Geri Dön

“Şizofrengi’ye has, çıplak ve delice”

Bugüne dek sahaflar dışında bulunması mümkün olmayan efsane dergi Şizofrengi’nin dijital olarak erişime açılması üzerine kurucularından psikiyatr Fatih Altınöz’e bağlandık

“Şizofrengi’ye has, çıplak  ve delice”
Ceyda Ulukaya

Şizofrengi, ‘90lı yılların efsane dergilerinden. O dönem, yolun henüz başındaki bir avuç psikiyatrın çabasıyla kurulan bu dergi, ismiyle müsemmalığı kadar mottosuyla da gönüllerde taht kurdu: Bütünüyle kuşkudayız. Doktorlara da, hastalara da, ünlü ve ünsüz yazarlara da sayfalarını eşit oranda açan bu dergi, okuru yıllarca “delilik” ortak paydasında buluşturabildi, belki de bu yüzden bu kadar sevildi. Bugüne dek, sahaflar dışında bulunması mümkün olmayan derginin, kısa süre önce dijital olarak erişime açılması ise adeta bir karantina hediyesi oldu. Bir yandan eski sayıları karıştırırken bir yandan derginin kurucularından psikiyatr Fatih Altınöz’e bağlandık, Şizofrengi’nin efsane günlerine ışınlandık.

Hep övgüyle bahsedilen bir dergiydi Şizofrengi. Erişime açılınca da ilgi yoğun oldu. Şaşırttı mı sizi?

Şaşırttı tabii. Mutlu da etti çünkü dergiyi kuralı neredeyse 30 sene olmuş. Bir kuşak değişmiş. İlgilisinin dergiye ulaşamadığına dair duyum alıyorduk ama yine de bu kadar kitlesel bir coşku beklemiyordum. Özellikle de gençlerden. Derginin zamandan bağımsız, insana dair genel halin bir temsili ve oradan yola çıkan içerik taşıdığına dair iyi bir kanıt oldu diye düşünüyorum.

Derginin bu kadar sevilmesi neden?

Bunu aslında başkalarının araştırıp söylemesi gerekir. Benim görüşüm şu: Bir hiyerarşisi yoktu. En büyük ideallerimden biri okurların da yazar olabilmesiydi, ki sonra pek çok okurumuz başka mecralarda da yazılar yayınlar oldu. Ve metinler daha önce Türkiye’deki yayınlarda görülmediği kadar çıplak ve deliceydi. Şizofrengi’ye has bir dil bile oluştu diyebilirim.

Nasıl tarif edersiniz bu dili?

Ben deli sözcüğünü rahatlıkla kullanıyorum, sevdiğim için, delilerin dilinin de klasik dil yapısını bozan, onu dışlayan belki yeni bir dile tekabül edebilecek bir yapı taşıdığını düşünüyorum. Bu çok sıradışı bulundu anladığım kadarıyla. Okurun kendisinin de derginin aktif üyesi gibi hissettiğini düşünüyorum. Dönem olarak da özel bir dönem. 80‘lerin karanlığında, insanların kendi psikolojilerine hapsolduğu o sert dönem sonrası, 90’lar usul usul buradan çıkma dönemiydi. Psikoloji kitapları yeni yeni yayınlanıyordu. Zamanın ruhuna da oturdu.

Yola çıkarken ne hayal etmiştiniz?

Psikiyatri içindeki eleştirel tartışmaları ele alacağımız ama bir tür isyan duygusunu da taşıyan, hiyerarşinin olmadığı, hastabakıcıların, hekimlerin ve hastaların beraber ürettiği metin ve görüşleri içeren, bazı edebi metinlerin de olduğu, söyleşilerin de yer alabileceği, aslına bakarsanız renksiz bir dergi hayal etmiştik. 200 adet baskıyla yola çıktık. Önsöz bile yazmadık. Ama çığ gibi büyüdü. 3 binlere kadar çıktık, ki dağıtımsız. Toplam 8-10 yerde satılıyordu. Biz derginin hamalıydık aynı zamanda.

