Geri Dön

YALAN, İFTİRA, SENARYO

EMRE: Hangi ülkede oyuncular kadroyu belirliyor? Siz duydunuz mu? Ne demek takımı Emre yapıyor? Ayıptır, günahtır. Okan ağabey yedekte otururken, ben sahadaydım. Böyle gücüm olsaydı, onun da ilk on birde oynamasını sağlardım.ARDA: Milli Takım’daki kavga olayı mı? Ancak böyle bir senaryo yazılabilir ve bu senaryo ödül alır. Ay-yıldızlı performansımıza 10 üzerinden ancak 2-3 verebiliriz. Çünkü bugünkü başarısızlığın ana suçluları bizleriz

YALAN, İFTİRA, SENARYO

ÖZEL RÖPORTAJ - BİLAL MEŞE

3 aylık çaba

Gazetecilik zor zanaattır. Hep yarışın içinde olacaksınız, rekabeti elden bırakmayacaksınız. Özel haber, özel söyleşi, bu işin olmazsa, olmazıdır. Gazetecilikte dün yoktur, hep günü yaşarsınız, o gün yaptığınız gazete arşivindeki yerini alır, unutulur, yeni habere, ya da özel bir işe yelken açarsınız.
MİLLİYET bu anlamda bir ekoldur, lokomotiftir. Herkes yapar, ama MİLLİYET yaparsa en iyisini yapar. Bu gelenek hiç bozulmadı, bozulmayacak da...
Şimdi asıl konumuza dönelim.
Tarih 28 Ekim 2012 Pazar, saat 05.30... Herkesin uykuda olduğu sırada takım arkadaşım Cengiz Malgır’la birlikte Atatürk Havalimanı’nın yolunu tuttuk. THY’nin 1857 sayılı seferiyle İstanbul’dan, Madrid’e uçtuk. Yeni bir heyecana, yeni bir özel işe yelken açtık İstanbul’dan, ver elini Madrid, dedik yola koyulduk. Dört saatlik stresli yolculuktan sonra otelimize yerleştik, biraz dinlendik, doğru Vicent Calderon Stadı’nın yolunu tuttuk.
Sanırız özel işin sırrını anladınız.
Atletico Madrid’de top koşturan Emre Belözoğlu ve Arda Turan’la söz kesmiştik, aylar önce... Yani öyle bir anda oluşmadı bu özel iş, emek harcadık, konuştuk, rezervasyon yaptırdık. Üç ay önce Emre ile ayak üstü konuştuk, ‘Olur’ dedi. Emre’nin sözü bizde her zaman senettir. Macaristan yenilgisinden sonra Budapeşte’de ikiliyle ayak üstü sohbet ettik. Orada teklifimi hatırlattım Emre’ye, yanıt geldi:
‘Tamam, ağabey, 28 Ekim’de bekliyoruz”.
Ve o gün geldi, çattı.

***

Vicente Calderon Stadı’nda A.Madrid-Osasuna maçını izlemek için akredite olmuştuk. A.Madrid takımının maç yaptığı stat bir hayli eski... 50 bin kişilik kapasitesi var. Hele bir basın tribünü var ki, evlere şenlik! Yedi kat tırmanıyorsunuz, asansör yok. Futbolcuları tanımak için dürbün şart...

Buz gibi bir hava, maç başladı. Sonuç; 3-1 A.Madrid lehine... İki lejyoner oyuncumuzla ertesi gün buluştuk, bizden önce verilmiş sözleri vardı, davete gideceklerdi. Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Madrid konsolosluğumuzun verdiği resepsiyona katılacaklardı. Emre, “Ağabey sen de gel” dedi, peşlerine takıldık. Madrid’deki Türk Konsolosluğu’na girdik, kapıda karşıladılar. Türk ve İspanyol davetliler vardı. Emre ve Arda ikilisine girişte ilgi başladı, resepsiyonda doruk noktaya ulaştı. Bir yanda Madrid Başkonsolosumuz Ayşe Sinirlioğlu ile sohbet ediyorlar, diğer yanda davetlilerin ilgisiyle haşır neşir oluyorlar. Hem imza dağıtıyorlar, hem de fotoğraf çektiriyorlar.

