Katıldığımız TV ve Radyo kanallarında kısaca anlatmışızdır, seneler evvel Trabzon Hamsiköy’de yaşanan hikâyeyi.
Kaleme almamız, kâğıda dökmemiz gerek diye de yıllardır düşünmüşümdür!
Bugünlere kısmetmiş.
Yıllarca yurt dışında ikamet etmiş aile ile ( arkadaşım Türk, eşi Amerika’da doğma-büyüme)
dostluğumuz, işleri gereği İstanbul’a yerleştikten sonra kurulmuştur.
Meslekleri gereği bayağı yer gezmiş ve görmüşler.
Arada bir buluştuğumuzda mevzu anılar ile açılır, taraftarı olduğumuz takımlar ile bağlanırdı.
E bizi de yakinen tanıyanlar ne derece memleket ve Trabzonspor sevdalısı olduğumuzu bilirler hani!
Anlatılan anılar esnasında “ Anadolu’ya gidin… Yaylalara çıkın… Karadeniz’i, Trabzon’u gördünüz mü? “ demişliğimiz, bölge insanının misafirperverliğini anlatmışlığımız olmuştur gayri.
***
O kadar ısrara kim direnebilir!
Nihayet bir yaz günü birkaç gün tatile karar verilir!
Ver elini Trabzon…
Seyahat başlamıştır…
Trabzon’da bazı yerler gezilmiş, sıra Zigana’ya ve Hamsiköy’e gelmiştir…
***
Sıcak her yerde hükümdar, asfalta yumurta pişirtiyor!
Zigana her zamanki gibi serin. Çiçekler en güzel kokularını sunuyor hafif esen rüzgâra… Kuşlar sabah konserlerini veriyor, sevgi mesajlarını kanatlarıyla taşımaya devam ediyorlar...
Aşılması zor dağlar, parçalanması mümkün olmayan sert kayalar!
Çam ve kızılağaçlar… Duman içinde yeşile bürünmüş dağların dorukları…
Dostlarım, tüm bunları bir kuyumcunun dikkatiyle zihninde inceliyor, beyninin bir köşesinde şöminede pişen kuzu gibi çeviriyorlardı!

Bir Hamsiköy hikâyesi…

***
Öğlen yemeği Zigana’da, sobası tüten bir mekânda yenir.
Ve…
Gidilmesi, görülmesi gereken yer Hamsiköy, tadına bakılması gereken yiyecek de sütlaçtır artık.
Dağlar, yaylalar gezildikten sonra istikamet Hamsiköy’dür…
***
Aksilik bu ya! Sütlacın anavatanı Hamsiköy’e birkaç kilometre kala araç arıza yapar.
Tam da ormanın ortasında, daracık ve üstü dallarla örtülü bir yolda. O saatler bölgede, sis oklavanın altındaki hamur gibi genişlemeye-yayılmaya başlar…
Ne gelen vardır ne de giden…
Havanın kararmasıyla sorunlar, kışın sıcak yerlere göç eden göçmen kuşlar gibi akın akın geliyordu!
Arkadaşımız, eşine “ Burası Trabzon, endişeye, korkmana gerek yok… Arabayı bırakır, hangi eve gidersek Tanrı misafiriyiz dememiz yeterlidir” diyerek, rahatlatmaya çalışır.
(Cep telefonları hayatımıza girmediği yıllardı)
***
Kuluçkaya yatmış bir tavuk gibi takdir edilecek sabırla bekleyen bizimkilerin imdadına iki köylü yetişir.
Araç orada bırakılarak köye davet edilirler…
Bizimki eşinin kulağına fısıldar:
“ Hanım, burada yaşayan insanlar, misafir için yapamayacağı şey yokmuş…)”
***
Köylülerden biri onları o gece misafir edebileceğini söyler. Doğal olarak, başka da bir imkân olmadığından davet kabul edilir…
Evdekilerin sevinci, yıllardır çok uzaklarda yaşamış, uzun zamandır görmedikleri yakınları ile karşılaşmış kadar mutlu olurlar…

