Hakeme değil, düzene isyan et!

Bir ülkede yargı reformuna niçin ihtiyaç duyulur?
Dönüşen, değişen dünyaya uyumlu hale gelmek için mi?
Yoksa toplumda oluşan güvensizlik ortamını perdelemek adına mı?
Bence en önemli faktör “adalet mekanizmasına” olan inancın azalması. Hakim karşısında herkesin eşit olmadığı yönünde gelişen kanaat.
“Hakim ile “hakem” arasında hep benzerlik kurmuşumdur. İkisinin de uyması gereken yazılı kurallar olmasına karşın, baskılar ve liyakat sorunu, terazinin ayarını bozuyor.
Hakem hataları, hakemin güçlünün yanında yer aldığı inanç Merkez Hakem Kurulları’nın meşruiyetini sorgulatıyor ve futbolu kaosa sürüklüyor.
Yargıda reform olur da hakemlikte olmaz mı? Olur elbette, lakin önce kafaların değişmesi şart. “Ahmet gitsin, Mehmet gelsin” şeklindeki kısır döngü, sıkıntıların temeline dinamit koyuyor.
Eğitim, teknoloji, yönetim becerisi bir yere kadar. Neticede insandan söz ediyoruz. Kişilikten, ahlâktan, erdemden, vicdandan, doğru kullanılması gereken zekadan söz ediyoruz. Paranın bozmaması gereken değerlerden... Hakemde bunların bir kaçı eksikse, hiçbir MHK bulup yerine koyamaz. Ödül-ceza sistemi ile defolar giderilemez.
Ağacı yaşken eğmez, zamanında budama yapmazsanız, vereceği üründen hayır gelmez.
Konumuz futbol olduğuna göre dürüst davranalım. Oyunun kalitesini düşüren, seyir zevkini yok eden, spor programlarına meze edilen hakemler midir tek suçlu?
Onların yetersizlikleri, kimi zaman maçın önüne geçen egoları, taraftarı çileden çıkaran kararları mıdır yegane şikayetimiz?..

Fanatizm kör ediyor
Peki ya diğer paydaşlar? Futbolcular, teknik direktörler, kulüp başkanları, futbolu yönetmeye talip olanlar! Onların çorbada hiç mi tuzu yok?
Oyunu sadece hakemin çirkinleştirdiğini düşünmek, fanatizmin kör ettiği gözlerle ahkâm kesmektir. Gizli servislere parmak ısırtacak “komplo” teorilerinin, ön yargıların önünü açmaktır.
Kuralları ihlal ettiği için sahadan atılan teknik adamı alkışlar, rakibin emeğine saygı göstermeyen futbolcuyu omuzlar, kulübün hakkını savunuyorum diye insanları ayrıştıran söylemlerle hatalarını örtmeye çalışan yöneticiye prim verirseniz, elbette ki bu ligleri seyretmekten zul duyarsınız.
Hani deveye sormuşlar “boynun neden eğri?” Yanıt vermiş “Nerem doğru ki?”
Türk futbolu da uzun yıllardır bu kamburu sırtında taşıyor. Kimse iğneyi kendine batırmıyor. Öz eleştiri yapmıyor. Hatalarını görmüyor. Eksiklerini gidermek için çaba harcamıyor. Hep haklı olduğunu kanıtlamaya, mağdur edildiğini anlatmaya, suçu başkalarına yıkmaya çalışıyor insanlar.

Yattığı yerden kazanmak
Bunları yaparken en kolay ve kabul görür yöntem de öfkelerini “hakem” üzerinden kurgulamak oluyor. Hakemin kaç lira kazandığını sorguluyoruz da, yattığı yerden milyonlarca euro alan oyuncuya laf söyletmiyoruz. MHK’yi beceriksiz ilan ederken, basiretsiz yöneticiyi, bilgisiz teknik adamı bağrımıza basıyoruz. Alenen hakeme duyulan nefretten besleniyoruz.
Önce aynaya bakın kardeşim. Yetersizliklerinizle yüzleşmenin erdem olduğunu kabul edin.
Hakemi futbolun “öznesi” yaparken, diğerlerinin sütten çıkmış ak kaşık olduğuna inanmak, aymazlıkta zirve yapmaktır.
Hırs aklın önüne geçiyor, insanlar sadece çıkarlarını korumanın hesabını yapıyorsa; hoşgörü, sevgi, saygı gibi kavramların yeri çöp demektir.
Peki, futbolu böyle yaşamayı hak ediyor muyuz?..
Kafamızı kumdan çıkarmadığımız sürece... Evet ediyoruz!

Trabzonspor ve zirve!
Pandemi dönemiyle birlikte takımların stratejileri değişti. Futbolun sonuç oyunu olduğunu sindirme zamanı.
Kazanıyor musun? Haklısın. İşler yolunda mı? Senden iyisi yok.
Trabzonspor da benzer bir süreç yaşıyor. Yönetim, sezona yanlış tercihlerle başlayıp dibe vurunca, gecikmeli de olsa doğruyu buldu.
Beğenirsiniz beğenmezsiniz. Abdullah Avcı, tükenmişlik sendromuna yakalanmış bir oyuncu grubunun sorumluluğunu aldı. Kısa zamanda takıma damgasını vurdu.
Trabzonspor’un bugün geldiği nokta onun futbol felsefesi, deneyimi ve ilişkileri yönetme becerisinin neticesidir. Yeterli mi? Elbette hayır.
Bundan sonraki aşama, elindeki kadroyu yarışmacı yapmak. Hem ekonomik, hem talebe yanıt verecek isimleri transfer etmek hocanın ajandasının sihrine bağlı. Bence başkan bu kez karışmasın. Büyük patronu oynasın.
Neden? Dokuz haftada yapılanlar ortada da ondan! Teşhis kondu, hasta tedaviye olumlu yanıt verdi, yürümeye başladı ve koşacağı günler yakın da ondan.
İki ay önce “zirve” ve “Trabzonspor” sözcüklerini bir araya getiremeyenlerin “şampiyonluktan” söz etmeleri ironi gibi gelse de, Avcı ve öğrencilerinin iştahının açılacağı kesin.
Kalıcı ve sürekli başarılar için sesi yükseltmeden, baskı yaratmadan, sabırla ilerlemek ve olası yol kazalarına hoşgörü ile bakmak, Trabzonspor’a yapılacak en büyük iyiliktir.

Para, güç, tanrı!
Einstein’e sormuşlar; “Dünyada yaşam nasıldır?”
“Üst sınıf yaşar, orta sınıf şikayet eder, alt sınıf şükreder.”
Ya inanç durumu;
“Üst sınıf paraya, orta sınıf lidere, alt sınıf tanrıya tapar” demiş...

Bir kalp yeter mi?..
Dijital dünyanın büyüsüne kapılmış sürükleniyoruz.
Her şey parmaklarımızın ucunda. Sevinçlerimizi, hüzünlerimizi, korkularımızı, coşkularımızı, öfkemizi emojilerle anlatırken, gerçeklerden uzaklaşıyor, yaşama dair hesaplarımızı küçük bir ekran ile sınırlıyoruz.
“Seni seviyorum” demek yerine “kalp” işareti, karamsarlığımızı anlatmak için “asık surat” sembolü kullanmak kolayımıza geliyor.
Konuşmadan, görmeden, hissetmeden, karşılıklı etkileşime geçmeden, altın tepside sunulan sanal ortamın kölesi oluyoruz.
Çok istediğiniz bir futbolcu sosyal medya hesabından takımınızı takibe alıyor veya beğeniyorsa, heyecanlanıyorsunuz. Ya da uçağın kapısında çekilmiş bir fotoğrafını görünce, havalimanına koşuyorsunuz.
Bir yıldız oyuncunun eşi-sevgilisi, özel hayatına dair paylaşım yaptığında, o futbolcuya performans testi yapabiliyorsunuz. Kimse de sormuyor “Neden eşini de takip ediyorsunuz?” diye!
Klavyenin başına geçtiğinizde tribünde maç izler gibi küfürü- kafiri sıralayıp, deşarj olabiliyorsunuz.
Hakeme, oyuncuya, yöneticiye, medyaya “korkusuzca” sıralayabiliyorsunuz.
Farkında mısınız? Teknolojinin tuzağını özgürlük sanırken, kimliksizleşip insani değerlerimizi yitiriyoruz.
Oysa kalp bir dokunuş ister...