Emre ve Arda ile antrenmandan sonra evlerine gittik, kapıdan öyle elinizi kolunuzu sallayarak giremezsiniz. Site ama ne site? Evleriyle, konumuyla, yeşil alanlarıyla cennet bahçesi gibiydi.
Doğrusu heyecanlandık, yeni bir ayrıcalıklı ve de bol emekli işe imza atmanın duyguları içindeydik ki, sessizliği Emre bozdu:

“Ağabey, ilk kez bir gazeteci evime geliyor, yani özelime... Çok istediler, ama hep hayır dedim. Sen farklısın, onun için buradasın”.
Emre’nin iltifatlarına teşekkür ettim. Yıllardır birlikteyiz. Futbolcu-gazeteci ilişkisinden daha çok, dostluk köprüsü oluşturduk aramızda
Neyse... Eve girdik, salona geçtik, eşi Tuğba hanım indi salona, ‘Hoş geldiniz’ dedi. Emre’in bugüne kadar hiç aile fotoğrafı yansımadı medyaya... Tuğba hanım bu anlamda uzak kalmayı tercih etmiş... Zaten Emre ile konuşmamızda oğlu Ömer ile fotoğraf çekilmesine onay vermişti. Ancak eşi istemediğini belirtmişti. Eeee buraya kadar gelmişken, aile fotoğrafı çekmeden geri dönmek, bize yakışmazdı. Dilimiz döndüğünce Tuğba hanıma derdimizi anlattık, kendisinden hoşgörü beklediğimizi söyledik. Bizi kıramadı.

YALAN, İFTİRA, SENARYO


Artık Emre ve Arda ile baş başa kalmıştık, araçlara bindik, Madrid’in iyi bir semtinde, kaliteli bir restoranta gittik. Emre, Arda, ben, Cengiz bir de bize yardımcı olan Beşiktaşlı Ata kardeşimizle birlikte masaya oturduk. Yaşam biçimleri futbol... Nereye gitseler, kiminle otursalar, söz dönüp, dolaşır, futbola, Fenerbahçe’ye, Galatasaray’a geliyor, Aslan payı da kuşkusuz Milli Takım’a düşüyor.
Neyse, burada kulüp başkanlarının soyunma odalarına gelip, gelmediğini, merak ettik. ‘Başkanı hiç görmedik’ diye önce espri yaptılar, ardından “Kulübün sahibi geldi bir kez antrenmana, ailesi ile birlikte, hepsi o kadar” derken, çok ilginç bir noktaya parmak bastılar:

“Maçlardan önce başkan gelir, hepimizin eline sıkar, başarılar diler ve gider. Bu galibiyetlerde ve de mağlubiyetlerde bile hep aynıdır.”. Yani başkan ve yönetici öylece gelip, “Hadi aslanım, koçum” demezmiş...

YALAN, İFTİRA, SENARYO

Ne güzel değil mi?
Bizde? Soyunma odalarına dalan başkanlar yok mu ? Var... Küsen yöneticiler yok mu ? Var...
Türkiye’de aşırı ilgiden adım atamıyorlardı. Burada da tanınıyorlar, ama öyle taraftarlarca fazla rahatsız edilmiyorlar. Yani yemek yiyorlarsa, taraftarlar pas geçip, gidiyorlar. İlgisizlik onları sıkıyor mu, diye düşündük, bakın nasıl bir yanıt verdiler bize:
“Tam tersi, müthiş mutlu oluyoruz. İlgi görmek güzel, ama herşey ilgiye endeksli değildir. Hayatın başka gerçekleri de var. Keşke bütün dünyadaki insanlar zengin ve ünlü olsa da, hayatın gerçek cevabının bu ilgi olayında olmadığını anlasalar”.

Araya Emre giriyor:
“Hayatta mutluluğun tarifi ilgiden geçmiyor. Ben kişisel olarak şöhreti sinsi bir hastalık gibi görüyorum”.
Arda, sık sık araya girmeyi de ihmal etmiyor:
“Şöhret olmak güzel... Elbette hayal ettiklerimizin üstünde yaşıyoruz, bunu inkar edersek ayıp olur. Ne olduğunuzu biliyorsanız, ilgi olayının çok önemli olmadığını da bilirsiniz”.
Laf hazır futboldan açılmışken, iki yıldız oyuncuya Milli Takım’a ve kendilerine Milli Takım forması altında on üzerinden kaç verirsiniz, sorusunu yöneltiyoruz. İkisi de gerçekçi; yalana, dolana sığınmıyorlar: “2 veya 3 veririz ağabey”...

Neden?

“Çok basit... Bugünkü başarısızlığın ana suçluları bizleriz de ondan. Dört maç yaptık, üç puan aldık, bu puan ne bize ne de Türk Milli Takımı’na yakışıyor. Bunun da sorumlusu, ne teknik adam, ne de bir başkasıdır”.
Emre, araya giriyor; “Artık herkesin şapkasını önüne koyup, düşünmesi şart. Benim, Arda’nın, herkesin bu başarısızlıkta sorumluluğu var, bundan kaçmak yok”.
Ama geçmişte Milli Takım’ın başarıları ortada...Bu kötü gidişatın temelinde neler var, bu ikiliyle bunu açmak istedik, ilk yanıt Emre’den geldi:
“Bu bir jenarasyon işidir. Bakın biraz hafızamızı zorlayalım. Galatasaray’ın, UEFA Kupası’nı kazandığı yılı anımsayın. Kalede Taffarel var. Savunmada iki yabancı, bir de Hagi var. Tamam, Hagi iyi futbolcu doğru, buna lafım yok. Ama o yılki orta sahayı hatırlayın. Yani takımın neredeyse tamamı Türk patentli... Dönelim Milli Takım’a; Taffarel’in yerine koy Rüştü’yü... Savunmaya yerleştirin Alpay’ı, alın size Milli Takım. Neredeyse tamamı Galatasaraylı... Ve de iyi bir jenarasyon. O jenerasyon büyük işler yaptı Milli Takım’da... Bu ekibin başında da Fatih Terim hoca var. Bu kazanımlarda onun da katkıları büyük. Şimdi kalkıp, Terim’i bile yargılıyorlar”.
Kaptan, sen ve Okan başbaşa verip, Milli Takım kadrosunu yapıyormuşsunuz ? Doğru mu?
Gülüyor, sinirlenmemeye çalışıyor:

“Ağabey, Allahaşkına olur mu böyle bir şey ? Size soruyorum, dünyanın hangi ülkesinde oyuncular kadroyu belirliyor, sahaya sürüyor? Siz duydunuz mu böyle bir şey? Ben duymadım, duyan varsa, söylesin. Ne demek takımı Emre yapıyor? Ayıptır, günahtır, insanları nasıl böyle karalayabilirsiniz. Okan ağabeye ‘Gel şunu takıma al, şunu sahaya sür’ diyeceğim. Hadi canım sende... Okan benim öz ağabeyim gibidir. Okan ağabey yedekte otururken, ben sahadaydım. Böyle gücüm olsaydı, onun da ilk on birde oynamasını sağlardım. Bakın, böyle bir şey söz konusu bile olamaz, düşünülmesi bile abes. Bunun adı iftiradır, yalandır”.

Dedikodu o kadar çok ki, hangisini sorsak, tekme tokat kavgayı mı, Selçuk ile Burak’ın sakatlıklarını bahane ederek, Milli Takım’a gelmediklerini mi?

“Burak ve Selçuk’u çok iyi tanırım, bu söylentilere asla inanmıyorum, kimse de inanmasın. Her ikisi de düzgün insanlardır. Milli Takım’da herkes oynamak ister. Kardeşim adam sakatsa, nasıl oynasın ? Tekme tokat kavgaya gelelim. Sizler yıllardır bu oyunu yakından izliyorsunuz, hiç tekme tokat kavga eden futbolcuyu gördünüz mü, ben görmedim, duymadım... Tekme tokat kavga olayı yalan. Diyelim ki, Arda maçta, ya da antrenmanda bana pas atmadı, ben de ona kızdım, o da bana bağırdı ? Bu tartışmanın adını tekme tokat kavga olarak mı nitelendirmek gerekir? Bağırırız, çıkarız, sarmaş dolaş oluruz”
Arda, fırsat buldukça araya giriyor, gamsız gibi görünüyor, ama konuşmalarında müthiş duygusallık yatıyor, o da kavga olayına kısa yanıt veriyor:
“Ancak böyle bir senaryo yazılabilir ağabey, bu senaryo ödül alır”

Kiloya dikkat
Bizde taraftarlar genelde antrenmana gelirler, oyunculara baklava getirirler, elleriyle yedirirler. Biz de, ikiliye “Biz de baklava, burada Paella getiriyorlar mı size” diyoruz: “Paella mı? Yok daha neler ağabey. Burada öyle şey yok. Bazen bizi ziyarete gelenler oluyor, yanlarında tepsiyle baklava”.

