Futbolda yeni dönem anlayışı

Millilerimiz dört gün içinde iki maça çıktılar. Bu karşılaşmalara bir oyuncumuz sabit olmak üzere 21 farklı farklı isimle başladık, biri on kişi kalmış rakip olmak üzere hiç gol atamadık, bir beraberlik bir de yenilgi ile sahalardan ayrıldık.

Bu durumu anlamak için önce bir soru ile başlamak gerekiyor.

“Aynı oyunu farklı isimlerle mi oynamaya çalıştı Millilerimiz?”

Bunu bir taraftan düşünmeye devam ederken ikinci devre üst üste olan iki pozisyonu hatırlayalım.

İlkinde Yusuf ile Cengiz’in orta alanda paslaşmaları var; Cengiz kendini boşa çıkarıp sağ taraftan koşuya başladığı sırada Yusuf’un yapması gereken şey topu Cengiz’in önüne yuvarlamaktı. Sonrasında Cengiz’in önünde kaleciye kadar Çukurova benzeri geniş bir alan görülüyordu. Oysa topu eveleyip, geveleyince iki Sırbistanlı oyuncu kendisine basıp pozisyonun oluşmasını engelledi. Cengiz orada öylece kaldı.

İkincisi bir sonraki ataktı; Ozan üçüncü bölgedeki boşluktan yararlanıp, topu sağ tarafta tek başına duran Cengiz’in önüne çok güzel bir ara pası ile yuvarlarken, Cengiz bir önceki pozisyonun öğrenilmiş refleksinden de olacak hareketlenmede bir an tereddüt yaşadığı için bu çok uygun pozisyon başlamadan sona erdi.

Burada öğrenilmiş ve daha henüz tecrübe edilmiş iki durum çıktı ortaya.

Günümüz futbolu artık bir satranç gibi oynanıyor. Basketbolda bunu daha net olarak görüyoruz. Öncelikli hedef potaya en müsait durumdaki oyuncuyu boşa çıkararak şut çekmesini sağlamak. Futbol da artık bundan farklı değil.

Eğer takımınızda şapkadan cin çıkaran, Messi, Ronaldo gibi futbolcularınız yoksa taktik oyun oynamaya mecbursunuz. Messi ve Ronaldo da bu oyunun içinde olmak zorundalar ama onları farklı ve özgür kılan ortada pozisyon yokken rakibi eksik bırakıp, gole gidecek futbolcular olmaları.

Modern futbolda bu nedenle teknik direktörler ve onların oyun planları ön plana çıktı.

Premier Lig’in geçen sezon en iyi kadrosuna Manchester City sahipti ama Liverpool’un tarihi puan farkıyla gerisinde kaldı. Bu iki kadro arasında bu kadar puan farkı var mıydı?

Yoktu.

Peki neden böyle oldu?

Çünkü Klopp bu sezon şansının da yaver gitmesiyle (neredeyse hiç sakatlık yaşanmadı) kadrosunu çok iyi kullanarak beyaz bayrak – ayna yaptı.

Bir oyun planı vardı ve bunu çok iyi işlemesini sağladı. Sağ ve sol kanattaki iki bekinin olağanüstü uzun pas atan oyunculara dönüşmesi bir opsiyon verdi Klopp’a. Ama bu tek başına yeterli değildi, orta alandan bu pasları kovalayan ve kaleye süratle giden oyun anlayışıyla birleşti.

Top sağ tarafta Arnold’ta buluşunca, soldan Robertson hızla ileri çıkması gerektiğini çok iyi öğrenmişti; Robertson hem topla tam nerede buluşacağını hem de o sırada orta alandan hangi üç oyuncunun nerede pozisyon alacağını biliyordu. O üç futbolcunun yaklaşık olarak nerede konumlanacağını bilmek hem Robertson’ın hem de o pozisyonda oynayan futbolcuların sorumluluğuydu. Kuşkusuz bu taktik kendi içinde de farklı versiyonlarını üretti.

Guardiola kendi doğrularının peşinden gitti ve ne Premier Lig’de ne Şampiyonlar Liginde düşündüğünü uygulayabildi.

Ancak bu onu başarısız bir teknik direktör yapmıyor, aksine daha da değerli hale getiriyor. Çünkü bilgisini deniyor ve başaramıyor. Burada öğrendiğini bir sonraki sezon geliştiriyor, başka bir plan deniyor.

Üstelik son dönemde kendini buna göre dönüştüren Kulüplerin sürdürülebilir bir başarı yakaladıklarını da görüyoruz.

Ülkemiz futbol bilgisi bunun kat be kat gerisinde duruyor. Hala futbolcuya dayalı bir sistem dahası anlayış var.

Macaristan karşısında Burak Yılmaz’ın yeterliliği tartışıldı, Sırbistan maçında gördük ki Enes de Kenan da istediğimizi yapamadı.

Kim olsaydı durum değişirdi?

