Geri Dön
PazarSami Kohen’le 70 yılda devrialem

Sami Kohen’le 70 yılda devrialem

İlk günden bu yana Milliyet’in serüvenine ortak olan ve Türkiye’de dış haberciliğe damgasını vuran Sami Kohen’le tarihe not düşen kitabını konuştuk

Sami Kohen’le 70 yılda devrialem

Sami Kohen’in gazetecilik serüveni; macerası bol, gerilimli, çatışmalı, yer yer tehlikeli ama en çok da renkli bir yolculuk. Düşünsenize 70 yıl önce dünya bizim bildiğimiz dünya değil... Şimdiki gibi büyük bir ekrandan ibaret değil o zamanlar. Gazetecilik merakının kendisini götürdüğü yerler de tekin değil. 65’te başbakanıyla görüşmek için gittiği Vietnam’da gerilla savaşına tanıklık etmek, 68’de işgal altındaki Çekoslovakya’ya girmek, Mao’nun Çin’inde devrim muhafızlarına aldırış etmeden ‘Altan Erbulak rica etti’ diye “Yüzsüz Zühtü” afişiyle fotoğraf çektirmek, Beşiktaş futbol takımının masörü kontenjanından Arnavutluk’a gitmek, Kim’in kapalı kutusu Kuzey Kore’den haber getirmek... Onun için haber haber, olay olaydır. İnsanlar bilgi sahibi olursa fikir sahibi de olur. Süsten uzak yazılarındaki yalınlığın sırrı belki de Milliyet’in ilk binasının olduğu Mollafenari’deki dar sokakta odasının penceresinden gördüğü karşı apartmandaki emekli memurdur: “Küçük balkonunda kahvesini içip gazetesini okurdu. Milliyet okuyordu. Bir gün selamlaştıktan sonra ‘Sami Bey’ dedi. ‘Çok güzel yazdınız, her şeyi anladım.’ O ses hâlâ kulağımdadır. Yazı yazarken ona hitap ediyordum sanki.”

Libra Kitap’tan çıkan Nihal Boztekin’in yayına hazırladığı “Sami Kohen Anlatıyor: Ver Elini Dünya - 70 Yıllık Gazetecilik Serüveni” bir gazetecinin anılarının çok ötesinde bir yerde, tarihe not düşen bir referans kitabı.

En başından alırsak ilk sahnede hikâyenin başrolündeki duayen gazeteciyi ararken karşımıza kısa pantolonlu bir çocuk çıkıyor. Tepebaşı’ndaki Müselles Apartmanı’nda evlerinin salonunda babasının çıkardığı haftalık gazete La Boz de Türkiye’nin (Türkiye’nin Sesi) haber toplantılarına kulak misafiri olan, babasıyla matbaaya giderken mürekkep kokusunu teneffüs etmeye başlayan bir çocuk... Sami Kohen imzası ilk kez 13 yaşındayken yazdığı şiirle babasının gazetesinde çıkıyor ve bugün o imza dünyayı dolaşıyor. Dünyayı Türkiye’ye, Türkiye’yi dünyaya tanıtmak için çıktığı bu yolculuğa eşlik etmek için hazırsanız başlıyoruz.

 Gazeteciliğe dair ilk dersleri babanızın yanında almışsınız. Nasıl bir okul oldu sizin için?

Babamın gazetesindeki kadro okul vazifesi görmüştü. 13 yaşından itibaren bir şekilde yazı yazma isteği doğdu bende. Yazmaya şiirle başladım. İlk şiirim babamın gazetesinde yayımlandı. 1 Şubat 1941 günü, 13 yaşındaydım. Herkes o yaşlarda roman okur. Ben sosyal konularla ilgiliydim. Gazeteciliğe meraklı olduğumu gören babam arkadaşı Tan Matbaası sahibi Halil Lütfi Dördüncü’ye “Yazın 1-2 ay geçirsin yanında bir şeyler öğrenir” dedi.

