EN PARLAK YILDIZ...

21 Kasım 2019

Tarifi öyle zor ki... Kabul etmesi imkansız... Belki dışarıdan görenler garip karşılayacaklar ama o kadar hazırlıksız yakalandık ki... O varlığıyla bile her daim yol gösteren bizim en parlak yıldızımız, o bizim karanlık sulardaki deniz fenerimiz; bizi en sert rüzgarlara hazırlayan, o fırtınalarda sığınılacak liman...
Öyle ölümsüz ki tiyatro için, olağan bir vedalaşmayı imkansız kılıyor. O, kadın-erkek demeden, Cumhuriyet tarihimizde tiyatroya yön veren, en büyük yıldız, yeri dolması, yerine konması imkansız.

Amerikalılar bir sabah uyansa ve Özgürlük Heykeli yerinde olmasa, ne kadar şaşırırlarsa, o kadar şaşkınız şimdi... Hiç hazırlamamışız kendimizi ve bir abide olarak hep başımızda duracak demişiz, demek ki... O kadar çaresiz, o kadar kimsesiz, o kadar nirengisiz... Çok zor çok! Tesellimiz, ondan öğrenmiş olmak, onun renkleriyle boyanmak, onunla dolu olmak, aynı sahneyi paylaşmış olmanın ayrıcalığını bir nişan gibi taşımak. Yıldız Hoca’nın o hiç sönmeyecek ışığında tiyatroyla yol almak... Türkiye’nin başı sağolsun...

Birkaç sene önce, özellikle çocuklar Cumhuriyet’e yön veren kadınları yakından tanısın, ilham alsın diye, Köstebek yayınları ‘Kim Demiş ki Ben Yapamam?’ isimli bir kitap hazırladı. Çevrenizdeki çocuklara da almanızı tavsiye ederim. Onun içinde benim payıma da, hocam Yıldız Kenter’i anlatmak düşmüştü. Zeynep Özatay’ın çizimiyle benim cümlelerim buluşmuş, küçük Yıldız’ın büyük bir yıldıza dönüşme hikayesi minikler öğrensin, büyükler de hatırlasın diye okurla buluşmuştu... Bu satırları paylaşarak vedalaşmak istiyorum şimdi ve hocama her şey için bir kere daha teşekkürü borç biliyorum. Ardından “Helal olsun” demek öyle garip geldi ki; sen hakkını Türk tiyatrosuna helal et Yıldız Hoca...

Yazının devamı...

ÜÇ BÜYÜKLERİN EN NEŞELİSİ

17 Kasım 2019

Osmanlı’nın başkentleri, tarihin mimari zenginliğini bütün ihtişamıyla bugüne taşır... Padişahların, tarihte iz bırakma ve büyüklüklerini gösterme biçimi olarak, eşsiz mimari eserlere isim verme arzusu, muhteşem bir zevk ve kültürel birikimin yansımasına olanak vermiş. Bir de ‘Koca Sinan’ gibi olağanüstü bir mimarla Osmanlı padişahlarının en bilgili, en kuvvetli, en aydın ve en sanatseverlerinin devri denk düşünce, ortaya dünya çapında başyapıtlar çıkmış. Hele ki bir de başkent seçilmiş şehirlerde mimari, adeta gelecek için Osmanlı’dan atılmış bir imza...
“Osmanlı başkentleri” deyince; Bursa, Edirne ve tabii ki İstanbul gelir akla... Aslında Osmanlı Beyliği’nin ilk başkenti, Ertuğrul Bey’in Bilecik’i fethiyle birlikte Söğüt’tür. Ertuğrul Gazi’nin türbesi de orada yer alır. Ancak, Osmanlı’nın büyüyerek büyük bir devlet haline dönüşmesi itibarıyla ilk başkent Bursa olarak kabul edilir. 39 sene sonra Murad Hüdavendigar yani, 1. Murad ile Edirne yeni başkent olmuş ve tam 88 sene sonra, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethine kadar da öyle kalmış. 1453’ten Osmanlı’nın son gününe kadar, 470 yıl boyunca ise bu görevi Şehr-i İstanbul almış.

Gözde şehir

Osmanlı’nın ikinci başkenti Edirne, bugün her taşında buram buram muhteşem bir tarihin, mimari estetiğin ve kültür zenginliğinin izlerini taşıyor. Hint-Avrupa kökenli bir kavim olan Trak’lar tarafından kurulan şehir, M.Ö 170 yılından, Türk fethine kadar Bizans’a ev sahipliği yapmış. İstanbul’un fethinden sonra artık başkent olmasa da her daim padişahların gözde şehri olmuş ve Osmanlı için önemli bir idari ve ticari merkez olarak kalmış. Tarihindeki çok kültürlü yapısı, Balkanlar’a açılan kapı olması itibarıyla her zaman çok renkli kimliğini korumuş. Rivayet o ki, burada yaşayan halkın yerel ağzıyla, “Bu işi edirin” deyişleri sebebiyle de ‘Edirne’ olarak bugünkü adını almış...
Edirne deyince akla ilk gelen, Mimar Sinan’ın “Ustalık eserim” dediği Selimiye Camii, kuşkusuz... Meşhur ciğer tavası, lokumu, Osmanlı’dan miras birbirinden muhteşem yapıları, neşeli Roman halkı, Kırkpınar güreşi, aydın, hayata gülümseyerek bakan ve misafirperver insanlarıyla Edirne bugün, hem yerli hem de yabancı turistler için bir önemli bir ziyaret merkezi...
Anne-babamın, 50’nci evlilik yıl dönümlerini kutlamak için, annemin ısrarıyla Edirne’ye gittik, ailece... İstanbul’a 2.5 saat mesafede olması, harika bir hafta sonu tatili alternatifi haline getiriyor şehri... Madem Ekvator Kuşağı kaydı ve biraz endişeyle olsa da, kasım ayında baharı yaşamanın keyfini çıkarıyoruz. Kara kış gelmeden Edirne’ye bir hafta sonu kaçamağı yapmanızı mutlaka tavsiye ederim. Vaktiniz varsa elbette daha uzun bir programla,
hatta vize varsa hemen 6 km. ilerdeki Yunanistan ya da Bulgaristan’a da küçük geziler planlayabilirsiniz. Bana sorarsanız, Edirne iki güne sığmaz ama harika

Yazının devamı...

Sofrayı ‘yiyen’ kaldırsın!

10 Kasım 2019

Her gün başka bir yerde uyandığım günlerden geçiyorum yine... Turneler, paneller, aile gezileri vesaire derken, benim leyleğin ‘gagası’ yer görmüyor yine... Sosyal medyada yeni yerler ve keyifli keşifler paylaşınca, sürekli tatil halinde gününü gün eden bir kadın imajı çiziyorum sanırım. Eh, Instagram’ın bana verdiği yetkiye dayanarak, yaşadığım günlük iş koşuşturmalarını, sıkıntılı süreçleri filan filtreliyorum bir güzel, süzgecin üzerinde kalan kaymak çoğunlukla sosyal medyaya yansıyan... İşimi yaparken de tatil havamı bozmadığım için, çok yalan da sayılmaz. Başa gelen zorlukları, biraz keyifli hale getirecek lezzetler bulmazsak gün içinde, çalışmak ızdırap olurdu doğrusu...




Sevdiğim bir mesleğim olduğu için hep şükretmişimdir ama çalışmak ve günlük hayat koşuşturmasından şikayet etmeden, keyifli dakikalar yaratmak gibi bir meziyet kazandığım için de kendimden çok hoşnutum. Tam da bu noktada imdadıma, iflah olmaz yemek düşkünlüğüm yetişiyor. Her gittiğim yerde yeni lezzetler ya da sevdiğim yemeklerin hayalini kurmak, işimi hafifletiyor. Daha tiyatro turnesine başlarken Erdal Abi ile (Özyağcılar) nerde, ne yiyeceğimizin, nerden, hangi peyniri alıp, eve döneceğimizin planlarını yapmak, oyun yorgunluğumuzu alıveriyor. Gelin görün ki, bu yemek sevdası kilo kontrolüne hiç yardımcı olmuyor. Gezdikçe yerel lezzetler, eve gelince ‘ev yemekleri’ derken, pantolonlarımı zor kapatmaya başladığım, su götürmez bir gerçek! Şimdi ‘yeni oyun’ öncesi biraz dikkat etmek zamanı.

Yazının devamı...

