Unutamadığımız Çarşıbaşı…

Eskiden ligler sona erdiğinde, birçok ilde, ilçede ve beldede futbol turnuvaları düzenlenir, futbolla yatıp, futbolla kalkanlar özlemlerini bu şekil giderirdi…
Turnuvalar öyle keyif verirdi ki…
Trabzon’un Çarşıbaşı beldesi de onlardan biriydi…
( Günümüzde ilçe olan Çarşıbaşı’ndan çıkıp da liglere damga vuran çok oyuncu olmuştur o anlamda. Akla gelen ilk isimlerden Trabzonspor’un efsanelerinden Hüseyin Tok, son isim Abdülkadir Ömür’dür mesela. (Diğerlerini yazmaya kalksak sayfa yetmez…)
**
Esnaf dükkânını, ev hanımları evin kapısını-penceresini yarıya açık bırakıp, deniz kenarındaki toprak sahaya koşardı…
Üstü açık kamyonlarda bayrak sallayarak yol alanlar, sürekli havalı kornayı öttüren şoförler…
Çevre köylerden karakuş taburu gibi bir arada sahaya yürüyen insanlar; bir önceki karşılaşmanın skorundan ötürü bazıları havalı, bazıları dertli-yaralı!
**
Tribünü olmayan sahanın kenarında…
Yere serdiği gazeteye, bez örtüye ya da bulduğu taşın üstüne oturanlar…
Telefon tellerine konan göçmen kuşlar gibi yan yana dizilenler…
Tütünden sakalı, bıyığı sararan dedeler…
Çocuğunun yeteneğini yanındakine övmek için pozisyon bekleyen babalar…
El örgüsü naylon torbada anneler…
Gurbetteki, askerdeki yavuklusundan mektup bekleyen genç kızlar...
Ve…
Horozlu cep aynayı arka cebinde taşıyan delikanlılar…
**
Soyunma odası olmayan sahanın kenarında…
Ya bir duvarın ya da büyük bir taşın arkasına saklanarak, işaret ve başparmağıyla kavrayıp lastik gibi uzattığı fanilasını diz kapaklarının arasında sıkıştırıp, önce küf kokan şortunu daha sonra teri henüz kurumamış formasını giymeye uğraşan bıyıkları yeni terlemeye başlamış gençler ile saçı-sakalı beyaza çalışmaya başlayan tecrübeli ağabeyler…
Çıkartılan elbiseler rüzgârda dağılmasın-uçmasın diye de üzerine konulan irili-ufaklı taşlar…
Sahada göz gözü görmezdi; yerden kalkan toz bulutu gitmek bilmezdi.
**
Dereler suya, toprak yağmura hasret; kısaca susuz yaz!
Deniz bazen rüzgârlı; süt beyaz!
Bazen sessiz-sakin; süt liman!
**
Onca tekmeyi yiyen meşin yuvarlak, yazın kavuran sıcağında denizin mavi sularında kulaç sallayanlara özenmiş olacak ki, tekniği zayıf olanların da yardımıyla firar edip açıldığı anlar olurdu!
Denizden alınan, tuzlu suyu içine çeken meşin yuvarlak; daha da ağırlaşır. Ayak, kafa vurma bir yana, aç karnına taşıyabilene aşk olsun!
**
Fiyakalı spor ayakkabıları gençlerin en büyük hayaliydi, her gelinlik çağındaki kızın dikiş makinesi hayalinin olduğu gibi!
Kara lastik futbol oynamak için en ideal ayakkabıydı…
Çorapsız giyilen ter biriken kara lastiklerin çıkardığı sesi, körüğü patlamış halk otobüsü gibi!
**
Maç analizleri dükkân ve kahvehane önlerine konulan küçük hasır sandalyelere oturarak yapılırdı, insanlar birbirine çay, kahve ısmarlamak için kıyasıya yarışırlardı…
**
Amerikan Doları ve Alman Markının geçmediği, devlet erkânının ayda bir uğradığı şirin beldede, yapılan turnuvalarda “ topun çizgiyi geçip geçmediği, gol olup-olmadığı” günlerce tartışılırdı; Temel’in “Değdi mi-değmedi mi? “ fıkrasında olduğu gibi!
**
Güzel günlerdi be…
Mümkün değil o günleri ve Çarşıbaşı’nı unutmak!
Hele ‘Sokak futbolu’ dediğimiz turnuvalar plastik kokan üstü kapalı salonlara taşındığı ve futbol oyunlarının bilgisayarların içine sokulduğu bu devirde..!