Gazetenin her biriminde bir süre çalıştım. 21 yaşındayken babamın vefatı üzerine gazeteyi nasıl sürdürebileceğim üzerine kafa yormaya başladım. Daha çok haftalık bir haber gazetesi hedeflemiştim. Artık Türkiye’nin Sesi adını taşıyordu. Çok uzun ömürlü olmadı. Ben günlük gazetede, mümkünse dış haberler alanında çalışmak istiyordum. İngilizce haberler gönderiyordum dışarıya.


Sami Kohen’le 70 yılda devrialem


Sıra büyük bir gazetede çalışmaya gelmişti. Yeni İstanbul sayfası nasıl açıldı?

Türkiye’de bir gazeteye girebilmem ayrı bir hikâye; bir mücadelenin ürünü. O dönemlerde bir gayrimüslimin bilhassa Musevinin bir gazetede görev alması rastlanır şey değildi. İngilizce ve Fransızca okuyup yazı yazabiliyor olmam benim için bir avantajdı. Yeni İstanbul gazetesi için oturdum bir yazı yazdım. Genel yayın müdürüne posta ile gönderdim. Fazla ümidim yoktu. 3-4 gün sonra gazeteyi okurken bir de baktım ki, benim yazım. Zamanın en ciddi gazetesinde yazım çıkıyor. Bundan cesaret alıp bir yazı daha yazdım. Ben düpedüz hedefime doğru yürüdüm ve hedefim dış haberci olmaktı.

Tek kişilik bir ajans gibi çalıştığınızı anlatıyorsunuz. Bu işin sırrı neydi?

O dönemde dış haberler Anadolu Ajansı vasıtasıyla yabancı ajanslardan alınıp tercüme ediliyor, bülten şeklinde basılıp Babaali’de saatte bir elden dağıtılıyordu. Akşam 5’te olan haber gece yarısı elimizde olurdu ve ertesi güne kalırdı. Ben de radyo meraklısıydım. Radyodan haberi dinleyip tercüme edip yazmayı teklif ettim. Böylece ertesi gün çıkan gazeteler içinde bir tek bizde oluyordu o haber. Masa başında radyo dinleyerek haber atlatıyorduk. Bunun adına Yeni İstanbul Radyo Servisi (YİS) diyelim dedim. YİS bir ajans gibi çalışmaya başladı. Londra YİS, Paris YİS...

Abdi İpekçi ile 30 yıllık yol arkadaşlığınız nerede başladı?

Bizim Abdi ile beraberliğimiz Yeni İstanbul’da başladı. Bizimki sıfır noktasından başlayıp da maalesef öbür sıfır noktasına varıncaya dek çalışma hayatında hiçbir zaman ayrı olmadan devam eden bir beraberlikti. 1952’de askerden döndüm. Bu arada Abdi İpekçi İstanbul Ekspres’te çalışmaya başlamıştı. Ben de karar verip oraya geçtim. Hem dış servise bakıyordum hem de dış magazine. Bazı önemli olaylarda Beyoğlu muhabirliği yapıyordum. 

Sami Kohen’le 70 yılda devrialem


1954’te Milliyet yeni şekliyle kurulduğu zaman Ali Naci Karacan, Abdi İpekçi’yi çağırıp teklifte bulunduğunda “Ne dersin? Ben geçeceğim” dedi. Abdi “Sen de gelir misin” diye sordu. “Anca beraber kanca beraber” dedim. Biz Abdi’yle Milliyet’e ilk girenler olduk. İlk satışa çıkan gazete 1 Ekim 1954 tarihlidir. Abdi İpekçi damgasını vurdu gazeteye. Bütün sorumluluk ondaydı genel yayın müdürü olarak. Yaratıcı, yenilikçi yönü daha ilk günden çıktı ortaya. Mizanpajı yapan da oydu. Hiç alışılmamış tarafı spor sayfasının arka sayfada olmasıydı. Kuvvetli bir kadro kuruldu. Çiçeği burnunda genç ve dinamik bir gazete şekillendi. Dış habercilikteki başarımda gazetedeki anlayış büyük rol oynadı. Şansım Abdi İpekçi’nin ve Ali Naci Karacan’ın dünyaya açık, dünyayı izleyen insanlar olmasıdır. 