Başta sorduğum soruyu yeterince düşündünüz mü?

Milli Takımımızın bence çok iyi bir kadrosu var. Bir kere savunma hattı neredeyse Şampiyonlar Ligi klasmanında diyebilecek durumdayız. Merih de Çağlar da Juventus ve Leicester City takımlarının değişmez oyuncularılar.

Orta alanda da çok güçlü birbirine alternatif olabilecek oyunculara sahibiz.

Zaten her iki karşılaşmada da iki bölge arasında çok doğru pas alışverişleri oldu. Üçüncü bölgeye kadar topu götürmeye başardık. Bu sizi zaten bir seviyeye taşıyor; geçtiğimiz Grup maçları sırasında Fransa ile başa baş oynayabilme hatta üstün gelme becerisi de buradan kaynaklanıyor. Üst düzey takımlara karşı artık daha başarılı olabiliriz. Çünkü oyun kurma değil belki ama kilitleme ve orada tutma yeteneğimiz arttı.

Bu yapının çok değerli olduğunu unutmamak gerekiyor ki Lucescu da bir teşekkürü hak ediyor.

Şenol Güneş, Lucescu’nun oluşturduğu bu oyuncu topluluğunu Avrupa Şampiyonası elemelerinde çok iyi yönetti. Açıkçası hem Macaristan hem de Sırbistan maçlarında Şenol Hocadan daha fazlasını bekliyordum.

Ancak bambaşka bir tablo ile karşılaştık.

İki farklı on bir kurgusunu; bir teknik adam futbolcusunu tanımıyor, ilk defa bir araya gelmişse bir yere kadar anlamakla birlikte Şenol Güneş’in buna neden ihtiyaç duyduğu sorusuna ben cevap bulamadım. Soruyu Güneş Hocaya sormaya kalksam muhtemelen kaşlarını çatarak, sert şekilde “sana ne” anlamına gelen bir cevap verme ihtimali yüksektir.

Kuşkusuz ben Şenol Hocadan daha iyi bildiğimi iddia edemem sadece merakımdan soru sorabilirim.

Meseleyi oynayarak, birbirlerine alışarak, anlaşarak çözülecektir şeklinde de geçiştirmek mümkündür; ama işte bu bizi mahallede top oynamak için bir araya gelmiş halı saha topluluğuna dönüştürür. Onlar da aralarında bir iki maç oynadıklarında yavaş yavaş bir taktik geliştirirler ve başarılı olmaya başlarlar. (Bknz. Çakallarla Dans filmleri serisi)

İşte buraları aşmamız gerekiyor.

Önümüzdeki hafta Süper Lig başlıyor, bu bakış açısı bize orada da gerekiyor.

Uzun süreli bir arada olma ve oynama alışkanlığı kazanmış takımların ligde ortalama bir seviye ve derece eldiklerini yıllarca görüyoruz.

Başakşehir şampiyon oldu; daha ötesi yok.

Üç büyük Kulüp taraftarına sorsanız Başakşehir’den hangi futbolcuları istersiniz diye üç futbolcudan fazla isim sayamaz kimse.

Arda Turan Başakşehir’in futbolcusu olmayı başaramazken bu sezon Galatasaray’ın ağır abisi rolüne soyunuyor. Gerçekten sonuçlarını merak ediyorum.

Futbolu bu şekilde izlemeyi ve değerlendirmeyi ben sizlere tavsiye ediyorum.

Oyun sıkıştığında, sahada olup bitenler istendiği gibi olmadığında Kulübeye bakma alışkanlığını bırakıp, iki takımın ne yaptığını izlemek, takip etmek ve buradaki oyun üzerine akıl yürütmek futbolun seyir zevkini ve onu düşünme, yorumlama bilgisini de zenginleştirecektir.

Milli maçta hatırlattığım iki pozisyon aslında çok değerliydi ve gerçek anlamda bizim potansiyelimizi de gösteriyordu. Daha fazlasını da yapabilme becerisine de sahibiz.

Futbolda iki etken var; futbolcunun yeteneği, bilgisi, becerisi ve teknik adamın sahanın her tarafına hükmeden aklı, oyun planı ve taktik zekası.

Hangisinin nerede kaç doz kullanılacağından bir değer çıkıyor ortaya.

Sırbistan maçında Ozan Tufan çok güzel bir şut çekti ve kaleci topu çıkardı. Sağında solunda çok daha müsait durumda olan arkadaşları varken, garanti pozisyon üretilecekken Ozan bu sorumluluğu alıp, golü de atarsa kimsenin diyeceği bir sözü olmaz. Ama bence bu tam olarak doğru değildir, hele 0-0 giden bir mücadelede.

Bu aradaki dengeyi çok iyi hesap etmek, korumak gerekiyor.

Bu kuşkusuz bir aradayken ve elbette Süper Ligin içinde de pratik edilerek gelişecek bir paradigma dönüşümüdür.