Alt liglerdeki play-off mücadelesi dışında sezon kazasız belasız bitti.
Kaza- bela olsa, fatura kime çıkacaktı? Önce Merkez Hakem Kurulu, sonra hakemler ve elbette Futbol Federasyonu’na...
Şampiyonluğu kaçıranlardan ve küme düşenlerden yüksek tonda bir eleştiri gelmiyorsa, tek sebebi hakemlerin daha az tartışılır olması ve fahiş hatalardan uzak kalmasıdır.
Gerçekçi olalım; bugün Serdar Tatlı başkanlığındaki MHK, “acaba istifamız istenir mi?” kaygısı taşımıyorsa, sezon başındaki “gençlik aşısı” projesinden vazgeçip, son 15 haftada hem ligi hem kurulu kurtaran deneyimli hakemlere borçludur.
Kulakları çınlasın Aziz Yıldırım’ın “kaşar olmakla” suçladığı hakemler, şaibesiz bir ligin tamamlanmasında en önemli rolü üstlenmiştir. İyi hakem kolay yetişmiyor, kimsenin de onları kendi egolarına alet edip, itibarsızlaştırma hakkı yok.
Evet; genç ve yetenekli hakemler bulunmalı, zaman içinde futbola kazandırılmalı. Bu önemli bir hizmet. Lakin Tatlı MHK’sinin sezon başında Cüneyt Çakır, Fırat Aydınus, Halis Özkahya, Hüseyin Göçek, Alper Ulusoy gibi isimleri geri plana çekip, işler ciddiyeti binince de en önemli maçlara vermesi, irdelenmesi gereken bir konu haline geldi.

Tatlı bir mesaj!
Sonuç? Video Asistan Hakemliği’nin de katkılarıyla, tereyağından kıl çeker gibi maçlar yönetti tecrübeli düdükler. Ve uzun yıllar sonra MHK başkanı, federasyon başkanı tarafından kupa finalinin merasim töreninde kürsüye davet edildi!
Buradan iki farklı mesaj çıkarılabilir. Bir: Başkan Nihat Özdemir Tatlı’ya teşekkür edip onurlandırmak istedi. Yani “hizmetleriniz için minnettarız, yolunuz açık olsun” demek istedi.
İki; Yine teşekkür edip onurlandırmak istedi ve “arkanızdayız, birlikte yola devam” dedi.
Kendinizi Özdemir’in yerine koyun. Pandemi süreci, küme düşmenin kaldırılması, sıkıştırılmış lig programı, A Milli Takım’ın Avrupa Şampiyonası macerası, kongre üyeliğinden istifa ettiği Fenerbahçe ile yaşadığı sıkıntılar, yayın ihalesi, şampiyonlar liginin elimizden alınması derken; hakemler yüzünden başı ağrımadı ise, yeni bir maceraya girer misiniz?
“Nihat abiyi” 35 yıl önce, Ankaragücü’ndeki yöneticilik günlerinden beri tanırım. İş insanı kimliği farklı bir kulvar, bizim dışımızda. Ama futbolda “vefaya” önem verdiğini bilirim.
Yanılıyor olamam mı? Olabilirim ve hiç şaşırmam!

Milliyet Spor farkı!
1985 yılının temmuz ayında, ayaklarım titreyerek girmiştim Milliyet gazetesi Ankara bürosuna. Üzerinden tam 36 yıl geçti.
Nezih Alkış, Şansal Büyüka, İhsan Topaloğlu, Zeki Çol, Necil Ülgen ve Cem Şengül, spor meşalesini daima zirvede tutan müdürlerim oldu. Son 8 yıldır bayrak, sevgili Tayfun Bayındır’a emanet.
Milliyet Spor Servisi, kurucusu rahmetli Namık Sevik’ten bu yana dimdik ayakta duruyor ve saygınlığını koruyor ise, muhabirinden, editörüne, foto muhabirinden yazarına, müdüründen çaycısına, gazete ilkelerine sadık kalmasından ve taviz vermemesindendir.
Bilgi kirliliğinin, haksız rekabetin, reyting uğruna yaratılan provokasyonların, biat etmenin, ahlak dışı yöntemlerin Türk medyasını getirdiği noktayı görüyoruz.
Tüm meslektaşlarımız gibi biz de Milliyet Spor Servisi olarak zor bir sezonu geride bıraktık. Sıkıştırılmış fikstürde üç günde bir maç oynanması, sabahlara dek uykusuz kalınarak sayfaların hazırlanması, özveri ve emek gerektiriyordu. Bu arada özel haberlerle gündemi belirlemek de cabası.
Mürekkep kokan gazeteyi alan çok az insan kaldı. Teknoloji sayesinde istediğiniz bilgiye bir “tık” ile ulaşabiliyorsunuz. Yönteminiz ne olursa olsun, okuduğunuz her satırda büyük bir fedakârlık var.
Biz iyi bir takımız; formayı terleten tüm arkadaşlarıma teşekkürler.

Hadi bulun!
“Size kimin hükmettiğini öğrenmek istiyorsanız, sadece kimi eleştirme izninin olmadığını bulun...” Voltaire

Bir gol sezona bedel!
Koca bir sezonun özeti, tek gol averajla şampiyonluk.
Demek ki neymiş? Her maça aynı ciddiyetle çıkacak, fırsatları değerlendirecek, kazanmak kadar daha çok, daha fazla gol atmayı isteyeceksin.
Şampiyonluğu hedefleyen takımlar için bir golün karşılığı, on milyonlarca euro demek.
Beşiktaş’ın kazandığı zaferin öyküsü bir yana, “tek olsun, üç puan olsun” mantığı, ağır bedeller ödetebiliyor.
İşte Galatasaray. Onca emek, özveri ve iç karmaşaya rağmen, Fatih Terim’in ekibini ikincilikte bırakan “tek gol” oldu.
Kaleci bir takım için çok önemlidir. Forvet hattınız güçlü değilse, korku salan bir hücum gücünüz yoksa, dünyanın en iyi savunmasını yapın, karşılığını alamazsınız. Son 15 yıla bakın, bir istisna hariç, 70 golün altına şampiyonluk vermiyorlar.
Velhasıl; yeni sezon için zirve mücadelesi yapacak takımların önceliği, sağlam bir forvet hattı ve bol alternatifli bir kadro kurmak olmalı.
İllaki kapıyı 5 milyon eurodan açan, sakatlıktan kurtulamayan eski yıldızlar transfer etmek gerekmiyor. Onların da durumu malum.
Menajerlere teslim olmuş kulüp yönetimlerinin de değişmesi şart.
Türk futbolunu “üç ona bir bana” zihniyeti batma noktasına getirmedi mi?..

Al sana 1 milyon euro!
Rakamları ne kadar kolay telaffuz ediyoruz değil mi?
Sanki memlekette euro ile maaş alıyor, öyle harcıyoruz.
Ortalamanın altında bir futbolcu için ödenen paradan söz ediyorum. 1 milyon euro, 10 milyon TL demek.
Senede 1 milyon euro kazanan futbolcunun gelirini bu coğrafyada asgari ücretli 333, öğretmen 151, pratisyen doktor 120 yılda kazanabiliyor.
Hani deriz ya; yedi sülalesi çalışsa, bu parayı bir arada göremez diye! İşte öyle...
Sonra geçim derdini, yaşamın güçlüklerini unutan milyonlar, tuttukları takımlar için canlarını bile feda etmeye kalkıyor. Bilmiyorlar ki fanatizm karın doyurmuyor.
Futbol dünyanın en büyük sektörlerinden biri ise, taraftar sayesindedir. Dekoder alan, bilet alan, lisanslı ürün alan, gerektiğinde “sms” ile kampanyalara destek veren taraftar sayesindedir.
Dolayısıyla taraftar, cebinden çıkan her kuruşun hesabını sorma hakkına sahiptir. Kulüp başkanları ve yönetimleri ise harcadıkları her kuruşun hesabını vermekle yükümlüdür.
Sıradan insanların hayal edemeyeceği paralarla şımarıklık yapan, vergilerini bile kulüplerine ödeten futbolcular da camialarına saygı göstermek zorunda.