F.Bahçe ve G.Saray’ın “klavye esareti”

Acı çeken insanları motive etmek veya ortaya karışık bilgiçlik taslamak için uydurulmuş bir laf değilse ve krizler gerçekten “fırsata gebeyse” şayet; bizi kırk kat Antep Baklavası gibi kızartan krizlerimiz, fırsatı kırk kat arttırmalı değil mi?
En başta pandemi… Yanında sel, taşkın, yangın, kuraklık ve diğerleri.
Artı… Pandeminin ve vatandaşın paçasına sımsıkı yapışmış, birinden beslenip diğerini açlık sınırında gezindiren yıkıcı reaksiyonda “felaket katalizörü” gibi çalışan hayat pahalılığı.
Ve onun eğitimden kiraya nice alt başlıklar...
El ele millete yaptılar yapacaklarını.
Ama futbola zararları, biraz farklı.
Onu infaz ettiler. Ölmedi… Ağır yaralı futbol ve kulüpler !
Geçen sezon stada girmek yasaktı; daha ne olsun… Seyircisiz, parasız, Abdullah Yüce’nin bestesi söyledi, “hem yetim, hem aşık hem de öksüz” kaldı futbol. Havası söndü, karizması çizildi!
Peki, var mı bunda bir “fırsat”?
Hem de nasıl!..
Şartlar, futbolumuzun en yıkıcı ve ayıplı sorunu “şiddetin” üstesinden gelmek için biçilmiş kaftan.
“Mıntıka temizliği” tamam!
Taraftar önce uzaklaştırılmış stattan, sonra seyreltilmiş. Kulüp aşkı küllenmese bile futbol aşkı biraz platonik biraz melankolik hale gelmiş; eski keskinliği geçmişte kalmış. Ezeli rakiplere “düşmanlığın” sürmesi neredeyse fizik ve psikolojik olarak imkansız.
Zaten taraftar dediğiniz de bu ülkenin vatandaşı… Özellikle işsizi, asgari ücretlisi, memuru, işçisi, emeklisi… Ekonomik zorluklarla kimsenin ağzını açacak hali kalmamış ki. Açsa bağıramaz zaten, bağırsa duyulmaz; ağzı burnu maske ile kapalı!
Neredeyse fabrika ayarlarına dönmüş taraftar. Şu sıra hangi “uygulama” yüklenirse bundan sonra onu kullanacaklar.
Biz değil miydik yıllarca futbolun şiddetinden şikayet eden?
Fenerbahçe, Galatasaray değil miydi bu şiddetten maddi-manevi en çok zarar gören?
Yöneticiler değil miydi “azmettirici” yerine konan?
Tam zamanı… Düzeltin, milat olsun!
“Rakip” sıfatını “vur, kır, parçala” fiillerinden ayırmak için felaketle gelen fırsat değil de nedir bu?
Nasıl mı?
Siz yapacaksınız… Fenerbahçe… Galatasaray… Ve onları yöneten erkler.
Çünkü, geçmişte denenmiş ve -sıfır- etkisi kanıtlanmış şekilde, nasihatle, rica/ceza ile medeni sınırlar içine çekilemiyor rakip algısı. Nefret silinemiyor. Eğitimden, kariyerden, yaştan, meslekten hatta cinsiyetten bağımsız pek çok insanı enfekte etmiş. Belli ki, ilk adımın “öznelerden” gelmesi gerekiyor.
Özne Fenerbahçe ve Galatasaray… Geleceğe yan yana yürürlerse kim onların adına rakibe laf/ taş atabilir. Etmeye devam etse bile kim nefretini açığa vurabilir devamında?
Sezar’ın hakkı Sezar’a!
“Ucundan tuttu” iki kadim kulüp.
Lakin ürkek, çekingen…
Kulağı enseden göstererek kadın basketbolundan girdiler işe.
Verdikleri ortak kararla Galatasaray Kadın Basketbol ve Fenerbahçe Safiport Kadın Basketbol Takımlarının, 2021-2022 sezonunda Euroleague Women’da oynayacağı maçlar, TRT Spor Yıldız’da yayınlanmaya başladı.
Maçların altı tanesi TRT’de.. Gerisi?.. Her kulübün maçı kendi kanalından verilecek.
İşte işin püf noktası burada.
Geri kalan maçlar bizim takım-rakip takım demeden neden iki kulüp televizyonlarından da verilemiyor?
Euroleague Women maçları bir bütün değil mi?
Çünkü klavyeden korkuyorlar.
Hani o sosyal medya denilen fenomen var ya; yüzde yirmisi kesinlikle yararlı, yüzde kırkı saçmalık, geri kalanı düşmanlık olan… Taraftar orada artık! Kadim kulüpler esir.
Ergen bir çocuğun attığı mesaja “mermi” muamelesi yapıyorlar.
Ne sayısı, ne kalibresi ne de kalitesi asla bilinemeyecek büyüklüğü belirsiz bir kalabalık, cep telefonları klavyeleri üzerinden dev gibi kulüplerin yol haritasını çiziyor resmen.
Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın şu kadın basketbol yayınını dostluk abidesine ilk tuğla yapmasına engel oluyor. En azından Fenerbahçe ve Galatasaray’ı yönetenlerin korku kaynaklı “oto sansürü” izin vermiyor ekranda rakip armaya.
Diyeceksiniz ki, Fenerbahçe ve Galatasaray yayın ortaklığını zaten sponsorların üzerindeki “birine katkı verirsem diğerinin kitlesini düşman edinirim” tedirginliği gidermek, son tahlilde kaynak akışını geliştirmek için yapıyorlar.
Hedefe varılmıştır yani!
Peki… Rakiplerin maçlarını da kulüp televizyonunda yayınlayarak, araya futbolu düşmanlık sananların kolunu kanadını kıracak bir hamle de ekleseler fena mı olurdu?
Doğru işe eğri fanatiğin engel olamayacağının altı çizilse, fena mı olurdu?
Küresel ve ulusal afetlerin yarattığı fırsat, çekinmeden, ürkmeden, “tam” kullanılsa fena mı olurdu?