28 yaşında dış haberler servisi şefi olarak Milliyet’te başladınız. Bu tek tabanca dış habercilik ne kadar sürdü?

Uzun süre tek başıma götürdüm dış haberleri. Gazetede daha geniş yer verilmesi için hep mücadele ettim. Başının etini yerdim yazı işlerinin haberlerin girmesi için. Her haber için ayrı kavgamız olurdu Hasan Pulur’la. Haberi alıp götürürdüm “Bak bu birinci sayfaya girer” diye “Yine mi satışa geldin” derdi bana, şakalaşırdık. Ben şikayet ederdim eleman yok diye. Zaman içinde bir sayfaya çıkınca yardımcıya ihtiyaç oldu. Mehmet Ali Birand tam zamanlı yanımda çalışan ilk yardımcımdı. Yıllar içinde gelişti. Değerli bir kadro oluştu. İsmail Cem bir sene kadar yanımda çalıştı.

Washington Post’tan Newsweek’e yıllar boyunca yabancı gazetelerin, dergilerin Türkiye muhabirliğini yaptınız. Hatta bir Japon gazetesinde imzanızın çıkması şaşırtmamalı kimseyi.Bu işler için kapıyı hep siz mi çaldınız?

1950’lerden itibaren dış basınla temas kurmaya çalıştım. Pek çok gazeteye mektuplar gönderdim ya da şahsen editörlerle yaptığım görüşmeler aracılığıyla Türkiye hakkında haberler göndermeyi teklif ettim. O dönemde Türkiye dış basında pek ilgi görmüyordu. Hatta birinden “Türkiye’nin haber değeri yok bizim için” diye cevap gelmişti. Çok dokunmuştu bana fakat ben yine mücadeleye devam ettim. Örnek yazılar gönderdim, onları ikna etmeye çalıştım. Zaman içinde dengeler değişti tabii. 60’lar ve 70’lerde Türkiye de dünya politikasında bir yer sahibi olmaya başladı. 60’ta Daily Herald ile anlaştım. 70’lerde Newsweek ve Guardian’a bir de Economist eklendi. 70’lerde bir de Japon gazetesi için çalıştım Sekai Nippo. 1970’ler ve 1980’ler dış basınla ilgili portföyümün en parlak olduğu dönemlerdi.

Kapıdan olmazsa bacadan giren bir duayen var karşımızda. 60’larda sizin tabirinizle “çelik perde” Arnavutluk’a girmenin yolunu nasıl buldunuz?

Çok merak ettiğim bir ülkeydi. Gazeteci olarak yapılan müracaatlar reddedilirdi. Spor editörümüz rahmetli Namık Sevik “Balkan futbol kupası karşılaşmalarında sıra Tiran’daymış. Arnavutlar spor olaylarına hayır diyemediklerinden kabul etmişler. Bizden Beşiktaş gidecek. Belki sen de onlarla gidebilirsin” dedi. Beşiktaş’ın merkezine gidip konuştuk. Ben masör olarak ekibe girdim. Maça bir gün kala fotoğraf makinemle başladım dolaşmaya. Doğrudan halkla temas kurmak zordu. Gazeteci olduğum anlaşıldı ve hemen rapor edildi. Güvenlik görevlilerinin amiri beni görmek istedi. Siz gazeteci olarak gelmediniz, ne yapıyorsunuz diye çıkıştı. Öyle bir memleket ki gözaltına alındığınız anda sizi kimse kurtaramaz. Elektrikli tel örgünün fotoğrafını çekmiştim, fotoğraf makinemi istediler ama vermedim. Takımdan araya girenler olunca bıraktılar. Çektiğim o elektrikli tel örgü fotoğrafları bir ilkti. Fotoğraf ile yazılar Amerikan, İngiliz, Japon gazetelerinde bile yayımlandı. Enver Hoca’nın dışarıyla kavgalı olduğu ve içeride en koyu sistemi uyguladığı günlerde kapalı kutuyu bir parça aralamaya çalıştım.

