Bir film: Güney Kore’den yılın en çarpıcı yapımı, ‘Parazit’... Muhakkak izleyin, hatta acele edin, hadi üşenmeyin kalkın ve sinemaya gidin. ‘Unutulmazlar’ arasına girecek yerini, daha izlediğiniz an hissedeceksiniz. Her şeyden önce tam anlamıyla özgür bir film var karşımızda... Ne ‘tür’ kaygısına takılmış, ne ‘taraf tutmayı’ umursamış ne de ‘doğru mesaj’ derdine düşmüş! Sadece topluma ve bizim de içinde bulunduğumuz sisteme ayna tutmuş! Yani, sanatın en saf ve birincil halinde yer almayı seçmiş. İzleyen herkesin yorumu kendine...
Film sadece olan biteni, olup bittiği haliyle ortaya koyuyor, tıpkı yaşamın kendisi gibi... Kimi zaman komedi, kimi zaman iç ısıtan bir aile hikayesi, bir bakmışsın çok doğal, bir anda “Yok artık!” dedirtecek kadar abartılı ve çoğunlukla gerilimi kuvvetli... Yaşamın kendisi kadar sıradan ve bir bakmışsın ancak gerçek hayatta olabilecek kadar saçma!
Çok ama çok farklı, daha önce izlediğiniz hiçbir filme benzemediğine garanti ederim, hatta o kadar ki, yönetmenin diğer filmlerine bile benzemiyor. Tek bildik olan, zenginler ve fakirler, ‘aşağıdakiler-yukarıdakiler’ hikayesi ama bu defa bambaşka bir anlatı... Öyle ki, film taraf tutmamıza olanak vermiyor. Ne fakire acıyor ne de zenginden taraf olabiliyoruz. Suçlu ya da haklıyı işaret etmiyor. Var olan düzeni koyuyor seyircinin önüne; kimse suçlu değil bu hikayede ya da herkes suçlu... Ama benim için ana fikir şu: İçinde bulunduğumuz sistem, zengin ve fakir arasındaki makası bu kadar açınca, uçurum bu kadar artınca, fakirleşme artıp, bir kesim iyice dibe vurup, gittikçe aşağılara itilince, o sağlıksız ortamda parazite dönüşme kaçınılmaz olur ve parazitler de sonunda zenginlerin kanını emer; zengin-fakir fark etmeksizin bu terazisi kaçmış düzende, herkes kaybeder.

Bir kitap: Tiyatronun yaşayan efsanesi Genco Erkal, sahnedeki 60’ıncı yılını kutluyor. Sahnelerin en güçlü ismi, bugün birden fazla oyunda oynuyor, tüm ülkeyi il il tiyatroyu seyirciyle buluşturmada öncü olmaya devam ediyor. Prof. Dr. Ayşegül Yüksel’in söyleşi ve fotoğraflarla zenginleştirilmiş kitabı ‘Güneş’in Sofrasında/Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatrosu Serüveni’, Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıktı. Türk tiyatro tarihinin son 50 yılını kapsayan, ustanın hayatından, Yıldız-Müşfik Kenter ve Gülriz-Engin Sururi’ye kadar sahnelerin dev isimleriyle olan serüveni, tiyatromuzun 60’lardan bu yana geçmişine tanıklık etmek için muhteşem bir fırsat...

Bir dizi: Evde kalmakta ısrar edip, dizi izlemek isteyenlere hatırlatırım, bu hafta ‘Crown’un üçüncü sezonu Netflix’e geldi. Daha önce izlememiş olanlar da hemen ilk sezondan başlasın, mutlaka tavsiye ederim. Yönetmen Benjamin Caron, benim de yıllarca reklamlarda çalıştığım, çok sevdiğim bir arkadaşım. Gerçekten harika bir iş çıkarmış yine üçüncü sezonda... Ah bizde de bir sezonda belirli sayıda bölüm çıkarılıp, sonra yayına girse diziler, kalite 10 kat artacak ama nerede! Aslına bakarsanız eskiden, yani TRT dönemi ve özel televizyonculuğun yeni başladığı 90’larda biz öyle çalışırdık. Diziyi çeker, bitirirdik, sonra yayınlanırdı. Sonra, kanal sayısıyla birlikte rekabet artıkça, haftalık çekilmeye başladı işler ve saçma reklam kuşaklarıyla kantarın topuzu kaçtı. En azından 6-13 bölümlük mini serilerle, yeniden bir kıpırdanmaya geçmenin tam zamanı... Dilerim, yayın akışı yapan kanallar artık düzenin değiştiğini ve son dönemeçte olunduğunun farkına varırlar. Şu an ülkemizde ısrarla devam ettirilen dizi dönemi bitti, son birkaç nefes geride kalan... İnternet dizilerinin dönemi şimdi ve kanallar için de yeni düzenin yüksek kalitesiyle rekabet edebilmek için dönüşme vakti. Geleyim ‘Crown’un üçüncü sezonuna... Malum, yıl aşımı oldu ve oyuncular değişti. Açıkçası ben eski halini aradım. Üstelik geçen yıl Oscar alan Olivia Colman yeni Kraliçe Elizabeth, kardeşi Prenses Margaret rolünde de Helena Bonhem Carter olduğu halde... Belki Claire Foy’a alıştığımız içindir diye de düşündüm elbette ama bana sorarsanız Foy, açık ara daha seyirciye yakın bir Kraliçe Elizabet idi. Üstelik, yeni sezonu izlerken, biraz makyajla, oyuncu değişikliğine gidilmeden de zaman geçişinin halledebileceğini hissediyor insan. Fiziksel olarak da iki mavi gözlü kadın oyuncunun yerine -ki Kraliçe öyle- şimdi koyu renk gözlü ve hiç benzemez oyuncuların gelmiş olması da yadırgattı. Yeni Kraliçe, soğuk ve antipatik görünmeye başladı birden, bu da diziye bir ağırlık ve kasvet vermiş. Her hâlükârda harika çekimler, dünya siyasetine dair müthiş bir senaryoyla, çok şık bir yapım.

Ama dizi demişken, ‘Kominsky Method’un da ikinci sezonunun geldiğini unutmayın. Zaten 20’şer dakikadan oluşan bu komedi dizisinin iki sezonu, iki günde izlenip, bitirilecek türden. Michael Douglas geçen yıl Altın Küre’yi aldı, bu sene de muhteşem oyunculuğuyla rol arkadaşı Alan Arkin’den ödül bekliyorum. 70-80 yaşlarındaki insanların hikayesiyle dünyada fırtına estiren dizi, ‘gençlik satar’ fetişini de yıktı, geçti. Çok güleceksiniz, mutlaka izleyin.