Geri Dön

“Babamın sevgiyle anılması en büyük tesellim”

Babalar Günü vesilesiyle Türkiye’nin koronavirüsle mücadelesinin sembol ismi Prof. Cemil Taşçıoğlu’nu, oğlu Onur Taşçıoğlu’ndan dinledik

“Babamın sevgiyle anılması en büyük tesellim”
Ceyda Ulukaya

Türkiye’deki ilk koronavirüs vakasını teşhis eden ve aynı hastalıktan hayatını kaybeden ilk hekim Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu. Hocaların hocası, öğrencilerinin sevgilisi, hastalarının steteskop kulaklı doktoru... Yakınları onun ne kadar sevildiğini zaten bilirdi ama 1 Nisan’da vefatıyla tüm Türkiye’nin Cemil Hocası oldu. Hakkında anlatılanlar sayesinde, onun yalnızca alanındaki uzmanlığıyla değil; insan sevgisine, iyiliğe ve tevazuya dayalı kişiliğiyle, güleryüzüyle de tanıştık ve çok şey öğrendik. “Babamı anmaya devam ettiğimiz sürece de öğrenmeye devam edeceğiz” diyor, oğlu Onur Taşçıoğlu. Bu yıl salgın gölgesinde geçen Babalar Günü vesilesiyle, Türkiye’de koronavirüsle mücadelenin sembolü olan Cemil Hoca’yı daha yakından tanımak, onun bir de baba kimliğiyle tanışmak için oğlu Onur Taşçıoğlu’nun kapısını çaldık.

Babanızdan konuşacağız ama siz de bir babasınız...

Evet, iki kızım var. Biz üç erkek kardeşiz, en küçüğümüz babamın ikinci evliliğinden, daha 12 yaşında. Ben en büyükleriyim.

Nasıl bir babaydı Cemil Hoca?

Çok öğretici bir babaydı. Ama öğretmek istediklerini direkt söylemezdi, davranışlarıyla mesaj vererek aktarırdı. Sonradan anladım ki, böyle olunca hiç unutulmuyormuş. Hiçbir zaman karşımıza geçip kuralları ya da doğruları sıralayarak yapmadı bunu ama şöyle yaptı: Örneğin, eve tatlı alıyoruz. Ben 13-14 yaşlarındayım, kardeşim de 8-9. Herkesin birer tatlısı var. Biz tabii hemen yerdik. Babam yemezdi, bekletirdi. Buzdolabında böyle ön tarafta duruyor, her açtığımızda görüyoruz ve yemek istiyoruz. 1 gün değil, 5 gün değil. En sonunda kardeşim ya da ben dayanamayıp yerdik. Biz onu yiyince “Benim tatlım nerede?” diye sorardı ve bize öyle bir ders verirdi ki... Alırdı karşısına “Orada ne kadar durursa dursun, başkasının hakkını yiyemezsin, kendi hakkını bileceksin” derdi. O an çocuksunuz tabii, bunun nasıl bir ders olduğunu anlamıyorsunuz ama sonra “O onun hakkı, her an yiyebilir” diye düşünmeye başlıyorsunuz. Bize hak yememeyi bu şekilde öğretmiştir.

Sizinle nasıl bir ilişkisi vardı?

Maçlara çok giderdik. İki erkek kardeş olunca tabii. Bir de pazar sabahları ailecek güzel kahvaltılarımız olurdu, onları unutamam. Çok küçük yaşlarımı hatırlamıyorum ama babamın bize her zaman söylediği şey şuydu: Kendin için yaşa, seni ne mutlu ediyorsa onu yap. Bize hiç “Şu mesleği seç, şöyle yap” demedi. Kardeşim sosyoloji okudu, ben işletmeci oldum mesela. Sadece iş değil, yaptığın her şey için geçerli. Babam rengarenk giyinirdi örneğin, sarı pantolon üstüne yeşil tişört giyerdi. “Baba siyah giysen” derdim, “Hayır, ben böyle giyinerek mutlu oluyorum” derdi. Bu onun mottosuydu. Bana öğrettiği en büyük şey bu oldu. 

Hayattaki zevkleri neydi?

İnanılmaz bir sanat aşkı vardı, duvarlarında 2 cm boşluk bulamazsınız, tablolarla kaplıdır. Bazen bir tablonun karşısına geçip izlerdi, ki bunu bize de yansıttı. Ben de onda görüp beğendiğim tabloları istemeye başladım. O zaman da büyük bir heyecanla gelip tabloyu kendi elleriyle duvara asardı. Belki de sanat sevgisini bize aşılamanın mutluluğunu yaşıyordu. Salim Özüdoğru’yu severdi, onun eski İstanbul manzaralarını. Çünkü babam Rize’de doğmuş ama Çengelköy’de büyümüş. Gençliğinde Boğaz’da yüzermiş. Tiyatroyu, sinemayı da çok severdi. Bir film izlediyse derste mutlaka öğrencileriyle paylaşırmış, onlara ne düşündüklerini sorarmış. Bize de hep sorardı.

“Babamın sevgiyle anılması en büyük tesellim”

Taşçıoğlu, babasının fular merakıyla ilgili “Aslında ben çok fular takardım, sonra babam da takmaya başladı. Ve ona daha çok yakıştığı için ben çıkardım. O devam etti. Baba-oğul ortak zevkimiz” diyor.

Yaşamayı da sevmek galiba...

Çok. İnsanlar zor mutlu oluyorlar günümüzde. Hayat da kolay değil tabii ama aslında küçük şeylerden mutlu olabilir insan, babam bize bunu bizzat yaşatarak öğretti. Babanızı nasıl hatırlarsınız dediğinizde benim gözümün önüne gelen, bir şey yudumlarken bile ondan keyif alan bir adam. Zevkine varırdı yaptığı her şeyin. Bazen alırdı benim gitarımı, ışıkları kapatırdı ve çalmayı bilmese de tıngırdatırdı sadece. Onun bile zevkine varmaya çalışırdı. 

Duygularını, sevgisini nasıl ifade ederdi?

Kendi duygularını çok açık söylerdi, içinde hiçbir şey tutmazdı. Son 2-3 sene her telefon konuşmamızda “Seni seviyorum” derdi. Benim için bu çocukluktan daha önemli. Çünkü küçükken daha kolay ama belli bir yaştan sonra bunu söylemekte zorlanıyoruz. Bize, kendi babasının ona verdiğinden daha fazlasını vermek için uğraştı hep. Bazen tartıştığımız da olmuştur, bilirsiniz bluğ çağları özellikle erkek çocukları için zordur ama bana hiç kötü söz söylemedi, sesini yükseltmesi de nadirdir. Sadece bir defa çok ciddi bağırmıştı. Vefatından yaklaşık 6 ay önce bir akşam bize geldi. Evde yalnızdık, sohbet ediyorduk. Başladı hüngür hüngür ağlamaya. “Baba, neden ağlıyorsun?” dedim. Geldi, sarıldı. “Sana öyle bağırdığım için hayatım boyunca pişmanlık yaşadım” dedi. “Olabilir” dedim, “Ben bile bazen bağırıyorum”. “Olsun” dedi, “Özür diliyorum ve seni çok seviyorum.” Onu hiç öyle görmemiştim. Şimdi düşününce sanki veda gibi geliyor. Aradan yıllar geçmiş, vefatından önce böyle bir şey yapıyor...

Doktorlar daha soğukkanlıdır ama ölüme bakışı nasıldı?

Evet, ölümden pek korkmazlar, çünkü çok fazla ölüm görürler. Babama son iki senedir ölüm korkusu değil de, hayatı daha fazla yaşayamama korkusu gelmişti. Kardeşlerimin mürvetini görememekten ya da küçük kardeşimin büyüdüğünü görememekten endişe ederdi. Yani ölmekten değil de sevdiklerinin mutluluklarını görememekten korkardı.

Onun gerçek bir sağlık kahramanı olarak veda etmesi size ne ifade ediyor?

Büyük bir sorumluluk. Onun adını layığıyla yaşatmamız gerekiyor. Ama mutluyum. Kim babasının kahraman olmasını istemez ki? Benim için belki şöyle bir zorluk yaratıyor: Tıpkı onun kendi babasından daha iyi bir baba olması gibi, benim de kendi babamdan daha iyi bir baba olmam gerekiyor. Ama çıta o kadar yüksek ki, nasıl olacak bilemiyorum.

