Bazen hiç beklentisiz girmek lazım sinema salonuna… Kim nasıl oynamış, kaç yıldız almış, eleştiriler iyi mi kötü mü hiç düşünmeden…
Kafa boşaltmak için, gülmek için, en önemlisi düşünmemek için!
İşte böyle bir film; Murat Boz ve Büşra Pekin’li ‘Hadi İnşallah’.
Yorgun ve stresli bir haftanın sonunda saçma kahkahalarıma diğer seyircilerin dönüp dönüp baktığı ve filmden çok bana güldükleri bir ortam yarattım salonda!
Sonunda dedim ki, “Yok yok film komik değil, benim sinirlerim bozuk!”
Zira film bir başyapıt değil.
Klasik metodlarla ilerleyen, hiçbir sürprize yer bırakmayan, aslında ‘olmuş’ denilemeyecek bir film. Fakat sağlam espri bombardımanı var, açığı oradan kapatıyorlar.
HHH
Film, bir internet fenomeni olan Pucca’nın kendi maceralarını anlattığı kitaplarından ‘serbest bir uyarlama’.
Hep ayrılık, hep hüsran, bir türlü mutluluğu yakalayamayan, eve kapanan, kendini yemeye veren bir kızla; yakışıklı, ulaşılmaz bir TV spikerinin atışmalı, çekişmeli, çok komik, ilişkileri üzerine bir komedi.
Büşra Pekin, yerli Bridget Jones! Rolüne çok inanmış, o yüzden de şahane oynamış. Murat Boz ise ilk sinema deneyimini yaşadığı için biraz acemi ve ürkek durmuş ama partnerinin peşine takılarak uyumu yakalamış.
Zaten film Büşra Pekin’in üzerine kurulu olduğu için, Boz’un halleri çok da sırıtmıyor. Pucca’nın babası rolündeki Cezmi Baskın’ı da es geçmeyelim... Filmi Pekin ile birlikte sürükleyen ikinci isim; filme çok şey katmış.
Demem o ki, kendinize iki saat ayırın ve kafaları boşaltın.

12 ÖFKELİ ADAM

Birey olmak, sürüden ayrılmak, ‘genel kanı’nın aksine düşünmek ve davranmak, şüphe duymak zordur; cesaret ister, vicdan ister…
Hele de ‘herkes gibi düşünmediğini’ yüksek sesle söylemek, bir nevi intihar!
12 tane öfkeli adam düşünün…
Onlarla bir odaya girmişsiniz, suçlu olduğuna inanılan biri hakkında son kararı vereceksiniz…
Ortaya çıkıp “Belki de suçlu değildir” diye bağırabilir misiniz?
12 kişinin öfkesini, inadını, ortaya koydukları delilleri çürütmeye cesaret edebilir misiniz?
İşte geçenlerde bunu yapan birini izledim…
İzlediğim yer bir tiyatro sahnesiydi, 11 kişiye karşı savaşan da bir oyuncuydu ama ‘başarabilirsin, yapmaya değer’ hissi yaratıyordu doğrusu. Düşünmeye sevk ediyor, gerektiğinde bu cesareti göstermemiz gerektiğini hatırlatıyordu.
Şehir Tiyatroları’nın sahneye koyduğu ‘12 Öfkeli Adam’ oyunundan bahsediyorum…
Amerikalı bir senarist tarafından ilk olarak 1958’de sahnelenen oyun, 34 yıl sonra yeniden sahneye taşınmış; adalet kavramını sorguluyor.

İKİ SAATLİK İKNA ÇABASI
9 yaşında bir genç babasını öldürmekle suçlanıyor. Bütün şüpheler de onun suçlu olduğunu gösteriyor.
Jüriye göre de o çocuk “suçlu” ve yanılma payları ise sıfır!
Sadece bir kişi çıkıyor ve “Belki de suçlu değildir” diyor.
O tek bir kişinin, 11 kişiyi ikna etme çabası ise gerçekten izlenmeye değer ve iki saatlik eşsiz bir serüven... Hikaye, basit bir cinayet davasından çıkıp insanların önyargıları, öfkeli tepkileri ve hastalıklı bakış açılarını ortaya koydukça; adalet kavramının ne kadar sağlıksız olduğuyla yüzleşiyorsun.
1958 yılında adalet kavramını eleştiren bir oyunun hâlâ güncelliğini koruyor olması ise hem enteresan, hem acıklı. Toplumdaki önyargı ve öfkenin hiçbir şekilde değişmediğini göstermesi de cabası.

SAHİBİNİN SESİ VARKEN, OLMAZ!

Müzik sektöründeki üretim sıkıntısının, yapımcıları sürekli tribute albümlere yönlendirdiğini, bunun da kabak tadı verdiğini daha önce yazmıştım...
Malum Orhan Gencebay için yapılan albüm tutunca, başka usta isimler için de kollar sıvandı. Bunlardan sonuncusu, usta müzisyen Kayahan için çıkan ‘Kayahan’ın En İyileri’ albümü…
Ne yalan söyleyeyim, kabak tadını hissetmeme rağmen, Kayahan şarkılarının büyük fanı olarak albümü merakla bekliyordum. Bir şeyler yazmadan önce de; haksızlık etmemek, acele davranmamak ve hakkını vermek için kaç gündür sindire sindire, başa döne döne dinliyorum albümü...
Sonuç mu?
Kayahan şarkılarını, onun sesinden dinlemeyi hiçbir şeye değişmeyeceğime karar verdim! Kişisel tarihimize eşlik eden o müthiş şarkıları Kayahan’dan daha iyi söyleyen biri yok, yakınından uzağından geçen biri de yok!
Kendi adıma, şarkıları dinlerken büyük yabancılık çektiğimi söylemeliyim…
Ses rengiyle, duygusuyla, şarkıyı sahiplenişiyle, bize geçirdiği hislerle, vurgularıyla, o şarkıları efsane yapan Kayahan’ın sesiymiş, başkası söyleyince olamıyormuş meğer.
Bu albümlerin tek iyi yanı ne biliyor musunuz... Bir şekilde CD’lerde, iPod’larda, bilgisayarlarda sağa sola savrulmuş şarkıları bir araya toplaması, bize yeniden hatırlatması; o kadar!
NOT: Funda Arar, Gülben Ergen, Mine Koşan ve Demet Sağıroğlu albümün en iyileriydi, şarkılarla iyi eşleşmişlerdi...