Bugün bile kimsenin elini kolunu sallayarak giremediği Kuzey Kore maceranızı dinlesek?

Ben kapalı kutu rejimlere hem Arnavutluk’tan hem Çin’den idmanlıydım. Dünyayla ilgisi yoktu, temsilciliği de bulunmuyordu. Paris’te UNESCO’da Kuzey Kore’nin tanınmadığı halde gözlemci olarak bir misyonu vardı. Paris muhabirimiz köprü oldu. Temmuz 85’te Pyonyang havaalanına ayak bastığımda 70’lerin başındaki Çin’i hatırladım. Burada da havaalanında marşlar çalıyor, Kim İl Sung’un her dilde kitapları görülüyordu. Lisanını bilseniz bile sokaktaki insanla doğrudan temas kurmak mümkün değildi çünkü konuşturmazlar. Burada da bir aileyle vakit geçirdim. Rejimin göstermelik seçtiği bir aile olduğu belliydi.     

Gazeteciliğin teknolojisi değişiyor ışık hızıyla ama bazı ilkeler var ki hep aynı kalacak. Bugün mesleğinin başındakiler için tavsiyeleriniz neler olur?

Gazetecilik sıra dışı bir kariyerdir bunu ciddiye alan kişi bu tutkuya sahip bir insan demektir. Saat, gün, bayram, pazar günü düşünmezsiniz. Telgrafla, kesintili telefon hatlarında sesinizi duyurup yazınızı yazdırmak kolay değil. İkincisi meraklı olmak. Bir gazetecinin okuyucuyla bir şey paylaşabilmesi için konuyu çok iyi bilmesi lazım. En azından yabancı bir dili çok iyi bilmek son derece önemli. Gözüpek olacaksınız. Gözünüzü dört açacaksınız. Ben bir olayı izlemek için bir ülkeye gittiğimde orada başka neler oluyor diye gözümü dört açıyordum. 1971 Çin seyahatim bambaşka bir önemli röportaja kapı açtı: Kamboçya’nın devrik lideri Çin’e iltica eden Prens Norodom Sihanuk’la görüşme fırsatı doğdu. Bir akşam otelde tek başıma yemek yerken başka bir masada tek başına oturan adamın yanına gidip rahatsız etmezsem sohbet edelim dediğimde Kamboçya’nın lideri Prens Sihanuk’un yardımcısı olduğunu öğrendim, randevuyu temin ettim ve Prens Sihanuk’la dünya çapında   röportaj yaptım.

Kitabın çıkması çevrenizde nasıl yankı buldu?

Çok mail aldım, telefonlar gelmeye başladı. Eski büyükelçiler, akademisyenler son 70 yılın tarihe tanıklığı, bir referans kitabı olarak görüyor. Bir gazetecinin hatıraları falan değil bunun ötesinde tarihe not düşmek gibi. Örneğin Türk dış politikasında Kıbrıs’la ilgili inceleme yapanlar için müthiş bir referans kaynağı oluyor yazılarım. Kıbrıs meselesi 1955’te uluslararası sahneye taşındı. İlk yurt dışı görevim Lancaster House konferansını izlemek olmuştu. O günden itibaren Kıbrıs meselesinde her önemli olayda vardım.

Sami Kohen bugünün dünyasında 21 yaşında genç bir gazeteci olsaydı nasıl bir yol çizerdi kendine?

Dünyayla ilgilenen dışa açık dünyayı tanımak ve Türkiye’yi tanıtmak tutkusu olan biriydim. Bugün mesleğe yeni başlayan 21-22 yaşında bir genç olsaydım, yine aynı şeyi yapardım. Ben bu alanda büyük bir heves duydum hayatımda. Bugün de hep dış konularla ilgili aynı heyecanı duyuyorum.