Kaybıyla nasıl başa çıktınız?

İlk başta çok veryansın ettim. “Neden benim babam?” dedim. Hocaların hocası, daha öğretecek çok şey, kurtaracağı çok hayat var. Ama sonra düşündüm, babamı bu süreçte tüm Türkiye tanıdı. Binlerce insan onun için dua etti, sevgisini gönderdi, anılar paylaşıldı, bir aile gibi olduk. Ve düşündüm ki, babam insanların bu kadar yoğun sevgisini, değer görmeyi hak ediyordu. Demek ki, tüm Türkiye’nin sevgisini hak eden bir adam olarak bu yolla yolcu edilmesi gerekiyormuş. Bundan belki 10 sene sonra normal bir şekilde vefat etse, ona böyle bir sevgi gösterilmeyecekti. Tabii ki keşke hiçbiri olmasaydı da babam yaşasaydı... Ama varsa böyle bir şey, babamın böyle güzel anılacak olması benim için en büyük teselli. Belki bu da onun bana öğrettiği şeylerden biri. O yüzden güçlüyüm.

“1 Nisan sembol gün olsun”

Adı Okmeydanı Hastanesi’ne verildi. Süper Lig’e verilmesi de gündemde. Sizce onun anısını yaşatmanın en iyi yolu ne olur?

Bizler insan olarak maalesef her şeyi çok çabuk unutuyoruz. Süper Lig sezonuna adının verilmesi, bize Kovid-19 nedeniyle yaşadıklarımızı bir yıl boyunca hatırlatmak için bir yol diye düşünüyorum. Ama benim asıl isteğim, bunu Türk Tabipleri Birliği’yle de görüşüyorum: Babamın vefat ettiği 1 Nisan’ın Kovid-19’la ilgili sembol bir gün olması. Bundan 10 yıl sonra Kovid-19 dediğinizde aklınıza gelebilecek bir tarih var mı? Halbuki bugünleri unutmamamız gerekiyor; özgürlüğümüzün kısıtlandığını, birbirimize sarılamadığımızı, sadece babam değil, Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybeden herkesi... Madem babam bir sembol oldu, ölümü de hastalıkla ilgili farkındalık yarattı, her 1 Nisan bunları hatırlamaya vesile olsun.

“Babamın sevgiyle anılması en büyük tesellim”

“Vefat edeceğine hiç ihtimal vermedim”

Hem hastalığı ilk teşhis eden hem de ilk yakalanan hekim oldu, tepkisi ne olmuştu?

Babam yakalandığında hastalık zaten çok yeniydi. İkinci vakayı da teşhis ettiği gün bana “Aman Onur, çok ciddi bir hastalık, dikkatli ol” demişti. Sonra haftasonunu çok bitkin geçirmiş. Halbuki çok dirayetlidir, pek hastalanmaz, hastalansa da ayakta geçirir. Pazartesi hemen akciğer filmi çekiliyor ve tedaviye başlıyorlar. Ben bu süreçte asla vefat edeceğini düşünmedim; çünkü herhangi bir hastalığı yoktu, yaşı da çok ileri değildi, sadece tansiyonu vardı. O yüzden ihtimal vermedim. Sonrasında babamın durumu iyiye gitti. Bir sabah uyanıp kahvaltı istedi diye bütün hastane bayram etmiş. Benden de temiz çamaşır istediler. Hemen ayarladım, eşim hatırlatınca bir de fular koydum hatta. İçine de not yazdım: “Babacığım, seni seviyorum. Bir an önce iyileş, birlikte yapacak daha çok şeyimiz var. İyileşir iyileşmez de bu fuları tak ve öğrencilerinin karşısına öyle çık.” Sonra telefon geldi babamdan ama zor konuşuyordu: “Mesajını aldım, çok duygulandım, ben de seni seviyorum ama bu işin sonu olmayabilir, haberin olsun” dedi. Son konuşmamız o oldu. Annem ve kardeşlerimle de aynı şekilde konuşmuş, bize böyle veda etti.

Bu tünelden 7 defa geçenler şifa bulduğuna inanıyorBursa'da bulunan ve içinden su akan tünelden geçenlerin şifa bulduğuna inanılıyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber