Olimpiyat izlemek bir spor yazarı için önemli bir deneyimdir. Hele olimpik bir yazar iseniz olimpiyat izlemek kanınıza işler bir virüs gibi ve o virüs her 4 yılda bir canlanıp, sizi bu muhteşem gösteriye çağırır...

Çok sayıda olimpiyatı yerinde izledim. Daha önce de yazmıştım. Atlanta, Londra ve Barcelona beni çok etkilemişti. Özellikle açılış performanslarıyla. Organizasyonun kusursuz işlemesi anlamında ise Rio’dan öncekilerin hepsi (ki buna en çok eleştirdiğim Atina da dahil) son derece güzeldi. Sydney’de, Pekin’de ve Londra’da gideceğiniz yerle ilgili yaptığınız planlama genelde şaşmazdı. Shuttle’lar tam vaktinde kalkar ve sizi tam vaktinde son noktaya, yarışmaya ulaştırırdı. Haksızlık etmeyeyim diğerleri için de aynı şey geçerli. Hemen hemen hiçbirinde ‘Acaba yarışmaya yetişebilecek miyim?’ endişesi duymazdınız. Ve asıl önemlisi geçmişteki benim izlediğim olimpiyatlarda (izleyemediklerimle ilgili anlatılanlar da aynı) akşamları dışarı çıkmak, o kente özgü mekanlarda yemek yemek, yine o kentin önemli sanat merkezlerine gitmek, hatta hatta gece geç saatlerde gece kulüplerine, barlara korkmadan gönül rahatlığıyla girebilmek sıradan, son derece olağan bir durumdu. Sokaklarda asker, polis görmek son derece sıradışı, bir yan kesicinin saldırısına uğramak üç dört tane hırsız tarafından dövülerek çantanızın alınması, polis kontrolünden geçerken soyunmanız hiç akla gelmeyecek eylemlerdi...

Hırsızlık, darp!

Gelelim Rio’ya... Olimpiyat aşığı bir gazeteci olarak ilk defa bir olimpiyattan erken dönmek için can atıyorum... Tüm meslektaşlarım, Türk’ü yabancısı ‘Bir an önce bitse de şu Rio’dan kurtulsak’ diyorlar. İlk defa rekabetin olduğu gazetecilik mesleğinde, gazetecilerin güvenlikleri için dörderli-beşerli gruplar halinde hareket ettiğini gördüm. Her gün cebimde bir taksi, bir de hamburgere yetecek kadar parayla dışarıya çıkıyorum. Karşılaştığım her polis - ki benim güvenliğimi sağlaması gerekiyor o polislerin - bana ‘Aman cebinizde çok parayla dolaşmayın, sırt çantanıza laptop ve fotoğraf makinesi koymayın’ diyor. Düşünün bir gazetecinin laptopunu ve fotoğraf makinesini almamasını istiyor Rio polisi... Ve o Rio’da tarihin en kötü organize edilmiş olimpiyatları sürüyor.

Doğan Haber Ajansı muhabiri Canan Kaya üç tane yan kesicinin saldırısına uğruyor, çantasını vermeyince ağır biçimde darp ediliyor. Tek Portekizce bilen Türk gazeteci sevgili Canan polise gittiğinde de benzer yüzlerce vakayla karşılaşıyor, polisin çaresizliğini ama asıl önemlisi vurdumduymazlığını gözleriyle görüyor. Ve Canan’a saldırı Rio’nun göbeğinde onlarca insanın gözleri önünde oluyor... Haber Türk’ten sevgili Murat Ağca güvenlik kontrolünden geçip, Maracana Stadı’ndaki medya merkezine girerken, montu X-Ray cihazının içinde kalıyor. Topu topu bir dakika sonra Murat montunu almak için geri dönüyor. X-Ray cihazından 100 metre bile uzaklaşmamış. Onlarca polisin içinde montunu bulamıyor...

Anadolu Ajansı’ndan Barış Kuyucu, kredi kartıyla küçük bir alışveriş yapıyor. Ertesi gün bankadan gelen uyarıyla soyulduğunu öğreniyor. Kredi kartı ve şifresi kopyalanıyor hesabından, üç ayrı defa toplam bin dolar çekiliyor.

Bunlar Türk meslektaşlarımın yaşadıkları. İngilizlerin, Japonların, Korelilerin yaşadıkları çok daha ağır. Onlarca örnek AIPS’in sitesinde yer alıyor. Yani Rio Olimpiyatları’nda hırsızlık, yan kesicilik, dolandırıcılık, darp kol geziyor, saldırıların sayısı her gün artıyor ama ne bir saldırgan bulunabiliyor, ne de çalınanlar.

Tam bir komedi

Michael Phelps ve şu sıralar Usain Bolt, biraz olimpiyatın havasını sportif olarak ısıttı. Ama saman alevi misali bu ısınma. Çünkü yukarıda anlattıklarımın dışında başka yaşanan büyük zorluklar da var. Örneğin sürekli kayboluyorsunuz. Çünkü hemen hemen hiçbir yerde doğru dürüst yönlendirme levhaları yok. Olimpik parkın içinde dahi bu levhalar yok denecek kadar az. Müsabakaların yapıldığı salonları bulmak için müneccim olmanız gerekiyor. Çünkü ne görevliler ne de gönüllüler doğru dürüst dil bilmiyorlar. Yönlendirme tabelaları için daha dün IOC’nin yoğun baskısıyla, yerel organizasyon komitesinin bir firmayla anlaştığını söylersem, bu konuyla ilgili ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Yabancı dil konusuyla ilgili çözüm ise tam bir komedi. Herhangi bir görevliye İngilizce bir şey sorduğunuz zaman önce bir yüzünüze bakıyor, sonra bu dilde soru soran size ‘İngilizce biliyor musunuz?’ karşılığını veriyor. Siz şaşkın şaşkın ‘evet’ yanıtı verince, elindeki akıllı telefonu ya da bir başka dil çevirme aracını açıyor ve ona sorduğu soruyu sesli olarak telefona söylemenizi istiyor. Telefon da sizin söylediklerinizi Portekizce’ye çeviriyor... Ama öyle olmuyor. Telaffuz diye bir durum var. Ne bir Türk’ün, ne bir Hintli’nin, ne bir Koreli’nin, ne de bir Rus’un telaffuzları aynı olmayınca, ortaya garip çeviriler çıkıyor. Hatta aksanı farklı olan İngilizlerinki bile anlaşılamıyor. Sonuçta görevli size bakıyor, siz görevliye bakıyorsunuz. Herhangi bir anlaşmaya varamadan, el yordamıyla gideceğiniz yeri bulmaya çalışıyorsunuz. Ki çoğunda da yanlış yere gidiyorsunuz.

Kafalarına göre

Bir de polisin akıl almaz trafik uygulamaları var ki, onu yaşamak bile bir olağanüstü tecrübe. Hava karardığı andan itibaren birbirinden farklı tanımlanan güvenlik birimleri (federal polis, bölge polisi, jandarma, yerel polis, özel koruma ve adını bilmediğim diğerleri) yolları kafalarına göre kapatıyorlar. Ne olimpik araç tanıyorlar, ne olimpik akreditasyonları. Ben kaldığım eve hemen hemen her gece farklı yollardan ama son 300-400 metresi yürüyerek ulaştım. Emin olun diğer meslektaşlarım da öyle. Polise ‘Evim 100 metre ilerde, kapısı görünüyor. İzin verin oraya kadar taksiyle gideyim’ diyorsunuz. Kesinlikle geçirmiyor. İşaretle başka bir yolu gösterip oradan dönebileceğinizi söylüyor. O tarafa gidiyorsunuz orasının da güvenlik tarafından kapalı olduğunu görüyorsunuz. Sonra benzer bir iki durum daha yaşayınca lanet ediyorsunuz. Bildiğiniz bütün küfürleri sıralıyorsunuz. Tek kelime İngilizce bilmeyen Brezilya polisiyle Türkçe bağıra çağıra anlaşmaya çalışıyorsunuz. Sonuçta hiçbir şey elde edemeyip kilometrelerce elinizdeki çantanızla yürüyorsunuz.

BEN RIO OLİMPİYATLARI’NI HİÇ SEVMEDİM.