın önemli bir bölümü otelde geçiyor. Ne yaptınız, burada saatler mi geçirdiniz?

“İttihat ve Terakki romanı yazacağım” dediğimde Pera Palas aklımda yoktu. Sonra düşündüm, üç tane otel var burada o zaman; Pera Palas, Tokatlıyan ve Büyük Londra. En uygunu burası çünkü İttihat ve Terakki’ciler burada sıklıkla toplanıyor. Ayrıca Pera Palas bir anıt bina. O zaman o fikir aklıma geldi; öyle bir trük bulayım ki bu adam otelde kalsın. Entrika kurmak için iyi bir yer burası. Pınar hanımdan o dönemin menülerini istedim, Cevat beyden buradaki malzemeleri öğrendim. Ne vardı, Acem halısı mı, Afgan halısı mı, Çin vazosu mu... Karşıda ne vardı, Tepebaşı Çay Bahçesi, orada neler oluyordu... Pera Palas’a çok sık geldim, değişik saatlerde gece nasıl oluyor, sabah nasıl oluyor, ikindi vakti nasıl oluyor... Tıpkı bir sinemacı gibi ben de mekan gezdim. Benim romanlarımda psikoloji çok önemlidir ama görsellik de önemlidir. O yüzden sinemacılar çok severler benim romanlarımı, film yapmak isterler.

“Bizde büyük isyanlar maalesef yok”

-O dönemle bu dönemi kıyasladınız mı yazarken?

Evet, yazarken düşündüm, inanılmaz bir şekilde bugüne benziyordu yaşananlar. Bu hem etkiledi beni hem de çok şaşırttı. Aradan bu kadar yıl geçmiş, ülke bu kadar değişmiş, şehirler değişmiş, bir imparatorluk yıkılmış, bir cumhuriyet kurulmuş. Niye benziyor? Ben bu tezi daha önce de tekrarlamıştım, çok da inanıyorum; her şey değişmiş ama bir şey değişmemiş: Kul kültürü. Abdülhamit döneminde zaten var, İttihat ve Terakki geliyor, yapmak istedikleri şey vatandaş yetiştirmek. Parlamento olsun, insanlar artık bir adamın ağzından çıkan laflarla karar vermesinler, meclis olsun, yargı olsun. Fakat yine aynı şey olmuş. Ardından cumhuriyet kurulmuş, yeni bir meclis açmışlar, gene olmamış, kul kültürü devam etmiş, Atatürk yeni padişah gibi algılanmış. İsmet İnönü öyle, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, kim geldiyse padişah gibi algılanmış. Ve bugün de aynı şey geçerli. Kul kültürümüz devam ediyor.

-Romanda bir yargı yok, taraf tutma yok ama bunun nasıl devam eden bir çark olduğunun altı çiziliyor...

Aynen öyle. Bu romanda tabii bir mesele daha çok önemli, dünyanın her yanında geçerli bir mesele; devlet mi kutsaldır, insan mı... Yani devleti yaşatmak için insan her şeyi yapmalı mıdır? Cinayet işlemeli midir, ölmeli midir, öldürmeli midir, kirli işlere bulaşmalı mıdır? Sonunda Şehsuvar Sami’nin verdiği karar aslında bununla ilgilidir. Roman biraz bunu da tartışıyor; insan ve devlet arasındaki ilişki. Bu devlet Osmanlı İmparatorluğu da olabilir, Türkiye Cumhuriyeti de olabilir, herhangi bir sosyalist devlet de olabilir. Beni ilgilendiren mesele birey ve devlet arasındaki ilişki. Çünkü o devlet ki insanların örgütlenmiş hali. Bu bizi mutlu da edebilir, bize cehennemi de yaşatabilir.

-Anlattığınız dönem o kadar kanlı ki kurgu cinayete gerek kalmayacakmış neredeyse...