Bir Hamsiköy hikâyesi…

***
Geç saatlere kadar sohbet edilir, ev ahalisi ev sahipliği yapmaktan son derece keyiflidir.
Yemek, içecek ikramından sonra yatma vakti gelmiştir…
Misafirler için naftalin kokan pijamalar elbise dolabından çıkartılır…
Dostlarımızın elbisesinde kuruyup bloklar halinde dökülmeye başlayan çamur, elbiselerin cüzamlı olduğu görüntüsünü pijamalar giyilmeye başladığında görülür!
**
Anadolu’nun birçok evinde misafirler için özel hazırlanmış odalar vardır, o evde olduğu gibi…
Bizimkilerin konaklayacağı ev de o odalardan biri gibi…
Odanın içi huzur vericiydi.
Arkadaşım, eşinin ellerini nazikçe tutarak, gözlerinin içine bakarak:
Burası Anadolu, burası Trabzon… Kendi evindeymiş gibi rahat uyuyabilirsin, hayatım.
Odanın bir köşesinde alageyikli koca bir duvar halısı, halının bir metre üstünde Kuran-ı Kerim, bir yanında Türkiye, diğer yanında Trabzonspor bayrağı…
***
Gecenin zifir karanlığında karşı ormanlarda koro halinde yana yakıla uluyan çakalların sesine alışık değildir bizimkiler! Bu şartlar altında ne mümkün uyumak!
İnsanın içini ağlamaklı yapan sabah ezanı yankılandı Hamsiköy’ün eteklerinde.
Sabah olmuş, güneş yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı…
***
Hanımefendi, gece boyu yengeç kıskaçları gibi sıkıca kavradığı yorganını nihayet bırakıp, pencereyi açtı. Güzelce kırpılmış çimenlikler, kenarında kılıç gibi dikilmiş çalılar…
Önüne düşen perdeyi ve yüzünü kapatan iki tutam saçını kenara çekip, dağlara baktı…
Burnundan aldığı nefesi içine çekti:
“ Burası adeta İsviçre… Harika bir yer. İnsanı gibi saf ve de çok temiz..
Arkadaşım, kuş avlayan kedi gibi bir müddet sesini çıkarmadı, sadece eşinin hareketlerini izledi…
***
Gece uluyan çakallardan nöbeti alan devralan horozların sesi çıkıyordu artık.
Kapıya yakın bir yerden çocuk sesi duyulur, horoz sesiyle karışık:
“Kahvaltı hazırrr..”
Minderler, kilimler serilmiştir, üstünde İskemleler… Çeşit çeşit yöresel yiyecekler…
***
Araç hazırdır, arızası gece giderilmiş.
Kahvaltı da sona ermiş, vedalaşma vakti gelmiştir…

Bir Hamsiköy hikâyesi…

***
Bizimkiler araca biner.
Araç hareket etmeye başladığında yaşlı bir teyze meşrebe ile su dökme görevini büyük bir gururla yerine getirir.
Kornalar eşliğinde, arkadaşın hanımı kafasını camdan sarkıtarak, uğurlayanlara karşılık verdi bir elini camın dışından sallayarak…
İlk defa böyle bir uğurlamaya şahit olan hanımefendi eşine döner:
“ Bir daha Trabzon’a, buralara, bu insanları ne zaman görmeye geleceğiz? “ diye sorar.
Arkadaşım:
“ Hakikaten dostlarımızın anlattığı gibiymiş buralar. Geldik, gördük, tanıklık ettik. Şimdi başkalarına anlatma sırası bizde, önce çocuklarımızdan başlayacağız elbet. En kısa zamanda tekrar gelip, başka yerleri de gezmemiz gerekir. Buraları daha evvel görmek, burada yaşayan insanlar tanımamız gerekiyormuş. Demek ki Anadolu böyle bir yermiş!” diye cevap verir…
***
Hikâyeyi bizimle paylaşan aileden payıma düşen teşekkürün tanımını yapmak hakikaten çok güç! Gelenek ve göreneklerimizi yaşatanların bize verdiği gurur ve onuru, Trabzonlu ve Trabzonsporlu biri olarak yıllardır yaşıyor ve de anlatıyorum…
Konuyu niye Trabzonspor’a bağladığımıza gelince; Trabzonspor olmasaydı, ne o dostumuzla tanışma fırsatımız olacaktı ne de böyle bir hikâye yaşanacaktı…