Yeni neslin arasındaki son pamuk ipliği

7 Kasım 2019

Aynı yaşta ve doğal olarak aynı sınıf kadamesine devam eden iki lise öğrencisi, ortak bir muhabbet kurmakta bile zorlanıyorsa, sevdikleri-bildikleri-takip ettikleri hiçbir şey birbirini tutmuyorsa, üstelik bu gençler aynı ülkenin, hatta aynı şehrin çocuklarıysa, gelecekte bir arada nasıl sağlıklı toplumsal iletişim kurulacak? Ortak hedeflerde nasıl buluşulacak? Dinledikleri şarkılardan, izledikleri dizilere, güldükleri filmlerden oynadıkları oyunlara kadar birbirine yabancı, kopuk ve toplumsal yarılmanın sarp kıyılarında kalmış gençlik, dünya rekabetinde ülkesine nasıl yer açacak? Yeni yetişen neslin arasındaki bu büyük uzaklık nasıl aşılacak? Ortak bir kültür kilimine basmadan büyüyen çocuklar, apayrı motifler olarak birlikte büyük bir desen oluşturmayı nasıl sağlayacak?
Nostalji romantizmi için değil, ülkemizin geleceği için, lütfen hatırlayın; çok şeyimiz yoktu ama neyimiz varsa çoğu ortaktı... Hatta aileden yadigârdı ‘yağ satarım bal satarım’, ‘misket’, ‘yakar top’ ve ‘sek sek’... Aile boyuydu ‘Kemal Sunal’, ‘Hababam Sınıfı’ ve ‘Devekuşu Kabare’... Peki ya ‘Çalıkuşu’, ‘İnce Memed’, ‘Bir Garip Orhan Veli’, ‘Yeşilçam’, ‘Barış Manço’, ‘Zeki Müren’ ve daha niceleri? Or-tak hafıza, ortak payda... Eksiğiyle, yanlışıyla kör topal da olsa geldik bu günlere... Her seferinde anlaşmanın yolunu bulduk bir şekilde; peki ama bundan sonra? Eğitim sisteminin apayrı gezegenlerine düşen bu çocuklar, kendi yörüngelerinde döne döne büyürken hangi eksen tutacak onları bir arada? Bir dikkat edin çevrenizde aynı yaştaki öğrencilere, sanki bambaşka dünyanın insanları onlar. Ne kadar farklı yaşamları olsa da, duydukları yerde aynı hisle dolacakları ortak hiçbir ses, bakarken dalacakları tek bir resim yok çocukluk hafızalarında; peki ama gelecekte nasıl bir arada yaşayacaklar? Birbirlerine bu kadar uzakken, nasıl bu ülke için el ele çabalayacaklar?

Ortak payda şart!

Bugün eğitimi, dünya genelinden kopuk düşünemeyiz. Aksi halde bir işsizler ordusu inşa ederiz. Yarın herkes ya yurt dışından bir ürün ya yurt dışındakine bir ürün satmak ya da yine yurt dışındakilerle bir üretim için çalışacak. Dolayısıyla herkesin, dünya genelinde yaygın belirli temel prensiplerde beceri sahibi olması gerekli. Oysa daha bizim ülke olarak kendi içimizde, eğitimle gelen ortak bir kültür paydamız yok. Yukarıda örnekler vermeye çalıştım, eskiden iyi kötü vardı ama artık yok. ‘Pollyannacılık’ yapma desem herkes anlar değil mi, işte çocuklarımızın bir sayfalık bir konuyu bir örnekle anlatabilecekleri ortak paydaları yok bugün. Çünkü eğitimin en büyük sorunu olan büyük bir ‘yarılma’ içindeler. Sonuna kadar açılmış bir makasın, keskin ucunda birbirine değmeden kanaya kanaya ayakta durmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki onları ortak paydada buluşturacak bir eğitim anlayışı yok!
Örnek vereyim, Avrupa’da, lise mezunu olan herkesin muhakkak eğitim hayatında okuduğu temel eserler vardır. Dolayısıyla iletişimde olan iki kişi, birbirinin dilinden anlar. Bu hem bir seviye verir, hem de ortak bir kültür birikimiyle diyalogu kolaylaştırır. Bugünkü eğitim anlayışındaysa, artık iletişim ağını genişletmek için, dünyanın temel eserlerini ve başlıca tarihi geçmişi bilmek gerekir. Aksi, yarının yetişkinlerini ve tabii ki ülkemizi çağın gerisinde bırakır. Ama daha bizim okullarımızın liseyi bitirene kadar ‘zorunlu’ olarak sunduğu bir ortak kültür-sanat müfredatı yok. Ortak 100 kitap-şiir okumamış,
100 film izlememiş, aynı şarkılarda gözyaşı dökmemiş bir nesil konuşur ama iletişim kuramaz. Birbirinin ne dediğini zaten hiç anlamaz. Kendi dilinde kaybolmaktır bu ve yabancılaşmanın en acısıdır. Önce aynı toprağın çocuklarının birbirini, sonra dünyayı anlayabilecekleri, insanlığın evrensel duygularını taşıyan ortak bir kültür mirası müfredatı, hemen eğitim planına alınmalı. Mesafeler gittikçe açılmadan, makas iki yana dağılmadan, o son pamuk ipliği de kopmadan, kısaca daha fazla geç olmadan...

