“2010-11 sezonundan bile kirli" olan nedir?

Cumartesi akşamı Fenerbahçe, Sivas’ta galibiyet golünü bulduğu dakikalarda Medya’da yer işgal eden bir kişi Twitter hesabına şu notu düşüyordu.

“2010-11 sezonundan bile kirli.”

İsim hiç önemli değil, çünkü ortada bir sistematik, plan, program, düşünme alışkanlığı veya algısı; paradigma var.

İmânın gittiği adres bellidir.

Yani Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe 2010-11 sezonunda yaptığı şikeden ötürü ceza almadıkları için işi o kadar yüzsüzlüğe vurmuşlardır ki gözlerimizin içine baka baka şike yapmaya devam etmektedirler.

Sivasspor-Fenerbahçe karşılaşması da aynen böyle oynanmıştır. 90 dakikalık bir senaryo vardır ortada; Sivassporlu futbolcular da bu oyunun parçasıdır, Sergen Yalçın da.

Bu iddia sahibi kişi nereden bakarsanız 25 seneden beri medyanın çeşitli bölümlerinde haber hazırlamış, işin mutfağında yer almış. Şu Tweet’inden yola çıkarak işine bakış ve yapış şeklini anlamak mümkündür.

Peki…

Türkiye bu duruma nasıl dönüştü? Bu kişiler nasıl oldu da bu kademelere gelip, söz sahibi oldular?

Türkiye’de 1980 öncesinde belli bir kalite, seviye ve düzey, “gazetecilik, habercilik” derdi diye bir şey vardı ortada.

Habercilik henüz dedikoduculuk, kirli algı yaratıcılığı haline dönüştürülmemişti.

Uğur Mumcu Türkiye’de gazetecilik ekolünün ulaştığı son nokta, zirvedir. Uğur Mumcu’nun arabasına koyulmak üzere paramparça edilen sadece bedeni değil onun hayata bakış açısı, gazeteciliği anlayışı ve yapışıydı aynı zamanda.

12 Eylül darbesiyle birlikte medya çok büyük değişime uğradı.

Spor Medyasında da benzer görünüm söz konusuydu. Ancak niteliği elbette farklıydı. Benim ilk defa spor sayfalarını okuduğum yıllarda (1977’lerden sonrası) çok net bir “Fenerbahçe hegemonyası” vardı. Bir gazetenin spor servislerinde yönetici olabilmenin yolu Fenerbahçeli olmaktan geçiyordu.

İşte Hıncal Uluç böylesi bir ortamda gazetecilik yapmaya başlamıştır. Kafasını nereye çevirse, Fenerbahçe ve Fenerbahçeli vardır.

Ne korkunç ve tahammül edilmesi zor bir durum, düşünebiliyor musunuz?

“Fenerbahçe Medyası” denilen şeyin karşılığı 1970’ler ve 80’lerin ortalarına kadar geçen süredir.

O korkutucu Medya’nın karşılığı da İslam Çupi kadardır ancak Hıncal Uluç’la karşılaştırın, farkı anlarsınız.

Ben bu medyayı okuyarak büyüdüm. En çok da Hıncal Uluç’u okudum, takip ettim. Bu nedenle düşünce dünyasını ezbere bilirim. Her yazısını bazen tekrar tekrar okuduğum için rahatsızlıklarını, şikâyetçi olduğu konulara da hâkimim.

Hıncal Uluç 1980’lerin ortalarına kadar Cumhuriyet Gazetesi’nde görev yaptı. Ancak diğer taraftan da Sabah Grubu ve onun bağlı olduğu Medya ile ilişkileri vardı, sonra da büyük bir “üzüntüyle” oraya geçti.

Sabah, kurulu medya düzenine karşı olarak çıktı; önemlidir ve mutlak surette bilinmesi gerekir. Sabah Grubunun içinden çıkmış o tarihteki tüm kişiler bugünkü medyanın oluşumunda söz sahibi olmuştur.

Hıncal Uluç’un da elbette bir amacı vardı. Kafasında büyük bir proje olduğunu o tarihlerde bilemezdik, ancak sonrasında yaptıklarını üst üste koyarak belli bir model çıkartabiliyoruz.

“2010-11 sezonundan bile kirli” yorumunu yapan kişinin Sabah Grubunda işe başlamış olmasını tesadüf olarak nitelendirebiliriz; ancak bugün Medya’da yer alan, 3 Temmuz’da sanki aynı tornadan çıkmışçasına fikir ve algı üreten, çok daha ilginci, aslında medyada bambaşka işler yapmalarına karşın bir şekilde sporun, özellikle de futbolun bir ucunda kendilerine köşe bulan birçok kişiyi incelediğinizde rastlantısallığın bilimin gerçeğine fazlasıyla aykırı düşecek bir sistematiği olduğunu görebiliyoruz.

Son 30 yılda Medya’nın aldığı şekil hem mevcut ekonomik ve siyasi yapıyla hem de sportif bir hegemonya ile uyumlu hale getirilmiştir.

1970’li yıllarda özellikle spor medyasında iş bulabilmenin yolu Fenerbahçe’den geçiyorken, bugün bunun tamamen değiştiğini, tersine dönüştüğünü görüyoruz. Hatta Fenerbahçeli olmak Medya’nın dışında kalmanın birincil nedeni haline gelmiştir.

Örneğin, sanılanın aksine ben bir Medya üyesi değilim.

Bu sektörde yıllardır olmasına karşın tek bir kitap yazamamış kişilerin aksine Milliyet.com.tr’deki resmi 4. Yılımın içinde kendi olanaklarımla bir kitap çıkardım. Ancak bu kitap Medya’da neredeyse hiç ilgi görmedi. Yok sayıldı.

Okundu da mı yok sayıldı; hayır, okunmadı, hiç var olmamış olarak davranıldığı için yok sayıldı.

Bu sürecin genel yapısı ve paradigmasıyla uyumludur. Çünkü bu kitabı ön plana çıkaracak kişilerin ajandasında başka konular vardır ve kitap ajandayı baştan yazmaya adaydır.

Neyse…

Kuşkusuz bir de bunun çok güçlü bir “eğitim örgütü” ile takip edilmesi çok kolay, ilginç bir rasyonel yapıya dönüşmüş olduğunu da izleyebiliyoruz.

3 Temmuz’da hangi taşı kaldırırsanız kaldırın belli bir kimliği olan kişilerin karşınıza çıkması ve bu kişilerin çok sağlam bir duruş sergiliyor olmaları da bir tesadüf müydü?

Medya, Adalet, TFF, UEFA ve CAS’taki birçok yetkilinin ortak bir geçmişte buluşuyor olmaları sürecin doğal bir parçasıdır.

Yine bugünlerde Fenerbahçeli olduğunu bildiğimiz ancak Fenerbahçe’den daha çok başka yerlere faydası dokunan kişilerin, 1970’li yılların realitesi çerçevesinde seçimler yapmış olma ihtimalini sorgulamak zorundayız.

Bu kişiler gerçekten Fenerbahçeli oldukları için mi Medya’ya girmişlerdir yoksa Medya’ya girmek için Fenerbahçeli mi görünmüşlerdir?

Cevabınız var mı?

Ne olduğunu ifade ettiğine değil, ne şekilde hareket ediyor olduklarına bakın!

Bunun Aziz Yıldırım’la ilgisi olmadığını da biliyoruz. Bugün Aziz Yıldırım’a oranla çok sevilen hatta tekrar Fenerbahçe Başkanı olarak görülmek istenen Ali Şen’in 1995-98 arasında Medya’daki sunum şeklini de biliyoruz. Aziz Yıldırım’ın ilk senesi nasıldı? Açın arşivleri okuyun.

Yarın Aziz Yıldırım gittikten sonra bu düzen, sistem, algı değişecek mi? Mesela Ali Koç Fenerbahçe Başkanı olsa bu kirli algı sahiplerinin aklı başka şekillerde çalışmaya başlayacak mı?

Yine bir Sivasspor-Fenerbahçe karşılaşması sonrasında benzer yorumlar yapılmayacağının bir garantisi var mı?

Yok, çünkü akılları bu şekilde çalışıyor. Bir insanın zihni bu kadar şaibeye açık hale gelmişse ya yetişme şeklinden ya da içinde bulunduğu çevrenin etkisinden söz etmek bilimsel olur.

Akhisarspor Oğuz Dağlaroğlu’nun önceki hafta Galatasaray forveti Burak Yılmaz’ın önüne bıraktığı top kalecinin tecrübesine yakışmayacak türden bir hamleydi. Oğuz bunu Galatasaray’a karşı yapınca ve Burak gol atınca adına takipçilik, golcü sezgisi diyeceksiniz ancak Oğuz aynı hareketi bir Fenerbahçe maçında yapınca ortalığa pislik saçacaksın öyle mi?

Öyle…

Yeni Medya düzeninin spora, futbola bakış açısı budur!

Peki, devam edelim…

Bundan önceki Papa New York’a ayak basmış, henüz toprağı dahi öpemeden bir gazetecinin kendisine yönelttiği bir soruyla karşılaşmış:

“New York’taki genelevlerin varlığını sürdürmesi ve kapatılması hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Papa şaşkınlıkla soruya soruyla karşılık vermiş.

“New York’ta genelev var mı?”

Ertesi gün gazetecinin çalıştığı gazetesinin başlığı:

“Papa uçaktan iner inmez New York’ta genelev var mı?” diye sordu.

