Geri Dön

Dibine düşen Coppola...

Sinemanın en "baba" yönetmenlerinden Francis Ford Coppolanın kızı Sofiaya "Biz onun bebekliğini bilirdik" muamelesi yapılabilir. Ama Sofia çektiği filmlerle rüştünü çoktan ispat etmiş durumda

"Kız çocuğu" diyorum biraz da utanarak. Boşuna değil. Zira her ne kadar rüştünü ispat için nice 32 yaş insanından daha fazla şey yaptıysa da, çoğunluk, onun narin ve naif figüründe "dört başı mamur bir kadın" görmekte zorlanıyor hâlâ. O bizim için dibine düşen armut, babasının kızı.Sofia Coppolanın rüştünü ispat adımları beş yıl önce çektiği "The Virgin Suicides" (Türkçeye "Kaybolan Hayatlar" olarak çevrildi) ile başlamıştı. Şimdi "Lost in Translation" ile sürüyor. Tercümesine zorluk, anlamına anlam katan bir adı var bu filmin. Tercümeyle yitip giden anlamlara uzanıyor. Diller, kültürler, zihinler arasındaki gediklerden süzülen duygulara olta atıyor.Film beklesin biraz. Sofiaya dönelim biz. Koca gözlerinde hikayeler saklayan bir genç kadın bu. Sinemaya ve sinemacılara meraklı, yaşı da en azından 50leri bulmuş Amerikalıların rahatlıkla "Biz onun bebekliğini bilirdik" diyebildikleri bir kız çocuğu. Eğer DVD devrimi sayesinde evinde ufaktan bir film koleksiyonu oluşturmaya başlamış ehli keyiflerdenseniz ve eğer babasının başyapıtı "Baba" ("The Godfather" dizisinin ilk filmi) bu koleksiyonda haklı yerini çoktan bulmuş ise, bir zahmet en sondaki o vaftiz sahnesine baktığınızda Sofiayı karşınızda göreceksiniz. Corleone ailesinin en genç üyesi olarak beyazperdede ilk rolünü alan o bebek, Mayıs 1971de Coppola ailesine katılan Sofiadan başkası değil. Ve eğer "The Godfather" dizisinin, birinciden 18 yıl sonra yapılan ve onunla asla boy ölçüşemeyen üçüncü filmine bakacak olursanız, bu kez karşınızda Mary Corleonenin büyümüş hali diye göreceğiniz (herhalde oyunculuğundaki acemiliğe de, zamanın birçok eleştirmeni gibi kıs kıs güleceğiniz) genç kız da keza öyle, yine aynı Sofia.The New York Times Magazinein Sofiayı kapağına yerleştirmiş 31 Ağustos sayısından öğrendim ki, Baba Coppolanın yeni doğmuş kızını film setine taşımasının anlamı, öylesine bir "çeşni olsun, hatıra kalsın" basitliğinden öte. Sinemanın gelmiş geçmiş en baba yönetmenlerinden ve bence Amerikayı Amerika yapan genişliği gövdesine sığdırabilen az sayıdaki insandan biri olan Francis Ford Coppola meğer, kariyerinin ta başında karar vermiş ki, işi gereği nereye seyahat etmesi gerekirse oraya çocuklarını da götürecek; minik Coppolalar onunla birlikte her film setine ayak basacaklar. Sonuçta belki düzenli bir okul eğitiminden yoksun kalmış çocukları; ama farklı kültürleri yiyip içip solumayı öğrenerek ve bir film nasıl yapılır -bir dünya nasıl kurulur- görerek büyümüşler. İşte şimdi yeni filmi "Lost in Translation" ile kendisini, Amerikan sinemasının en ilginç anlatımcılarından biri olarak konumlamaya aday Sofia Coppolada da bu sünger gibi emip süzgeç gibi elemeyi erken kavramışların inceliğini, sadeliğini, bilgeliğini bulmak mümkün. Amerikanın beni en çok güldüren komedyenlerinden Bill Murrayi hüzünlü ve komik bir hikayenin ortasına yerleştiren, orta yaşın ve Japonyanın kimimize belki biraz tanıdık ama eminim kimimize de çok yabancı köşelerine olduğu kadar, her birimizin içinden geçen karanlık dehlizlere de erişen romantik bir yolculuk bu. Üstelik bu yolculuğa, küçücük bütçeli (topu topu 4 milyon dolar) ve kısacık bir sürede çekilmiş (topu topu 27 gün) bir filmle çıkıyorsunuz. Yolculuğu düşleyen, yazan, "Bill Murray olmazsa bu film de olmaz" inatçılığıyla oyuncuları tek tek belirleyen ve yöneten Sofia Coppola, "Bu bir günce. Nasıl bir yer olduğunu arkadaşlarıma göstermek istedim" diyor "Lost in Translation" için, "yer" sözüyle Japonyayı kastederek. Sonra, filmi bitirdiğinde "Eyvah, ya sıkıcı bulursa herkes" diye çok korktuğunu da kaçırıyor ağzından. Öyle ya, Hollywoodun vur kır, ez geç, paldır küldür diye diye hız ve kudret içinde, tekniği ile afallatan ve (eğer türünün iyi bir örneğiyse) kurgusuyla da büyüleyen filmlerine kıyasla pek sessiz, pek yavaş, pek kurgusuz bir film bu. Sofia Coppolanın deyişiyle, "Mendereslenerek akan İtalyan filmleri gibi."Sofiayı ekranda izlerken televizyonun sesini biraz daha biraz daha açmam boşuna değil yani. Son haftalarda, onun hakkında hangi gazete ya da dergide kim ne yazdıysa okudum ve hepsinden de yeniden yeniden öğrendim ki "Alçak sesle konuşmayı seven bir kadın" bu. Yeni filmi de, fısıltının nimetine bir selam sanki. n

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber