Yayın ihalesinin rakamsal büyüklüğünün rüzgârı dağıldı; 321 milyonun beş büyük ligdeki bedellerle rekabet edemeyeceğinin, bizim esas yerimizin kıtanın ikinci halka ülkeleri içinde olduğunun farkına vardık. Son 5 büyük turnuvadaki milli takım performansı, UEFA kulüpler sıralaması 2010-2011 pozisyonu, ligdeki oyuncuların bonservis bedelleri ortalaması gibi kriterlerde 6 ile 9’unculuk arasında seyreden bir ülkenin yayın ihalesinin de kıta altıncısı olması zaten çok olağanüstü bir şey değil...
Esas olağanüstü olansa, birçok sportif kriterde kıtanın ilk 10’u içinde olma gururu yaşayan bir ülkenin, kulüp idaresi konusunda dibe vurması, Avrupa’yı sollayıp Afrika ve Güney Amerika’yla yarışması... 2008-2009’da 292 yeni oyuncu, 38 teknik direktör sözleşmesiyle bütün bir Avrupa’yı geride bırakması... Ve mevcut dernekler yasasına sırtını dayamış kulüp başkanlarının bu durumdan hiç rahatsızlık duymayıp (bu sezon getirdiği üçüncü) teknik adamının arkasında(!) olduğunu açıklamaktan çekinmemesi, bir başkasının 22 kişilik oyuncu kadrosuna aynı sezonda 27’nci transferini yapabilmesi...

Zincirin son halkası: Yönetimler
Patagonya milli futbol takımı, Avrupa’nın 10’uncusu ise, kulüplerinin yeri de aşağı yukarı aynı pozisyonlarda seyredecektir. Hakemleri o düzeyde olacaktır, antrenörleri benzer bir sıralamayı işgal edecektir. O ülkenin medyasının da, yayın pastası büyüklüğünün de ne Avrupa birincisi, ne de 40’ıncısı olması beklenmez; çünkü o coğrafyada futbolun bütün unsurları bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. Halkaların çoğunluğu ileri gitmek istiyorsa diğerlerini de beraberinde ileri çeker; çoğunluğu geride kalıyorsa, bütün halkaların geriye dönmesi kaçınılmazdır.
Türkiye’de de futbolcular kıta nezdinde popülerleşiyorsa, takımlar yükseliyorsa, hakemler/antrenörler ileri gidiyorsa, kulüp yöneticilerinin de gelişime direnmesi söz konusu olamaz. Direniyorlarsa devreye TFF girmek zorundadır, bunun için en yakın fırsat da birkaç gün önce yapılan ihaledir.

Fırsat: Havuz dağılımı
Bu ülkede özellikle son 6-7 yıldaki TFF yönetimlerinin yaptığı olumlu hamlelerle yayın pastasının dağılımı son derece eşitlikçi noktalara ulaşmıştır. Avrupa’nın 5 büyük ligi incelendiğinde, toplam yayın pastasının üçte birini Real-Barça’nın aldığı İspanya’dan da; üçte ikisinin dört büyüklere gittiği İtalya’dan da dengeli bir dağıtım modelimiz var. İngiltere, Almanya ve Fransa’ysa bize göre biraz daha eşitlikçi:
İngiltere’de gelirin 4’te 2’si eşit olarak dağıtılıyor; 1’i sportif performansa, 1’i de popülariteye ödeniyor.
Almanya’da da 8’de 4 eşit dağıtıldıktan sonra, 3 dilim son üç yıldaki başarıya, 1 dilim son puan durumuna göre pay ediliyor.
Fransa’daysa bizim için gerçekçi sayılamayacak; büyükler hegemonyası olan ligleri zorlayacak bir model var: Paranın yüzde 83’ü eşit olarak dağıtılıyor, popülarite ve başarıya yüzde 17 ayrılıyor.
* * *
Türkiye’deki 2009-2010 verileriyse şöyle: Kulüplere ödenen toplam yayın pastası 243 milyon TL... Bunun yüzde 36’sı eşit olarak dağıtılıyor: 18 Süper Lig kulübünün her biri, bu yıl ayakbastı parası olarak 4,8 milyon TL aldılar.
Pastanın yüzde 11’i popülariteye ödeniyor. 4 büyük kulüp, müzelerindeki şampiyonluk kupası başına yaklaşık yarım milyon lira alıyorlar.
Kalan yüzde 53’se aktüel performansın karşılığı: İlk 6’ya 21,7 milyonluk bir para bölüştürülüyor. Ayrıca her galibiyete 354 bin, her beraberliğe 177 binlik bir ödeme söz konusu.
2010-2011 sezonunda yayın gelirleri yaklaşık iki katına çıktığı için bu verileri ikiyle çarpıp yeni dağılımı hesaplayabilirsiniz. Bu durumda örneğin F.Bahçe-G.Saray ikilisi 2010-11’i 75’er puanla ilk ikide tamamlarlarsa havuzdan alacakları pay 55 milyon TL civarında olacak. Mesela 54 puanla ligi beşinci sırada bitirecek bir Kayserispor’un geliri de 25 milyon lira etrafında seyredecek.

Bir puan Türk futbolunu kurtarabilir

1 puan formülü
Yayın pastasını (4 büyükler hegemonyasındaki Süper Lig gerçekleri göz önüne alındığında) gayet mâkul bir biçimde dağıtan TFF’ye yapabileceğimiz küçük öneriyse şu: Önümüzdeki sezon her galibiyete 708 bin, her beraberliğe ise takım başına (1’er puan karşılığı) 236’şar bin lira ödensin. Kalan 1 puan karşılığı 236 bin liraysa havuzda toplansın.
Sezon sonunda havuzda tutulacak yaklaşık 20 milyon liraysa yönetim kriterlerine göre ödül olarak dağıtılsın. Örneğin sahaya en fazla altyapı oyuncusu çıkaran, teknik adam değişikliği yapmayan, az sayıda yabancı oyuncu kullanan takımlar ödüllendirilsin.
Mükemmel bir çare olmadığının farkındayım, ama sanırım başlangıç için fena sayılmaz. Pazartesi de yazmıştım, kulüplerden FIFA’daki her ihtilaf dosyası için 1 milyon, sezon içinde sözleşme yapacakları her yeni teknik adam için 750 bin, (sınır kalkacaksa) 8’den sonraki her yabancı transferi için 500 bin, ilk 18’de iki altyapı oyuncusu kullanmadıkları her maç için 250 bin lira daha kesilirse havuz da büyütülebilir. Bu lüks hamleleri yapanlar daha ağır cezalandırılıp, yapmayanlar daha fazla ödüllendirilebilir.
MHK, “kart isteyene kart” uygulamasında ısrarcı olunca, bu hareketi yapan futbolcuların sayısının azaldığını mutlulukla gözlemliyoruz. TFF de “lüks isteyene bedel” ödettirirse, belki yönetimler daha dikkatli davranmak zorunda kalabilir. Dileğimiz bu.