YALAN, İFTİRA, SENARYO


Nasıl yani?
“Valla öyle... Biz de adettir, nereye gitseniz gelenektir baklava”.
Peki, yiyor musunuz?
“Mümkün değil, nedeni de kilonuzu aynı oranda tutmak zorundasınız. Biz yemiyoruz, hemen kulübün çalışanlarına dağıtıyoruz”.
Arda, Galatasaray’da kiloluydu, o da inkar etmiyor zaten: “81 kilo geldim, şimdi 76 kiloyum. Burada kilo alma şansımız sıfır, çünkü müthiş çalışma tempomuz ve de maç trafiğimiz var”.
Emre tatilden 77 kilo geldi, şu ana kadar 3.5 kilo vermiş, sürekli kilosunu kontrol altında tutuyor. Arda, en çok kiloyu Fatih Terim hocanın gelişiyle verdiğini söyledi, hep beraber güldük.

‘Madrid’de ev alacağız’
Kaç para kazandıklarını sormuyoruz, çünkü vergi memuru değiliz, ancak burada yatırım yapıp, yapmadıkları sormadan geçemiyoruz.
Bu konuda ilk sözü Emre alıyor, çünkü çok farklı kulüplerde ve ülkelerde top oynadı:
“Kafamı duvarlara vuruyorum. İtalya ve İngiltere’de top koşturdum. Bir tane yatırım yapmadım bu ülkelerde, çok pişmanım. Burada uzun soluklu, yani iki ya da üç sene kalırsam, yatırım yapmayı düşünüyorum, ev de olabilir, başka bir alan da”.
Arda da farklı düşünmüyor, hayali Madrid’e bir ev almak, çünkü bu kenti çok seviyor:
“Bir kere İspanya’yı çok sevdim, Madrid’e müthiş ısındım, burayı avucumun içi gibi biliyorum. Evi alırım, Türkiye’de yaşasam da, böyle bir evim olursa hele de Madrid’de gelir, üç ay kafamı dinlenirim. Atmosfer, iklim çok güzel, stres atmak için harika bir kent”.

YALAN, İFTİRA, SENARYO

Sadece futbol
Yazılı ve görsel medyadaki onlarla ilgili yorumları merak ediyoruz.
İkisinin ortak görüşü, aynı:
“Madrid’de, AS, Marca, Deportivo ve El Mundo gibi gazeteler var. Takıma ve de oyunculara yönelik haberler var. En önemlisi yalan haber yok. O gün takım antrenmanda neler yapmış, futbolcuların tek tek analizini yapıyor, bu analizlerden kimin ne olduğu ortaya çıkıyor. Bir de yazarların yorumu var. Özel hayatınız gazetelere yansımaz. Ne kadar büyük takım olursanız olun, ya da dünyanın en iyi yıldızı olun, sadece futbol okursunuz. Tabi ki, bu oyunun magazini de var, şovu da var. Ama yine futbol üzerine... Keşke Emre ağabey hep konuşsa.. Biz Türkiye de konuştuğumuz zaman ‘Vay bunlar çok konuşuyor’ deniliyor. Neticede bizim işimiz futbol ve konuşmalarımız da futbolla ilgili oluyor. Bu anlamda konuşmanın neresi çok konuşuyor oluyor, anlamakta zorlanıyoruz”.

YARIN:? HAGİ Mİ, ALEX?Mİ?

Diletta Leotta ile Kevin Prince Boateng Michael Jackson dansı yaptı!



YAZARLAR
TÜM YAZARLAR

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber

Türkiye’nin haber yaşam platformu Milliyet Dijital yenilendi!

Uygulama ile devam et, gündemi kaçırma!

Şimdi DeğilHemen Keşfet