FB ile GS dost olmak zorunda mı


Çarşamba günü Borussia Park’ta enteresan bir maç izledik gerçekten... Hakemin işi çığrından çıkardığını düşünenlerden değilim, çünkü Kinhöfer mesleğinde tecrübesiz bir adam değil. 42 yaşında, Bundesliga’nın kıdemlilerinden ve FIFA kokartlı. Üstelik de Kinhöfer, daha önce Kore’ye, Katar’a hatta Arabistan’a bile derbi yönetmesi için davet edilmiş, yani değişik kültürlerde değişik atmosferlerde çok farklı müsabakalar görmüş bir hakem... Belli ki F.Bahçe-G.Saray müsabakasındaki olumsuz hava onu böyle bir otorite kurmaya yöneltti, yarım saatte çaldığı düdük kadar kart çıkarttı cebinden. Sonunda da maçı yarım bırakıp çekip gitti içeriye...
Aslında Kinhöfer, bizim yıllardır aramızda konuştuğumuz bir şehir efsanesini de doğrulamış oldu: Eğer FB-GS derbilerini üst düzey bir yabancı hakem yönetirse olacağı bu maalesef...
* * *
Tabii esas mesele M’gladbach’ta başlamadı, bunun bir de evveliyatı var. Alex de Souza, internet sitesinde “FB-GS dostluğu” diye bir şey olmadığını söyleyeyazdı; zaten her iki takım sporcularının (ve yöneticilerinin) uzun zamandır davranışlarıyla açıkça ifade ettiği ama dile getirmediği bir şeydi bu. Sanırım bir sonraki derbiye kadar genç sporculara uzatılan mikrofonlarda şöyle bir soru da seslendirilecek: “Sahi, FB ile GS dost olmak zorundalar mı?”
Sade bir sporsever olarak benim bu soruya cevabım şu: Bugünün kaptanları, yani bir anlamda formalı kanaat önderleri Alex’le Arda, bu konuyla ilgili fikir beyan etmeye yetkin değillerdir. Bu soruyu ancak Can Bartu, Turgay Şeren, Coşkun Özarı ya da Ogün Altıparmak gibi belli bir görmüş-geçirmişliğe sahip sporcular cevaplayabilir.
Neden mi? Kendi gerekçemi ifade etmeye çalışayım...

Günümüz futbolu!
Aslında bu hikâye, bir taraftan “günümüz futbolu” adı altında bir şeyler karalamaya, içinde Ferguson, Aykut Kocaman, Abramoviç filan geçen süslü cümleler kurmaya çalışırken, diğer tarafta bir İtalyan kanalında kutu açan ve ağlaşan insanları görmemle başlamıştı!
Doğrusu ben biraz cahilmişim; yüzde yüz şansa dayalı, piyango bileti almaktan temelde hiçbir farkı olmayan bir oyunun, ancak Türkiye’de ciddi bir yarışma programı gibi saatlerce izleneceğini sanıyordum. Oysa aynı oyunun İtalyan versiyonu “Affari Tuoi”de gördüğüm o sahne; gözleri ağlamaktan şişmiş bir kızcağızın, bugüne kadar hayatta ne zorluklar yaşadığını anlattığı ve telefondaki “doktor”un ona daha büyük bir teklif yaparak geleceğini kurtarmasını beklediği o sahne, çıplak gerçekle yüzleştirdi beni... Birden ne kadar sübjektif bir yazıya başlamak üzere olduğumu, kendi kendimize “günümüz futbolu” içerikli mottolar üretip, onlara sorgusuz sualsiz “tapındığımızı” fark ettirdi bana...
Zira o “günümüz futbolu”, “günümüz müziği”, “günümüz teknolojisi” filan diyerek yere göğe sığdıramadığımız gün, yani bugün; insanların sabahtan akşama kadar yemek yiyip dedikodu yapanları, geceleri de üç kuruş piyango için ağlaşanları izlediği gün değil miydi?
“Bugün”, her perşembe akşamı sokakların 2 saat boyunca boşaldığı ve çok sakin geçen o iki saatin sonunda şehirde en azılı suçların işlenmeye başlandığı gün değil mi? İki ortaokul öğrencisinin, tek mahareti iyi rol kesip milyonlar kazanmak olan bir artiste özenip, birbirini bıçakladığı gün değil mi “bugün”?
Bir teknik adamın bir sporcusundan yalnızca ten rengi nedeniyle üstün olduğunu zannettiği gün de “bugün” değil mi sahi? Bir başkasının, “artistik hareketler” yaptığı gerekçesiyle rakip takım futbolcusunun üstüne yürüyüp dövmeye kalktığı... Atılan golde başkanından teknik adamına, masöründen taraftarına herkesin emeği varken, yenen golde hep “bireysel hata” tarifi yaptığımız gün de “bugün” işte..
Bu sabahtan akşama konuşup bitiremediğimiz futbol adamları (ve futbolcular), yeşil sahadaki 90 dakikanın dışında kalan zamanlarında hangi programları izliyorlar, vakitlerini hangi değerli işlere ayırıyorlar zannediyoruz ki? Bugünün futbolunu ya da bugünün atletizmini, bugünün sosyal hayatından/eğlence anlayışından, hatta açıkça itiraf edelim, bugünün kültürel erozyonundan ayrı değerlendirmek mümkün mü? Korkarım ki, 50 yıl sonra tarih kitapları, 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinden öyle sitayişle filan bahsetmeyecekler.

Yarım kupalar
İşte tam da bu yüzden “bugün” ün yıldızları Arda’nın-Alex’in, ya da FB-GS yöneticilerinin söylediklerini/söyleyeceklerini çok ciddi süzgeçlerden geçirmeden benimseyemiyorum ben. Hatta bu yazıyı da çok ciddiye almamak lazım belli ki... Eğer Doğan Ağbi (Koloğlu) FB ile GS dostluğu diye bir şey yok diyorsa; eğer Can Bartu, Metin Oktay’la formasını değiştirip 20 dakika sarı-kırmızı renklerle oynarken mutsuz olduysa kabulümdür Alex’in söyledikleri... Ama eğer Faruk Ilgaz’la Ali Uras (Bilgin Ağbi sayesinde şahit olduğumuz üzere) dostsa, Can Bartu’yla Metin Oktay dost idiyseler, birbirlerinin formalarıyla oynarken gurur duyduysalar; Borussia Park Stadı’nın kenarındaki o yarım kupaları almaya gönülsüz adamların düşmanlığı beni pek ilgilendirmiyor...


Düzeltme ve özür
Önceki Perşembe günü bu sütunda yayınlanan “Afrika 2010 özel ödülleri” yazısında İngiliz kaleci Paul Robinson yerine yanlışlıkla San Antonio efsanesi Amiral David Robinson’ın ismini yazmışım. Düzeltir, özür dilerim.