Robinho, Türkiye’ye gelir mi

1-2 yıl önce youtube benzeri bir internet sitesinin sanal reklamında aynen şu cümlelere rastlamıştım: “Fenerbahçe’s new player? Ronaldinho, Ronaldo or Henry? Watch them and choose one. (Fenerbahçe’nin yeni transferi hangisi olsun, izle ve karar ver. Ronaldinho mu, Ronaldo mu, yoksa Henry mi?)”... Belki birkaç saniye baktıktan sonra gülüp geçeceğiniz bu reklâm, aslında basit bir “hit artırma” oyunundan fazlası. Çünkü bu slogan, Türkiye’deki transfer çılgınlığının dışarıdan nasıl gözüktüğünün de ufak bir demonstrasyonu.
6-7 sene önce Abramoviç futbol piyasasına sınırsız bir parayla girince; futbolcuların bir gerçek, bir de “Chelsea fiyatı” olduğundan söz ediliyordu (Jarosik’e, Geremi’ye ödenen paraları hatırlayın). Bugünlerde de Avrupa transfer piyasasındaki futbolcuların bir gerçek, bir de “Türkiye fiyatı” oluştu maalesef...
* * *
Şu sıralarda medyanın bir numaralı gündem maddesi de Robinho’nun Türkiye fiyatı... Dünkü gazeteler Beşiktaş’ın, City’ye 16 milyon pound (yaklaşık 25 milyon dolar) önerdiğini iddia ediyorlar. Bizim kulüp yöneticilerine bu inanılmaz teklifleri yaptıran bilinçaltı duygusuysa şu: “Robinho gerçekten Türkiye’ye gelir mi? Robinho’yu buraya getirmek için rekabet edilen bir diğer kulüpten 1 milyon fazlasını vermek yeter mi?”
Bu sorunun cevabı bence çok basit: Robinho Türkiye’ye koşarak gelir. Ronaldinho da gelir, Adebayor da... Çünkü Avrupa’nın 3 büyük liginden ayrılmak durumunda kalan/büyüklerde forma şansı bulamayan adamların önündeki pahalı kapılardan en cazibi kesinlikle Türkiye...

Pahalı kapılar
Robinho gibi İngiltere’nin/İspanya’nın/İtalya’nın büyüklerinde işi bitmeye yüz tutmuş adamların (veya ondan biraz daha yaşlıların da) önüne genelde 4 ana kapı açılıyor: Asya (Katar, BAE, Özbekistan vs.), Amerika Birleşik Devletleri, Doğu Avrupa (Rusya, Yunanistan, Türkiye) ve Güney Amerikalılara özel olarak bir de Brezilya kapısı...
a) Asya kapısı: Belki en çok parayı onlar veriyorlar, ama merkez medyanın en az ilgi duyduğu, hakkınızdaki haberlerin en aza ineceği tercihi yapmış oluyorsunuz. Zorlu iklimlerde attığınız harika gollerden pek kimsenin haberi olmuyor. Ulusal takımı unutmak da cabası...
b) Amerika kapısı: Genelde Asyalılardan sonra en çok parayı Amerikalılar veriyorlar. New York, Los Angeles gibi güzel kentlerde yaşıyorsunuz, batıda iklim de harika, medya ilgisi de fena değil. Ama Avrupalıların uyuduğu saatlerde futbol oynadığınız için müsabakalarınızın izlenme ihtimali bayağı azalıyor. Avrupa’ya 10-15 saat uçuş mesafesine gidiyorsunuz, ailenizi o kadar uzakta bırakmanız imkânsız, dolayısıyla yeni bir hayat kurmak zorunda kalıyorsunuz. Yani Amerikalıların verdiği 2 kuruştan, Avrupalıların verdiği 1 kuruş yine yeğ oluyor.
c) Brezilya kapısı: Güney Amerikalılar için ideal bir seçenek. Ulusal takımın gözlem alanında kalıyorlar, ailelerine yakın oluyorlar. 1 gün sonra da olsa maçlarınızın özetleri Avrupa’da yayınlanıyor. Ama aldıkları maaşlar Avrupa’nın beşte biri düzeyine iniyor, yaşlı kıtadaki saygınlıkları da azalıyor.
d) Rusya/Ukrayna kapısı: Petrol/gaz zenginlerinin katkısıyla çok iyi maaşlar ödüyorlar. Kıta medyasının gözlem alanı içinde kalınıyor, Avrupa kupalarında mücadele ediliyor, ulusal takım şansı devam ediyor. Ama başkalarının tatil yaptığı aylarda siz oynuyorsunuz, üstelik de dünyanın en geniş coğrafyasında çok uzak ve zorlu seyahatlere gidiyorsunuz. İklimin bazen çekilmez olması da cabası.
e) Türkiye/ Yunanistan kapısı: Komşudaki derin ekonomik kriz sonrası aslında bu seçenek artık sadece Türkiye kapısı olarak da tanımlanabilir. Transfer olunan takımlar Avrupa kupalarında düzenli oynadığı için sahne devam ediyor. Avrupa medyasından çok uzaklaşmıyorsunuz, (Quaresma örneğinde olduğu gibi) ulusal takımın gözlem alanının dışına da çıkmıyorsunuz. Güzel ve modern kentlerde yaşıyorsunuz, iklim harika. Batı Avrupa’yla uçuş mesafesi 2-3 saat... Yerel saat farkı çok az olduğu için de herkesle aynı anda futbol oynuyorsunuz. Maaşlar batıdan yüksek, çok büyük bir vergi kesintisi de olmuyor. Yani garip kulüp yöneticileriyle yaşamak da sizi rahatsız etmezse müthiş bir yere geliyorsunuz.
* * *
Robinho/Ronaldinho gibi oyuncular, zaten elit liglerin elit takımlarından (İtalya’nın Almanya’nın Avrupa temsilcilerinden) teklif alıyorlarsa, 200 televizyon kanalında olmak için oraları tercih etmeleri anlaşılabilir. Ama artık rakibiniz onlar değilse, biraz rahat olmak lazım. Belki de soruyu artık “Robinho, Türkiye’ye gelir mi?” , “Adebayor, Türkiye’ye gelir mi?” diye değil, “Beşiktaş’ın şartları Robinho’yla uyuşur mu?”, “G.Saray’ın Diarra'ya ihtiyacı var mı?” diye sormak lazım. Artık enseyi karartmamamız, kafamızı kumdan çıkarmamız gerek. Burası 5 büyük lig fanusu dışına çıkanlar için harika bir alternatif.

Robinho, Türkiye’ye gelir mi
Hatta Dünya üzerindeki açık ara en iyi alternatif...
Transfer yaparken artık bunun farkında olmak lazım.

Pele’ye dikkat
Pele, 1987 doğumlu Portekizli orta saha oyuncusu... 20 yaşındayken Inter’de Vieira ve Stankovic’in yokluğunda orta sahada şans buluyor, zaman zaman uzaktan attığı gollerle de dikkat çekiyordu. Porto’da Ferreira onu kullanmayınca geriledi, geçen yıl Valladolid’de oynuyordu, ama onlar da küme düştü. Şimdi Eskişehir’e gelmiş. Doğa ile birlikte orta sahada ikili oynuyorlar. Konya’ya karşı çok diriydi, çok canlıydı, defansif/ofansif maçın her anında vardı. 3-4 etkili şut, bir de gol attı. Maçı Konya nasıl kazandı diye sormayın, 80 dakikayı tek kale oynayan Eskişehir’in savunması o kadar kötü ki, neredeyse pozisyon vermeden 2 gol yediler! Ama Pele çok iyi başladı sezona...
Pele’yi izleyince aklıma 3 büyüklerin bir türlü bulamadığı iki yönlü orta saha oyuncusu meselesi geldi. Gençlerbirliği Harbuzi’yi buluyor, Eskişehir Pele’yi buluyor.
Anadolu’da Murat Ceylan var, Abdullah var, Doğa var. Ama geçen yıl bütün bir sezon F.Bahçe’de tek yönlü Cristian, Beşiktaş’ta da Fink oynadı...
Haftaya G.Saray, Eskişehir’e konuk oluyor. Doğrusu Pele’nin bu düzeyde bir maçtaki performansı nasıl olacak, merak ediyorum.