Yazının devamı...

Zürih’te hafta sonu...

3 Kasım 2019

Tiyatro oyunumuz ‘Hoşgeldin Boyacı’, altıncı sezonunu Zürih’te açtı bu sene... Bu vesileyle, ben de hayatımda ilk defa şehri görmüş oldum. Bir sonraki uçakla yanıma gelerek, bana sürpriz yapan ve seyirciyle yaşadığımız heyecanı paylaşan Ada ile, oyundan sonra iki günlük küçük de bir tatil kaçamağı yapmış olduk. Toplam dört günlük maceramız ve yönetim biçimi, farklı kurallarıyla eşi benzeri olmayan bu ülkeye ait notlarım
ve izlenimlerim...
İlginç bilgiler


İsviçre’nin en büyük kenti Zürih, ekonomik ve kültürel başkent olarak kabul görüyor. Malum, ülkenin resmi başkenti yok! İstanbul’dan gidenler için küçücük bir kent. Merkez nüfus 500 bin civarı, yani Kadıköy kadar bir yer. Zaten İsviçre’nin ülke nüfusu, İstanbul’un yarısını anca buluyor. Ülkenin dörtte birini de yabancılar oluşturuyor. 26 kantona ayrılan İsviçre’nin, dört resmi dili var. Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanşça... Ama kullanılan Almanca epey farklı... Yaşam kalitesi endeksinde, genellikle zirveyi bırakmıyor ve ‘Yaşanacak En İyi Ülke’ seçiliyor. Zürih, çok güzel ve medeni bir şehir olmakla birlikte, bana sorarsanız turistik olarak Fransa ya da İtalya kadar şık ve etkileyici bir yer değil. En büyük ihracatı çikolata, çakıları ise çok ünlü...

Dikkat ederseniz İsviçre ‘CH’ olarak bilinir, para birimi de CH Frank yani CHF’dir. Buradaki CF paralarının da üzerinde yazan, Latince ‘Confoederatio Helvetica’ yani ‘Doğrudan Demokrasi’ anlamına gelir ki, dünyada ‘doğrudan demokrasi’ ile yönetilen tek ülkedir.

Yazının devamı...