Bu çok çarpıcı ve insanı gülümseten bakış açısı maalesef Türkiye’de bir döneme damgasını vurmuş gazetecilik anlayışının net karşılığıdır.

Balyoz Davası’nın açılmasına neden olan ve bir bavulla yargıya teslim edilen delillerin sahte olduğunu yeni öğreniyoruz.

Üstelik sürecin buraya dönüşmesinin “siyaseten” bir paylaşım sorunu olduğunu da biliyoruz.

17-25 Aralık Süreci yaşanmamış olsaydı muhtemelen bu sahte delillerle insanlar cezaevlerinde çürütülecekti.

46 yaşındayım ve özellikle 1980’li yılların ortalarından itibaren sürekli “Fenerbahçe’nin hakemleri satın aldığını, şike yaptığını, Fenerbahçe Medyası’nın bütün bunların üzerini örttüğünü” okudum, dinledim.

Türkiye’nin en seçkin spor programlarından biri olan ve sevgili Kenan Onuk’un yarattığı 90 Dakika’da Hıncal Uluç ve Haşmet Babaoğlu’nun yorumlarında Galatasaray ve Beşiktaş’ın futbollarına dair tüm taktiksel açılımlarını dinler, konu Fenerbahçe’ye geldiğinde de tuhaf ve zorlama ithamlarıyla zihnimize zehir akardı.

Sevgili Kenan Onuk’a birkaç defa dayanamayıp mail yazmıştım. O da bana ileride daha güzel şeyler de konuşacaklarını söylemişti.

Televizyonlarda hakem yorumculuğu; bir hakemin her şeyi bilen ve belirleyen bir kişi haline getirilmesine Hıncal Uluç’un ön ayak olması da tesadüf müdür?

Bugün Pierro’dan şikâyetçi zihniyetin yıllarca “oynatalım, geri alalım, biraz ileri alalım Uğurcum” diyen kişi olması ancak Türkiye’de olabilecek türden bir tuhaflıktır.

Ancak eşyanın doğasına ve Türkiye’deki bir projenin sürecine çok uygun; eşzamanlıdır. Bir boşluk bu şekilde kapatılmıştır.

Senelerce bu ülkede Fenerbahçe’nin en az penaltı kazanmasına karşın, sanki en çok penaltı kazanan ve hakemlerin en kolay penaltı kararı verebildikleri takımmış gibi gösterilmesinin geri planında yatan şey nedir?

İTÜ bu konuda bilimsel bir çalışma ortaya koyup, sayısal verilerle bunun son 15 yılda nasıl bilinçli oluşturulmuş bir algı olduğunu raporlamıştır.

Bu algı ortada eşi benzeri görülmemiş bir 1996-97 sezonu varken oluşturulabilmiştir ve bugün hala bu zırvalık en üst seviyelerde konuşulabilmektedir.

Türkiye, 3 Temmuz sabahına Fenerbahçe’nin ve Aziz Yıldırım’ın her türlü kirli işi yapacağına inanmış bir şekilde uyanmıştı.

Az değil 30 yıllık bir propagandadan söz ediyoruz.

İnsanların zihinleri öylesine kirletildi ve esir alındı ki…

Ve bu saldırı durmaksızın aynı kaynaklardan yayınlanmaya devam ediyor.

Neyin temiz ve ahlaki olduğunu kaybettiğimiz bir yerdeyiz. Sporumuz, futbolumuz, mücadelemiz, rekabetimiz mi kirli, şaibeli yoksa onu izleyen takip edenlerin düşünceleri, zihinleri, algıları ve eylemleri mi?

Bunca yıldır medyanın içindesiniz, habercilik yapmışsınız, herkese çok şükür gazeteciliği öğretecek bir ukalalığınız da var işiniz bu değil mi; çıkın ortaya ve bu düzenin ne olduğunu belgeleriyle ispat edin, yazın, çizin.

Neyi bekliyorsunuz?

Kimden bekliyorsunuz?

Bu ortam bu kadar kirliyse neyin mücadelesi ve takibindesiniz?

Ve böylesine kirli ortamda nasıl oluyor da tek bir takım tertemiz ortada kalabiliyor ve mücadele edebiliyor?

Ve bu nasıl oluyor da hep sizin tuttuğunuz takım olabiliyor?

Kimi kandırıyorsunuz?

Ya da kandırdığınızı sanıyorsunuz?

Oturun da işinizi yapın, biz de öğrenelim…

Gazetecilik, habercilik nedir biliyor musunuz?

Biliyorsanız gösterin.

Ama pusu kurmadan, tezgah yapmadan olur mu?

2010-11 sezonunun kirini biliyoruz, öğrendik, ondan da kirli olan bildiğiniz ne var?

http://twitter.com/uzaygokerman