Daha renkli ve entrikası yoğun bir kurgusu var evet. Romanın ikili bir yapısı var. Bir tanesi 1926’da geçen entrika, artık İttihat ve Terakki bitmiş, yeni dönem bunları tasfiye ediyor. Altta ise bütün bir tarih var. O tarihi çok fazla değiştirmedim. Sadece bir kurgu içinde anlattım ve o kurgunun içine de Şehsuvar Sami’yi yerleştirdim. Bu romanımın öteki yazdıklarımdan bir farkı daha var, tümüyle tarihi anlattığım ilk romanım. Diğerlerinde bugün ve geçmiş bir aradadır.

-“İsyan anları turnusol kağıdı gibi” diyor romanda, “Bir halkın hakiki karakterini ortaya çıkarır”. Bizim için ne söyleyebiliriz bu anlamda?

Bizde büyük isyanlar maalesef yok. Maalesef diyorum çünkü büyük isyanlar iktidara karşı “Bir dakika arkadaş, dur, istemiyorum” deme hakkı, itiraz etme refleksidir. Halkın kendi onurunu koruma anlarıdır bunlar. Tarihimize bakınca Fransa’daki, Rusya’daki gibi çok büyük isyanlarımız yok. Var isyanlar; Şeyh Bedreddin isyanı var, Celali isyanları var ama devasa, büyük isyanlar yok. İşte Gezi bence bu anlamda çok değerlidir çünkü özgürlüğü savunmadır, itirazdır. Kul kültürü dediğim bu, Gezi olayları kul kültürünün kırılmasında önemli bir kilometre taşıdır.

“Bu koca dönemi bir roman haline getirmek bence hayırlı bir işti”

-Romanla ilgili duygunuz ne?

Kitap bittiğinde çok yorulmuştum ama o büyük yorgunluğun içinde büyük de bir huzur vardı, iyi bir iş yapmış olmanın huzuru. Her romanın kaderi vadır. Biz yazarız, “müthiş” falan deriz, sonra tarih o romanı alıp bir yere koyar. Asıl hak ettiği yer orasıdır, onu zaman gösterecek, ben bilemem. Ama şu anki duygum, “Ahmet, oğlum, iyi bir iş yaptın”. Bu koca dönemi bir roman haline getirmek bence hayırlı bir işti. Çünkü dediğim gibi, İttihat ve Terakki bir muamma, bir sürü evreleri var. Pek çok insan bu kitabı okuduğu zaman İttihat ve Terakki hakkında toplu bir fikre sahip olabilir. Olabilir diyorum, çünkü ben tarihçi değilim ve tarihçi mantığıyla bir tez ileri sürmüyorum. Sadece bir resim çiziyorum ve sizin de söylediğiniz gibi, asıl anlatmaya çalıştığım, bu hengame içindeki tarihin oradan oraya savurduğu insanlar ve o insanların trajedisi. Tıpkı “Doktor Jivago” gibi, “Madam Bovary” gibi, “Anna Karenina” gibi biz romancıların o büyük olaylar içinde yaptığımız şey, insan yazgısıyla ilgilenmektir.

“Abdülhamit yaşasaydı beni çok severdi”

-Abdülhamit gerçekten polisiye seviyor muymuş romandaki gibi?

Kesinlikle. O bilgilerin hepsi yüzde 100 doğru, bayılıyor. “Sherlock Holmes”un yazarı Arthur Conan Doyle’a başarı nişanı veriyor saraya çağırıp. Hatta karısına da şefkat nişanı veriyor. Kendi çevirttiriyor bir sürü kitabı. Sadece “Sherlock Holmes” da değil, Eugene Sue’nun 17 kitabını kendisi çevirttiriyor. Bir polisiye fanıdır. Yaşasaydı beni çok severdi muhtemelen.

-Mümkün. O sürgüne gittiği son sahnede çok şefkatli bir adama dönüşmüştü...

Olaylara nereden baktığımız o kadar önemli ki. Politik olarak baktığımız zaman herkesi şeytan olarak görebiliriz. İnsani olarak baktığımız zaman başka başka resimler görebiliriz. Politik olarak bakış bir romancı için çok tehlikelidir, biz karakter yaratmalıyız. Politik yönelimler bir süre sonra değişebilir. O dönem için geçerli olanda sonradan bir yanlışlık görebiliriz. O nedenle romancı insani olandan yola çıkmalıdır çünkü insani olan değişmez.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler