Başkanlık bir insan için en büyük şeref, haysiyet, onur, gurur olmalı... Bir insanın hayatında kolay elde edemeyeceği kutsal bir unvan... Bir insanın ailesine, evlatlarına, akrabalarına bırakacağı, parayla pulla alınamayacak en büyük miras...
Tarihin sayfalarında, kulübün müzelerinde yer alacak bitmeyen bir zenginlik...
Hele asırlık bir kulübün başkanıysanız, hele işler iyi gidiyorsa... Güç elinizde, milyonlar peşinizde...
Açamayacağınız kapı, ulaşamayacağınız insan yok.
Öyle bir güç, öyle bir şöhret ki, yolda yürüyemezsiniz, lokantantada rahat yemek yiyemezsiniz. Herkes peşinizde...
***
Ama her nimetin, bir külfeti var... Şanın, şöhretin, gücün, bu bulunmaz nimetin bedelini ağır ödüyorsunuz.
Bir değil, bin dertle uğraşıyorsunuz.
Uykusuz gecelerle akraba oluyorsunuz.
Gece kafanızı yastığa koyuyorsunuz, ertesi gün ödeyeceğiniz paraları “Nereden bulacağım?” diye kıvranıyorsunuz.
Bir borç bitiyor, bir başka borç kapıya dayanıyor.
Ali’den alıp Veli’ye veriyorsunuz, Veli’den alıp Ali’ye... Taşıma su ile değirmeni döndürmeye çalışıyorsunuz.
Bankaların kapısına gidiyorsunuz, yeni gelin gibi nazlanıyorlar.
Ağzınızla kuş tutsanız, kendi camianıza yaranamıyorsunuz. İflah olmaz muhalifler her yaptığınızı bir kulp buluyorlar.
Karşınızda birbirinden güçlü rakipler...
Kendi mahallenizle mi uğraşacaksınız, karşı mahalleye mi bakacaksınız, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz...
“Ilımlı olayım” diyorsunuz, kendi mahallenizden “ne beceriksiz” damgasını yiyorsunuz... “Sert olayım” diyorsunuz, ortamı germekle suçlanıyorsunuz.
Her transferde aç kurtlar gibi “Al... Al... Al...” diyen milyonlarca taraftarın beklentisi var.
Borç, harç buluyorsunuz, alıyorsunuz.
Kötü çıkarsa “Parayı sokağa attı” oluyorsunuz.
İki maç kötü gitti mi, “Başkan istifa” sesleriyle karşılaşıyorsunuz.
Uykusuz gecelere yenilerini katıyorsunuz.
***
Mustafa Cengiz’i üç yıl önce tanıdığımızda duruşuyla, kalıbıyla, heybetiyle, tavırlarıyla, laflarıyla “Aslan” gibi karşımızdaydı.
Bu üç yılın ikisini de şampiyonlukla geride bıraktı. Bu üçüncü yıl... Belki de üç de üç olacak...
Ama çok çekti, çok yıprandı... Kulüp içi muhalefete dert anlatamadı. Mahkeme kapılarından ayrılamadı.
Kulübün borç sarmalıyla uğraştı. UEFA ile adeta savaştı. Bir değil bin dertle boğuştu.
Uykusuz gecelerle akraba oldu.
***
Elbette kader... Elbette Allah’a inanmak lazım... Ama kabul edelim ki, sakin, rahat, huzurlu hayat başka, başkanlık gibi kutsal ve her kula nasip olmayacak bir unvanınız olsa bile bu kadar dertlerle uğraşmak çok daha başka...
Genetiğiniz, bağışıklığınız, fiziğiniz, kimyanız ne kadar güçlü olursa olsun, bu başkanlık, bu dertler o Aslan gibi vücudu yiyip bitiriyor. Yıpranıyorsun, hırpalanıyorsun, dağılıyorsun.
Mustafa Cengiz Başkan, o Aslan gibi adam, şimdi sıkıntılı bir sağlık sürecinden geçiyor. Belli ki uzayacak bir süreç...
Büyük geçmiş olsun Başkan...
Sen, kaybetmeye alışkın olmayan bir kulübün başkanısın...
Bu golü yeme... Bu maçı kaybetme Başkan...

Anlattıkları çok net!
Televizyonda cuma akşamı Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Ateş Kara ile Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ı ayrı ayrı kanallarda izledim. İki hocanın da anlattıklarından çok net şunu anladım:
* AVM’lerin açılmasına...
* Okulların açılmasına...
* Liglerin başlamasına...
Çok karşılar...

Yüzde 100 Erol Bulut
Erol Bulut, belki de aylardır Fenerbahçe’nin gündeminde... Erol Hoca buna rağmen her fırsatta “Fenerbahçe’den teklif almadığını” söylüyor. Ben de diyorum ki, “Erol Hoca’nın şimdiye kadar Fenerbahçe’den teklif almamış olması, bundan sonra almayacağı anlamına gelmez.”
Hatta bir adım ileri gidip, şunu ekleyeyim: Yarın ne olur bilemem ama bugün için bir tahmin yapayım. Nenad Bjelica: % 0, Erol Bulut: % 100...

Aklın yolu bir
Daha önce yazdığım görüşümde kararlıyım. Gelişmelere baktıkça, karar vericileri dinledikçe, eğer başlarsa Süper Lig’in asla deplasmanlı oynanmayacağını, oynanamayacağını düşünüyorum.
Uçak yolculukları ki, takımlar için hepsi özel uçak olmayacak, hijyen koşullarını yerine getirip getirmediği belli olmayan bir gecelik oteller, alışmadığınız, bilmediğiniz lokantalarda yemekler... Olmayacak duaya amin demek bu...
Eğer ligin kalan haftaları oynanacaksa tek merkezde oynanır; o da İstanbul... Hatta İstanbul’a ek olarak , uzaklığı sadece bir saat olan Bursa, Kocaeli, Sakarya statları da devreye sokulur.
Üç şehirde üç yeni stat var. Pırıl pırıl, modern, zeminleri mükemmel... Koridorları yayla gibi geniş, soyunma odaları at koşturacak kadar büyük...
Her takım kendine bir şehir seçer... İç saha maçlarını kendi seçtiği şehirde oynar, deplasman maçı için İstanbul, Bursa, Kocaeli, Sakarya dörtgeninde dolaşır. Gitmek bir saat, dönmek bir saat... Gidersin, maçını oynarsın, dönersin... Mesken tuttuğun oteline yerleşirsin.
İstanbul zaten otel zengini... Bursa’da, Kocaeli’nde, Sakarya’da yeteri kadar ve kalite anlamında son derece donanımlı oteller var. Bunların çoğu butik otel... Bu oteller zaten ufak, müşteri alınmaz, sadece bir takıma ayrılır, o takım evi gibi kullanır. Oda senin, lobi senin, lokanta senin, personel senin... Yüzde yüz kontrolün altında bir otel... Hastalık ve bulaş riski minimuma iner.
Aklın yolu bir... Deplasman inadında ısrar edip, kalan sekiz haftanın oynanmasını tehlikeye sokmayın.

İşi gerçekten zor
Nihat Özdemir gerçekten zor durumda... Ne İsa’ya yaranabiliyor, ne Musa’ya... Kulüp başkanlarının büyük bir bölümü, “Oynat şu 8 haftayı, hiç olmazsa Digitürk’ten sezon sonuna kadar olan 600 milyona yakın parayı alalım, biraz olsun rahatlayalım” diye adeta baskı yapıyorlar.
Nihat Başkan, 12 Haziran’da şartlar uygun olursa Süper Lig’in kaldığı yerden başlayacağını söylüyor, bu defa kamuoyundan, medyadan yaylım ateşine tutuluyor. Öyle bir iş ki, yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal... Acaba Nihat Başkan sakalını-bıyığını bunun için mi kesti (!)

Kulübenin önemi...
Yeni oluşan koşullar nedeniyle takımlara yıl sonuna kadar beş oyuncu değiştirme hakkı verildi. Neredeyse sahaya çıkan ilk on birin yarısı kadar... Bu kararla kaliteli ve yetenekli bir kulübe, her dönemden çok daha önemli ve değerli duruma geldi.