Yönetimde şeffaflık; aldığınız kararların gerekçelerini, sonuçlarıyla birlikte masaya yatırabilmek, özeleştiri yapabilmektir. Neyi neden yaptığınızı açıklayabilmek, eyleminizin hedefinden bir sapma olmuşsa bunun sorumluluğunu taşıyabilmektir. Gerekçelerinizi de “ama”, “fakat” demeden, başka etkenlerin sonuç üzerindeki etkilerini öne çıkarmaya çalışmadan yani bahanelerinizin arkasına saklanmadan açıklamak zorundasınız.
İstediğiniz ve fazlasıyla bulduğunuz desteği sağlayan kitlelere, taraftarlara, üyelere bu açıklamayı yapmak da yetmez. Bu açıklamaları/özeleştiriyi yapmadığınız gibi bir de o insanları başka gerekçelerle bambaşka hedeflere yöneltiyorsanız, kendi hatalarınızla yüzleşmek yerine insanları olan bitenden başkalarının sorumlu olduğuna ikna etmeye çalışıyorsanız, hep bir komplo hep bir kumpas olduğunu savunuyorsanız ortada ne şeffaflık kalır ne doğru hedeflere yönelmiş kitleler.
Ortada manipüle edilmiş insanlar, gizlenen gerçekler, ulaşılması bir başka bahara kalmış masalsı hedefler kalır.
Ve bunlarla gerçek bir başarı öyküsü yazamazsınız.
Sadece başta itiraz ettiğiniz tiyatronun bir başka versiyonunu bu kez de siz sahneye koymuş olursunuz. O en başta dile getirdiğiniz eleştirileri / itirazları haklı bulan insanlar bir süre sonra bu tiyatrodan da bıkarlar ve yeni eleştirilerin / itirazların peşine düşerler. Bir kez daha yarı yolda bırakılmış olmanın yarattığı kırgınlıkla, hayal kırıklığıyla… Siyasetten ekonomiye, spordan sanata her alanda geçerlidir bu durum.
Anlattıklarımın son örneği futbol dünyamızda yaşanıyor.
Büyük umutlarla, vizyon değişikliği gibi herkesi heyecanlandıran söylemlerle, tarihi oy farkıyla başkanlığa seçildiği gün, Ali Koç şöyle demişti: “Kendimizden çok emindik, kazanan fark atacaktı, bu yolda kimseye biat etmedik… Bu sizin sayenizde oldu. Herkes yolcu taraftar hancı...“
1,5 yıl sonra aynı Ali Koç, kulübün geldiği noktayı anlatırken dedi ki; “Transfer hatalarımız oldu, doğru kadro mühendisliği yapamadık, hiçbiri sistematik hatalara maruz kaldığımız, şampiyonluk yarışının dışına itilmeye çalışıldığımız gerçeğini değiştirmez.”
Öyle ki; bir kulübün başarıya kilitlenmiş söylemleri, zaman içerisinde yerini bizzat kendi açıklamalarıyla bir dizi yanlışa bıraktı; transferde, alt yapıda, teknik kadro seçiminde, sportif yönetim yapılanmasında…
Bunlar elbette her kulüpte olabilir.
Ancak bir kulüp başkanı; tarihi bir farkla kendisini o koltuğa oturtan insanların memnuniyetsizliğine sorumlular bularak, birilerini gönderip, başkalarını getirerek, üstelik ‘gelemez’ dediği isimleri tekrar takımın başına getirerek, baktın ki olmuyor, bu kez sorunların kulüpten değil bir bütün olarak futbol yönetiminden kaynaklandığını söyleyerek sorumluluklarından kaçabilir mi?
Daha da önemlisi; insanlar komplo ve kumpas senaryoları üretmeye başladığında işin içine siyaseti de sokmaya çalışmak, taraftarını siyaset üzerinden kışkırtmak…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Ben bir Fenerbahçeliyim, aynı zamanda Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Yüksek Divan Kurulu üyesiyim ama özellikle arkadaşlarıma yönelik sarf edilen hakaretamiz ifadeler yenir yutulur şeyler değildir. Bir defa bu ülkeye hizmet veren bakan arkadaşlarımızı kalkıp da bu işin içine bulaştırmak çok ciddi bir yanlıştır. Benim arkadaşlarım da ‘Bu sene filanca kulüp şampiyon olacaktır ya da olmalıdır veya temenni ediyorum’ diye asla söylememelidir. Biz bu ülkeyi yönetenler olarak tarafsızlığımızı korumalıyız.” demesi boşuna değil.
“Kulüplerimizin yöneticilerinin bu konuda bir defa çok dikkatli olmaları, tribünlerdeki gelişmelere sahip olmaları lazım” ifadeleri de.
Ali Koç futbolun siyasete karışmaması yönünde “Cumhurbaşkanımızın bu konudaki duruşu örnek teşkil etmelidir” diyor.
Elbette bu duruş bütün futbol camiasının duruşu olmalıdır. Buna rağmen bir kulüp başkanı kendi başarısızlığını başka kulüpler ve siyaset üzerinden üretilen komplo teorileriyle açıklayabilir mi? Bir yandan “Biz futbola siyaset karıştırılmaması yönünde bir söylemde bulunduk.” diyeceksiniz, diğer yandan tribünlerde ya da sosyal medyada taraftarının siyaset üzerinden futbol tezahüratlarına kulüp yöneticilerinin sessiz kalmasına göz yumacaksınız. Peki, bu adil mi? Bu haksız rekabet sayılmıyor mu? Bu futbolu bizzat siyasete alet etmek değil mi?
İstanbul Valisi Ali Yerlikaya bütün kulüp başkanlarıyla tam da bu nedenle bir araya geldi. “Toplumun, taraftarların gerilmesini istemiyoruz. Futbol bir oyun... Söylemlerinizde barışçıl olmaya özen göstermelisiniz. Devlet de taraftar da kavga istemiyor.” dedi.
Biz de istemiyoruz.
Sizi koltuğa taşıyan on binlerce insanı özeleştiri yapamadığınız için siyasetle karşı karşıya bırakamazsınız, futbolun başarısını ya da başarısızlığını siyasete bulaştırdığınızda o taraftar, sizinle de karşı karşıya kalacak demektir.
Çünkü koltuğa kim oturursa otursun, seçim olan her yerde, her alanda o camiaların, yüz yıllık kulüplerin sahibi taraflardır. Oy veren, tribüne giden, kuyrukta bekleyenlerdir.
Ne demişti Ali Koç: “Herkes yolcu taraftar hancı”
Biz de ekleyelim; Futbolun rehberi bellidir: futbolu siyasetle gölgelemeyeceksin, kazanmak için oynayacaksın, rakibe saygı duyacak, fair-play ödülüne layık olacaksın.

Son not: Bu yazı aslında dört gün önce kaleme alındı. Ama derbi öncesi komplo/kumpas tartışmalarına malzeme olur diye bugün yayınlandı.