Derginin alameti farikalarından biri, dediğiniz gibi hastaların da yazması. Bunu nasıl sağladınız? Hepsi şizofreni miydi?

Hepsi değil, karışık. Ciddi akıl hastalıkları diyelim. İlk sayıda, zamanında Bakırköy’de yatan hastaların şiirlerinden oluşan “İniltiler” kitabından faydalandık. Recep Güngör’ün “Doktor beni sanıyor şizofreni” şiiri oradan. Bunun gibi hazır metinler vardı. Sonra bir posta kutusu verdik ve akış başladı. Ciddi psikiyatrik rahatsızlıklar geçirmiş ve yazarlık yeteneği olan insanlar bize ulaştı. Bir kısmını tanıyorum ama hiç tanımadığım insanlar da oldu. Velhasıl bir noktadan sonra odak olduk.

 Dergi, şizofreniyle ilgili bir farkındalık yarattı mı sizce?

Derginin bir tartışma platformu olmasını ve oradan örgütlülüğe çağrı yapmasını istemiştim. Ben praksise inanırım. Eyleme dönüşmemiş fikir ve eylemden tekrar üretilmemiş teori, bana heyecan verici gelmiyor. Amacım bir gündüz hastanesi oluşturmaktı, bir tür rehabilitasyon merkezi. Bunun için dergi üzerinden bir çağrıda bulundum ama hayal kırıklığı oldu. Gelen okurlar daha çok yazarları görme hevesindeydi. O bir kırılma yarattı. Sonrasında derginin, teorik eleştirel psikiyatrinin yanı sıra edebiyat-sinema-felsefeye yakın bir mecraya dönüşmesine razı oldum ve 96‘da Şizofreni Dostları Derneği’ni kurdum. Bir anlamda Şizofrengi’den dernek çıkmış oldu.

“Şizofrengi’ye has, çıplak  ve delice”

Derginin isim babası Fatih Altınöz. Mottosu “Bütünüyle kuşkudayız” ise Hakan Atalay’ın Antonin Artaud çevirisinden bir cümle.

Derginin tüm sayılarına fatihaltinoz.com/ sizofrengi adresinden ulaşmak mümkün.

“Şizofrenisi olan toplumdan dışlanıyor”

Neredeyse 30 yıldır şizofreni hastalarıyla çalışıyorsunuz. Sizce bugün toplum olarak şizofreniyi yeterince tanıyor muyuz?

Şizofreni, ciddi psikotik dediğimiz, gerçeği değerlendirme yeteneğini bozan, bunun da sosyal hayata uyum problemleri gibi çeşitli davranış patolojileriyle ortaya çıktığı bir beyin hastalığı. Tabii ki düzenli ilaç kullanımı gerektiriyor. Tedavi olunmadığı ya da reddedildiği durumlarda zorlu dönemler olabiliyor. Ama ben sadece beyin hastalığı olarak kabul etmiyorum çünkü bu hastalık görünür olduğu andan itibaren toplum sizi dışlıyor. Sorun da orada başlıyor çünkü bu dışlandığınız yere tekrar dönemiyorsunuz. Dönemedikçe de depresyonla birleşiyor ve tüm hayata yayıldığı için, insanın oyundan düşmesi demek. Düşmesi yetmediği gibi bir de sürekli olarak yaftalanması söz konusu. Bu yaftalamanın önüne geçmek için kurduk Şizofreni Dostları Derneği’ni. 25 yıl oldu, maalesef hâlâ şizofreniye dair olumsuz çağrışımları azaltamadık. Özellikle medya kaynaklı stigmatizasyonu çözemedik. Son 20 yılda basında şizofreniyle ilgili çıkmış haberleri alın, en az yarısı sosyopatidir, şizofreniyle alakası yok.

 

 

 

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber