“İstifa talebi” F.Bahçelinin “görevi”

Protesto… Yumurta… Taş!..
Sen misin Kadıköy’de Galatasaray’a yenilen arkadaş?..
Yıktın bizi… Mahvettin yirmi yıllık geleneği. Ne şampiyonluk ümidi kaldı ne ezeli rekabetin yenilmezlik apoleti.
Sarı-lacivert her berenin altında fokurdayan kızgınlık bu.
Çünkü Fenerbahçeli için sadece bir istatistik değil, onur duyduğu, teselli bulduğu son veriydi o.
Peki… Bir geleneği bozabilmek için önce o geleneğin yaratılması gerekmez mi?
Yirmi yıl boyunca Galatasaray’ı Kadıköy’de üç puana hasret bırakan kim?
Fenerbahçe değil mi?
O zaman haksızlık olmuyor mu Fenerbahçe futbol takımına, başkanına, teknik direktörüne?
Hayır!
Çünkü gelenek yirmi yıl boyunca kurumsal emeklerle, kişisel gayretlerle tuğla tuğla kotarılmış… Yıkılması, bugünün sorumlularına ait bir mesele.
Diyeceksiniz ki, “futbol bu, her türlü sonuç mümkün”!
Ona da hayır!
Futbolun sürpriz unsuru bir yana, çoğu felaketleri o sırada yetki ve sorumluluk sahibi olanlar hazırlar ki, Fenerbahçe’nin durumu da tam olarak budur.
Yirmi yıllık Kadıköy geleneğini yerle bir etmek, iki sezondaki hâl ve gidişin kaçınılmaz sonucudur.
Başkandan başlayalım:
Sayın Ali Koç’un konumu, iş hayatı ve kişiliği bir yana, başkanlık konusunda “başarılı” olduğunu söylemek mümkün değil.
Çalışıyor, uğraşıyor, para veriyor, kaynak buluyor ama futbol endüstrisinin sportif boyutunda, kadro bağlamında, kritik tercihlerde Fenerbahçe’yi iyi yönetemiyor.
İronik bir durum; yüz binden fazla emekçiyi, teknik adamı, özel sektör elitini ahenk içinde hedefe yürüten dev gibi imparatorluğu saat gibi çalıştırıyor ama futbolun labirentlerinden çıkamıyor.
İşe soyunma odasındaki halı ve casuslarla başladığında “vardır bir bildiği” demiştik… Comolli, Cocu tercihlerini anlayamamış “cehaletimize” vermiştik… Ersun Yanal’ın gelişini “halka kulak vermek” olarak değerlendirmiştik…
Heyhat!.. Farklı bir teknik, bizim nasiplenmediğimiz bir uzak görüş değil, futbola uyumsuzluk göstergesi olduğunu anca kavradık.
Biz kavradık ama sayın Koç hâlâ ilk günkü gibi…
İşin acı tarafı, “enkaz devraldık” ve “herkes bize karşı” edebiyatını benimsemek bir yana, yönetme prensibi yapması.
İkisi de doğru olabilir. Ancak Fenerbahçe başkanlığı yakınma ve mazeret bulma makamı değil çözüm yaratma pozisyonudur.
Üstelik futbol bir keyif işi sonuçta… “Kader” ve “keder” eklenmiş başarısızlığı, temcit pilavı gibi önüne koyduğunuz taraftardan nasıl “coşku” ve “katılım” talep edebilirsiniz bir yandan.
Sayın Koç’un başkanlık dönemi mali ve idari bir paradoksa döndü kısaca:
Para başarıyla gelir, başarı parayla.
İkisi de yok ve “düşman” ufukta.
Ersun Yanal’a gelince… Tam bir hayal kırıklığı! Ne umulanı verdi Fenerbahçe’ye ne vaat ettiklerini.
İnat ile özgüven eksikliğini bir arada yaşayan teknik adam örneği olarak tarihe geçti Fenerbahçe’deki ikinci devrinde.
Son derbiden önce teknik direktör röportajlarında yedek kulübeleri sorulduğunda Terim “umarım çıkardığımız on bir değişiklik yapmayı gerektirmeyecek kadar başarılı olur” diyordu, Yanal “sürdüm çayıra mevla kayıra” modundaydı:
“Siz ilk on bire takılmayın, oyuna göre değişir, takıma bakın”!
Ya skor?
Ya puan cetveli?
Ortadaki sorunu ufalayıp karıştırmayalım… Fenerbahçeli dominant futbol ve zirve istedi Ersun Yanal’dan.
Ne kaldı elinde?
Jailson neden stoper, Ferdi niye kulübede, Mevlut maç kazandıracak forvet mi?
O zaman vedalaşma vakti.
Ve takım…
Kestirmeden anlatayım…
Başakşehir maçındaki performanslarını gördüğümüz için biliyoruz ki, “ne kadar az çalışırsam o kadar kâr” zihniyetindeki elemanlardır onlar. Kimi zaman sahada saklanırlar, kimi zaman tribünlere kahramanlık gösterileri sunarlar, kontrat yenileme yaklaştığında var güçlerini koyarlar.
Oysa iş ahlakı gereği sürekli yapmaları lazım bunu.
“Yaptıracak olan hocaları” denir ama biraz da insanın içinde olmalı.
Çoğu “yanlış adamdır” Fenerbahçe için.
Ya fizikleri ya beyin kimyaları ya da yetenekleri uygun değildir.
Mal ortada…Ne Fenerbahçe’nin farkındalar ne de geleneklerin.
Fenerbahçelinin isyanı bu manzaranın tümünedir.
Üstelik görevidir!
Hani, Aziz Yıldırım’dan sonra Ali Koç’un da iftihar ettiği “Fenerbahçelinin hak ve adalet duygusu ile cesareti” var ya… İşte tam da onun gereğidir işini beceremeyenleri protesto etmek.
Taşa, yumurtaya, küfre karşıyız ama hal böyle olunca Fenerbahçe taraftarının (sözlü ya da fiziksel) şiddet içermeyen protestolarını anlamamak, hak vermemek olası değil.
Biz anlıyoruz, hak veriyoruz, sıra Fenerbahçe’yi yönetenlerde.