Hafızanızı verimli kullanmak için: Ebbınghaus formülü

31 Ekim 2019

Hafıza, hayatta insanı başarılı kılmak için gerekli en önemli beyin fonksiyonu... İleride tıpkı elektronik aletlerde olduğu gibi, insanlar için de dışarıdan takılıp, fazladan alan yaratabilecek harici hafıza kartlarının olabileceği söyleniyor. Hatta bu konuda AR-GE çalışmaları bile yapılıyormuş. Bilim, insan beynini tam olarak çözemeden, beynin işlevleri yerine ikame edecek teknoloji de çok kolay geliştiremeyecek gibi... Hafıza da beyin konusunda bilim insanlarını meşgul eden alanların başında yer alıyor. Sonuçta, kimi insanın hafızasının kuvvetli, kimisinin zayıf olması; akıllı telefonlardaki gibi ‘gigabayt’ alan genişliğine bağlı değil. Kısaca, hafızamızla ilgili yaşadığımız sorunlar, alanın dolmuş olmasından kaynaklanmıyor.
Hafızaya gelen veriyi işleme, muhakeme etme, sonuç çıkarma ve elde edilen veriyi kategorize ederek, doğru saklama alanına almak gibi bir sürece işaret eden, beyin işletim sisteminin etkili çalışması önem kazanıyor. Neticede, zaten beynimizi, tam kapasite kullanmadığımızı biliyoruz. Tıpkı son model bir akıllı telefonun, teknolojiyle arası olmayan eski nesil birinin elinde sadece “Alo” demek ve mesajlaşma amaçlı kullanılması gibi, beyin de henüz onu nasıl kullanacağını bilemeyen bugünkü insan nesliyle kapasitesini ortaya çıkaramıyor. Yine de türümüzün bugünkü koşulları içinde de hafızasını, diğer insanalara göre daha etkili kullananlar olduğunu görüyoruz. Günün sonunda bilimden sanata, ilkokul sıralarından üniversite sınavlarına kadar pek çok alanda ve aşamada, insanı bir adım önde tutan baş unsur, hafızadır. Politikacılardan, yöneticilere, doktorlardan avukatlara ve buluşlarla dünyayı sallayan teknoloji gurularına kadar başarılı olmuş her insanın arkasında, onu her zaman destekleyen kuvvetli bir hafıza vardır.

100 yıllık metot

Ebbinghaus Metodu nedir? Aslında 100 yıldır bilinen bir hafıza kullanma formülü... Özellikle, öğrenciler için muhteşem pratik ve kesinlikle karşılığını alacakları bir öğrenme biçimi. Lise ya da üniversiteye geçiş sınavları için ise ‘altın öğüt’ diyebiliriz. Elbette, bir sunum hazırlayan ya da örneğin iş değişikliğiyle kulvar değiştiren ya da yeni bir dil öğrenmek isteyen yetişkinler için, bilgiyi zihinde sabitlemeye yarayan en kısa ve sağlam yol. İşin ilginci, yıllardır pek çok yeni metot üzerinde çalıştıktan sonra, bilim insanlarının tonlarca araştırma ve makaleden sonra yine Ebbinghaus formülünü, en etkili yol olarak kabul etmeleri.
Peki, Alman psikiyatri uzmanı Hermann Ebbinghaus’un 100 yıl önce ‘unutma eğrisi’ üzerine geliştirdiği, bilgiyi hafızada tutmaya yarayan çalışma formülü nedir? Aslında çok basit ve sadece 20 dakikalık zaman diliminde gerçekleşen bir öğrenme biçimi...
Waterloo Üniversitesi de son olarak öğrencileriyle bu metot üzerine epey yeni deneyler yapmış ve başarıyı kanıtlamış. Diyelim ki öğrenci, bir saatlik dersten çıktı. Eğer tekrar yapmazsa, bir gün sonra öğrendiğinin yüzde 50-80 arası zihninden uçup gidiyor. Bir hafta sonra, o derste öğrendiğinin sadece yüzde 10’u hafızada kalıyor. Bir ay sonra ise yüzde 2-3’lük kırıntılara ancak rastlanıyor. Yani, özel ders, dershane derken, yine de sınavda başarılı olamayan öğrencinin sorunu, aslında hafızadaki bilgi kaybı. Anlayacağımız o ki, asıl maharet öğrenmekte değil; onu tutabilmekte...
Peki, öğrenme kaybını nasıl önleriz? İşte bu noktada Ebbinghaus formülü devreye giriyor. Yine bir saatlik dersten çıkan aynı öğrenci, eğer 24 saat dolmadan o dersin 10 dakikalık tekrarını yaparsa, bilginin tamamı hafızada saklı kalmaya devam ediyor. Takip eden bir hafta içinde yine aynı dersi beş dakikalık tekrar ettiğinde, bilgi, hafıza içinde aktif hale geliyor. Dersten sonraki bir ay içinde 2-4 dakika arası bir küçük tekrar yapınca, artık bilgi kalıcı olarak hafızadaki yerini alıyor. Özetle, öğrenilen herhangi bir materyalin, bir ay içinde toplam 20 dakika tekrarını yapan, o bilgiyi hafızasına kaydediyor. Unutmayın, ilk gün kesinlikle 24 saat dolmadan 10 dakika, ilk hafta beş dakika ve ilk ay bitmeden 2-4 dakika tekrar yapan, derste öğrendiğini bilgiye dönüştürüyor ve bir daha unutmuyor.