“Yüzsüz Zühtü” Çin’de

Uzun seyahatlere gittiğim zaman arkadaşlar ufak tefek siparişler verirdi. Çin’e gitmeden önce sordum. Altan Erbulak o sıralar “Yüzsüz Zühtü” diye bir oyun sahneliyordu. Yurt dışına gidenlere afiş veriyor. Şanzelize’de bir yere koy, fotoğrafını çek. Biz de “Yüzsüz Zühtü Paris’te diyelim diyordu. Bana da bir afiş verdi alıp valizime koydum. Pekin’de arka planda Mao’nun kocaman resmi, iki tarafta kocaman kızıl bayrak bundan güzel sahne olamaz. Mihmandarım Ko anlamadı ne yaptığımı. “Bu afişi meydana mı asacaksınız?”, “Yüzsüz Zühtü” kim?”, ”Altan Erbulak kimin hesabına çalışıyor?” diye sıraladı soruları. Afişi direğe asıp yanında poz verdim Ko’ya. Devrim muhafızları gelip yakasına yapıştı. Filmi istediler vermeyince en sonunda gittiler. Fotoğrafları sağ salim götürdüm. Altan sevinçten havalara uçtu.

Milliyet mi odur, o mu Milliyet’tir?

Kitapta “Sami Kohen için ne dediler?” adlı bir bölüm de var. Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mete Belovacıklı duayen gazeteciyi şöyle anlatıyor: “Olaylarla ve dünyayla birlikte yaşar. Yetmez, sizi de o tarafa doğru çeker... Bende hediye ettiği bir masa lambası var. Abdi Bey’den ona kalan, kendisinin bana emanet ettiği. Işığı hâlâ yanan... Siz çok yaşayın Sami Bey.”

‘‘Evliliğim bir olay’’

Benim evliliğim bir olay. Netleştirdiğimiz bir düğün tarihimiz var halbuki o günün arifesinde 27 Mayıs ihtilali oluyor. Dolayısıyla sokağa çıkma yasağı var. Mirka telefon etti bir heyecan soruyor: “Yarın evlenebilecek miyiz?” Toplantı yasağı var bizim düğünümüz toplantı sayılır mı? Bir gece önce sabaha kadar çalışmıştım ertesi gün uykulu vaziyette çıktım gazeteden her şey son dakikada halledildi. Bir balayı planımız vardı, suya düştü. Evliliğimiz bile meslek hayatımızın etkisi altında oldu. Biz çok mutlu bir evlilik yaptık. Bir aşk evliliğiydi. Başarılı bir gazeteci olmuşsam eşimin bunda büyük payı var. Ailemin desteği benim için çok önemli. Eşim Mirka, kızım Jale, oğlum Alp birbirimize hep destek olduk.

Daktilo sevdası

Daktilo hayatınızın vazgeçilmezleri arasında. Öyle ki gözü kapalı bile yazabiliyorsunuz.


Daktilo hayatımın bir parçası. Babam yazılarını 1938 Alman malı siyah bir Torpedo’yla yazardı. Vefat ettikten sonra daktilosu bana kaldı. Daktilo ile yetişen gençlerin öncüsü sayılırım. 1954’te Olivetti sahibi oldum. Daha sonra taşıması kolay Hermes Baby daktilo seyahat arkadaşım oldu. Daktilonun sesini, şeklini seviyorum, heyecan duyuyorum daktilo ile yazarken. Bir gün en küçük torunum çalışma odama girdi. Gözü daktiloya ilişti. Dede bu ne işe yarar? dedi. 75 yıldır daktiloyla yazıyorum. Şerit bulamıyor olsam da altına koyduğum karbon kağıdıyla yazı pırıl pırıl çıkıyor. Bu bir azim meselesi, devam edeceğim yazmaya. Göz rahatsızlığımdan dolayı okuyamıyorum ama buna yenik düşmemek için ne lazımsa yaptım. Evimde çalışma odam küçük bir laboratuvar gibi. Bir robot sistemi buldum. Bana tüm Türk ve dünya basınını okuyor. Onu dinleyerek takip ediyorum haberleri.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler