Kusura bakmasın, hakkını helal etsin; bunca yıldır her hatasında ciddi ciddi eleştirerek günahına girmişiz Arda Turan’ın!
Ne bilelim eylem ve söylemlerinden sorumlu tutulamayacağını.
Milli kampta takım fotoğrafı çekilirken küsüp saklandığında...
EURO 2016’da milli takımın kimyasını bozduğunda...
Babası yaşındaki gazeteciye saldırıp, babası saydığı Fatih Terim’e horozlandığında...
Hastaneye silahlı baskın düzenlediğinde...
Kariyerine “en sempatik futbolcu” olarak başlayıp “en antipatik” olarak son verdiğinde, hep “mazereti varmış” meğer.
Gelişmiş, serpilmiş, yolun yarısını geçmiş ama ilkokul çağında bir çocuktan farkı yokmuş.
Bugün bile aklı 23 Nisan’da.
***
Barcelona çözmüş işi... O sebepten kundaklayıp cami avlusuna bırakır gibi kurtulmuş kendisinden; biz aymamışız.
Zekasını bilemem ama birikimi fena halde ofsaytmış.
Birikim dediysek mal mülk değil; o konuda seksen beş milyonun seksenine beş basar Arda... Sözünü ettiğimiz “mahcup etmeyip/mahcup olmayacak” kadar asgari bilgi birikimi.
Hem de Arda’nın en iddialı olduğu “milli” konudaki!
Ne gezer...
19 Mayıs’ı kutladı, Cumhuriyet Tarihi ağladı!
Spor bayramını bilmeyen milli sporcu kapak oldu hepimize.
Bu topraklarda yetişip dünya futbolunda en büyük kariyeri yapmış nice çocuklara/gençlere rol model olmuş Arda, öğrencilerin “Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramını” hararetle kutladı 19 Mayıs’ta!
29 Ekim’de “Şeker Bayramı” münasebetiyle lokum bekliyoruz artık Arda’dan!
***
Kimse kaytarmasın.
Çünkü Arda ve yaşıtları arasında beyni dumura uğratan “demans” “Alzaymır” rahatsızlıkları söz konusu değildir. “Milli futbolcunun ne işi olur milli bayramlarla” da denilemeyeceğine ve Arda şimdiye kadar en az 30 tane 19 Mayıs’ı aklı/bilinci yerindeyken idrak ettiğine göre...
Bu yaşa gelmiş 19 Mayıs’ın ne bayramı olduğunu öğrenememiş olması acı değil mi?
Allah bilir 101 yıl önce 19 Mayıs’ta ne olduğundan bile bihaberdir.
Her büyük futbolcudan Socrates gibi karizmatik, Breitner gibi filozof, Pirlo gibi güzel sanatlarla içli dışlı olması beklenemez tabi. Lakin en azından odasına posterini yapıştıran gençlere kötü örnek olmamak için cehaleti yüceltmeyecek donanım gerekmez mi?..
***
Arda’nınki kişisel bir eksiklik olarak görülebilir… Ancak bu cehalet futbolumuzu “güdük” bırakan en başat sebeplerden biridir.
İnanılacak gibi değil:
Her başı sıkıştığında göğsünde taşıdığı Ay-Yıldız’ı gözümüze sokan ve milli duygularının yüceliği ile bizi ezmeye çalışan Arda, bırakın “günün mana ve ehemmiyetini”, geçin “Atatürk’ün doğum günüm 19 Mayıstır” demesini, ulusal bayramın adını bile bilmiyor ve bilmediğini de bilmiyor.
Fakat “cinlik” yerli yerinde duruyor.
Tek amacı, milli duygularımızı gıdıklayarak prim yapmak.
O da yarım yamalak… Hastaneyi bastığında yanlışlıkla patlattığı silah gibi eline yüzüne bulaştırıyor.
***
Neyse…
Benim tavsiyem “Futbolu, futbolun içinden gelenler yönetmeli” diye ahkam kesenlere:
Futbolsa kitabını yazmış, kariyerse dibine kadar yapmış… Genç, dinamik, gözü kara.
Su gibi İspanyolca, iğneli/kinayeli kusursuz Türkçe sahibi. Cumhuriyet tarihini, ulusal bayramları pek bilmez ama cin gibi. Kaçırmayın Arda’yı!
30 Ağustoslarda bayram namazı kılmaya falan kalkıp karizmayı çizdirmezse, mis gibi federasyon başkanı olur Arda’dan.

Hangi kupa daha büyük?
Sahalara dönmeden önce epeydir hamlaşan “ezeli rekabet kaslarını” çalıştırmak için ısınma hareketlerine başlayan Galatasaray ve Fenerbahçe, belirsiz gelecek yerine “eski defterleri” karıştırmayı tercih ettiler.
Galatasaray UEFA ve Süper Kupa ile açtı-gerdi.
Fenerbahçe Turkish Airlines Euroleague şampiyonluğu ile spin attı.
Galatasaray diyor ki, “memlekete futbolda en büyük kupayı biz getirdik”…
Fenerbahçe diyor ki, “takım sporlarındaki en büyük kupayı ülkeye biz armağan ettik”.
Helal olsun iki güzide kulübümüze de.
Çünkü, birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmaktan, suçlamaktan iyidir zaferleri yarıştırmak.
“Hangi kupa daha büyük” diye sorarsanız, Nasrettin Hoca gibi “ikisi de haklı” derim.
Teşbihle açayım:
Biri elmaların en güzeli, diğeri armutların.
Nice taze meyvelere.

“Steril” G.Saray!..
Başta Falcao, Galatasaraylı futbolcuların antrenman fotoğraflarını görmüş ve sosyal mesafe ile hijyen kurallarına uyma çabaları için takdir etmişsinizdir mutlaka.
Tüm testler “negatif” çıkıp altı gün sonra yeniden sahaya inen “sütten ağzı yanmış” takım “yoğurdu üfleyerek yiyor” durumda.
Hepsi uzak ara, hepsi eldivenli.
Ne güzel değil mi?
Aslında hayır!..
Mesafeye tamam da, takılan eldivenler resmen göz boyama.
Koronavirüs insan elindeki derinin gözeneklerinden sızmıyor ki… Enfekte olmuş bir cisme dokunup elini ağzına/ burnuna/ gözüne sürdüğünde giriyor bedene.
Eldivenle antrenman yaparken her temas ettiğin riskli malzeme ardından eldiveni usulüne göre çıkarıp yenisini takmazsan, ha elin ha eldiven.
Hatta el daha iyi eldivenden… Çünkü elleri iyice sabunlayıp yıkaması daha kolay. “Eldivenim var güvendeyim” tuzağına düşmemek de cabası.
Eldiven virüs yoğun ortamdaki sağlık çalışanları ve sürekli malla, parayla, insanlarla al/ver ilişkisi olanlar dışında -o da kendi yüzüne dokunmadan önce eldiveni yenilemek kaydıyla- fantezi.
Sabahtan akşama kadar aynı eldivenle hijyen algısı yaratmaya çalışan pazarcı esnafı steril mi sanki?
Bizim, ekrandaki uzmanları dinleye dinleye öğrendiğimiz bu ayrıntıları koskoca Galatasaray’ın işinin ehli sağlık kurulu bilmez mi?
Bilir elbet.
O zaman, göz boyamak için “takın eldivenleri” demiş olmalılar.
Açık söyleyeyim, Galatasaray’ın üç iç saha maçında bedeli karşılığında tribünlere koymayı planladığı taraftar fotoğrafları, bu eldiven işinden çok daha gerçekçi, işe yarar ve hakiki.

Transferde Gökhan tarzı!
Aynı yere iki kere yıldırım düşmez... Düşüyorsa, orada yıldırımı çeken bir sistem/tesisat olmalı.
Paratoner gibi.
Peki transferin paratoneri var mı?
Evet; Gökhan Gönül…
Her seferinde yıldırım ona denk geliyor ve her seferinde “kulübü kulağının üstüne yattığı için forma değiştirmek zorunda kalıyor” milli sağbek.
Bilerek veya bilmeyerek bu ortamı biraz da kendi hazırladığı bir gerçek.
Gökhan ve Caner Fenerbahçe’den koptuğunda Başkan Aziz Yıldırım’a “nasıl izin verdiniz” demiştim, “onlar varken kaç kere şampiyon olmuş F.Bahçe” cevabını almıştım.
Neyse…
Belki yeteri kadar ağlamıyor ve mamada sona kalıyor.
Belki “gitmek istiyorum” demeye erinip işi sürünceme ile hallediyor.
Fenerbahçe’den öyle gitti, Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye öyle dönmek üzere.
Şu anda gök gürültülü yağmur mevsimi.
Gökhan mesaide!
“Gönül sessizliğini bozdu siyah-beyazlı kulüpten şu ana kadar kendisine bir teklif gelmemesine serzenişte bulundu. Tecrübeli futbolcu, Beşiktaş’ta kimseden sözleşmeyle ilgili bir geri dönüş almadığını kendisine süre veya rakam soran olmadığını söyledi”.
Meali:
Yıldırım düştüğü anda Gökhan F.Bahçe’de.