Yazının devamı...

Sık kullandığımız deyimlerin ilginç hikayeleri

27 Ekim 2019

Günlük dilimize yerleşmiş, uzun bir meseleyi 2-3 kelimeyle anlatan deyimlerimiz, iletişimi kolaylaştıran, derdimize derman olan ve diyalog mesafesini kısaltan, temel dil öğeleri... Kullandığımız deyimlerin niyetini biliyoruz ama neye istinaden söylendikleri hakkında pek bilgimiz yok. Genellikle, deyimlerimizin kökenindeki hikayeleri tahmin etmeye çalışıyor, hayal gücümüzde kurgular yaratıyoruz. Elbette, bir deyimin üremesine vesile olan, tarihin tanıklık ettiği olaylar, bugünün aklıyla tahayyül edilebilir olmuyor, hatta masalsı hikayeleriyle insanı çok şaşırtıyor.

Aslında bugün de farkında olmadan hâlâ deyimler üretmeye devam ediyoruz. Mesela, çağımızı etkileyen siyasi kişilerle ilgili dilden dile yerleşen söylemlerden bir kısmı, benzer durumu anlatmak için kullanılacak bir söz öbeği olarak geleceğe miras kalacak ama büyük ihtimalle yeni nesiller, kendini ifade etmek için deyimi yerinde kullansa da, hikayenin aslını, bahsi geçen kişiyi ya da olayı bilmiyor olacak...

Tıpkı bugün “Anlat derdini Marko Paşa’ya” dediğimizde, “Sorun çözecek, dert anlatacak kimseyi bulamayacak olmak” anlamında olduğunu bilip de, Marko Paşa’nın kim olduğunu bilmediğimiz gibi, gelecek nesiller de birinin cevabını “Yahu Akbulut fıkrası gibi” diye doğru tarif etse de, büyük ihtimalle kastedilenin kim ve neye istinaden bu lafın çıkmış olduğunu bilmeyecekler...

Fatih Sultan Mehmet Kanuni Sultan Süleyman

Yazının devamı...

Takipte kaldığımız üç haber

24 Ekim 2019

‘Milli park’ değerlendirmesi

Dikkat! 1986 yılında Milli park ilan edilen, 9 bin 614 hektar alana yayılan Göreme Milli Parkı, salı günkü Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle ‘milli park’ özelliğinden çıktı. Milli park, koruma altına alınmış doğal ortam anlamına geliyor. Bu arkeolojik ya da jeolojik bir alan da, soyu tükenmekte olan canlıların yaşadığı bir bölge de olabilir. Göreme Milli Parkı, şu dünyayı köşe bucak gezip gelen herkesin ‘en’leri listesinde kalacak bir güzelliktir. Yine 1985 yılından beri Dünya Mirası Sit Alanı’dır. UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Türkiye’nin hazinesidir. Büyüleyicidir. Doğa ve tarihin iç içe geçtiği bir insanlık tarihi resmidir. Benim kelimelerim kifayet etmez o güzelliği anlatmaya... Dokunulmamalıdır. Çivi çakılmamalıdır. Yanına, berisine taş konulmamalıdır. Ülkede en milli park ilan edilecek yerdir.

Ben bu satırları yazarken, konuyla ilgili, ‘Kapadokya Alanı’ ilan edilen daha geniş bir bölgenin eskisinden de kapsamlı bir şekilde korunacağına, kaçak uygulamaların önüne geçileceğine dair bir açıklama geldi.

Bir süredir bahsini işittiğimiz, Kapadokya’dan geçecek demir yolu hattıyla ilgili olarak bu kararnamenin çıkmış olabileceği ihtimali hâlâ zihinleri kurcalıyor.
Elbette bu sadece şüphe, dileriz doğru değildir ve bu konuyu da aydınlatan detaylı bir açıklama daha gelir. Zira Göreme Tarihi Milli Park Alanı-Konya-Antalya bölgesinde, peri bacaları ve kaya kiliseleri dışında üç ayrı yaban hayatı koruma sahası da var.
Takipte kalıp, endişeleri boşa çıkaracak cevaplar almak tek
umudumuz.

Bekleyip görelim...

Yazının devamı...