Futbol
Basketbol
Voleybol
Yazarlar

F.Bahçe’de “mucize” olmazsa “felaket” kaçınılmaz

Bir tane Fenerbahçeli bulun bana, Süper Lig’in başlayacağı şu hafta göğsünü gere gere “şampiyon oluruz” desin!
Bırakın Fenerbahçeliyi, elindeki malzemeyi ölçüp biçen, sonra da kıyas ve mantık işleten Ersun Yanal diyebilir mi mesela?
Siyaseten değil inanarak, hesap kitap yaparak dile getirecek bir kişi bulamazsınız.
Vefa Küçük demiş ama onunki tespit değil temenni... Kafasında kadehle harmandalı oynamak gibi eğlencelik işte... Geçen sezon küme düşme hattındayken de söylemiştir, iddiaya girerim.
“Top yuvarlaktır” türünden yuvarlak laflara gerek yok. Çıplak gerçek diyor ki, “kurulamadı takım”.
Eksik.
Ne şevk var ne ahenk.
Zaten yakın geçmiş berbat... Olanlar olacakların garantisi sanki.
Defans ağlıyor. Orta saha antika, forvet fena değil ama sadece rakip kalede oynanmıyor ki bu oyun.
Yani üçte biri hazır giriyor sezona Fenerbahçe.
Sorumlusu kim?
Donald Trump değil her halde!
Valla ben bıktım sayın Ali Koç’un Fenerbahçe başkanlığını teraziye koyarken önce duruşunu ve meziyetlerini saymaktan, maddi manevi fedakârlıklarını anlatmaktan, elini kolunu bağlayan unsurları yazmaktan.
Ama kulüp başkanı olarak başarısız resmen.
Bir eksik var bir yerlerde.
Adam mı, zaman mı, tecrübe mi, neyse ne...
Somuta gelelim; Hani, Kolarov nerede?
Dede Korkut masalına döndü transferi.
Kjaer?
Menajeri demiş ki “Sevilla’da devam eder”!
İyi de Fenerbahçe’nin defansından ne haber...
İkisi de yarın gelse, geçti zaten... Gelmezlerse, geçmiş olsun. Bu saatten sonra ortaya çıkan Comolli icatlarını biliriz biz.
Hazırlık maçları gösterdi Fenerbahçe’nin zaaflarını. Arkası boş, ortası kuru kalabalık bir takım.
Gördük, anladık da... Çaresi nerede, ne zaman, kimle?
Hani kervan yolda düzülmezdi, transferler kampa yetişmeliydi?
Açık söyleyeyim...
Sayın Ali Koç’un başkanlık süreci kötü bir Aziz Yıldırım kopyasıdır.
Aziz Bey’in bıraktığı yerden başlamıştır Ali Bey.
En kötü yerinden hem de.
Bir “atarı-gideri” eksikti, onu da ekledi vizyona. Kayda alıyormuş “düşmanlarını”!
Geçen sezona üç casusu deşifre etmek ve soyunma odasındaki halının izini sürmekle başladı, fiyasko transferlerin düşme hattına taşıdığı takımı zor güç ligde tutarak bitirdi. En büyük mücadelesi Comolli’yi makamında tutmak içindi.
Suçlayabilir misiniz yönetimi eleştirenleri?
Büyük travmaydı yaşanan.
Tanklar geçti, palet izleri kaldı.
Şimdi başkanından hocasına, sportif direktöründen futbolcusuna herkes “yaralı” Fenerbahçe’de...
Herkesin bilgisi, becerisi ve yeterliliği şüpheli!
Ancak ilk maça çakı gibi çıkacak bir takım sünger çekebilirdi berbat anılara.
Bugün Perşembe, siz okurken Cuma... Lig başladı ve Fenerbahçe’nin iki kalecisi var daha.
Takımın dizilişini yazanlar sola Hasan Ali’yi koyuyorlar ama iyileşmesi iki ay sonra. Kolarov da üç aydır yolda!
Tek teselli, rakipler de hazır değilmiş...
Hangi rakip geçen sezon küme düşmeyi teğet geçmiş?
Fenerbahçe’nin orta sahası orta yaşlı Emre’ye emanet... Orta yaş dediğimiz, Orhan Veli’nin şiirindeki gibi insan hayatı ölçeğinde; futbolda emekli sınıfına girer kendisi.
Jailson beğenmediğiniz devirden devreden... Moses dökülüyor, Mehmet Ekici sakat olmadığı zamanlarda formsuz, Alper’le mi fırtınalar estirecek bu takım?
Ersun Yanal ilk 11’i yazamıyor.
Eylül başına kadar birkaç “mucize” yaşanmazsa, birkaç “felaket” yaşanacaktır Fenerbahçe’de bu sezon.
Korkmayın, Ali Koç’a bir şey olmaz...
Önce Ersun Yanal sonra Comolli var kurbanlık.
Zaten Ali Bey’in servetinde Fenerbahçelinin gözü. Başkanlığı iyi olmasa da gücünü kudretini seviyorlar.
İşin komik tarafı, futbolun kuralları engel o serveti Fenerbahçe’ye harcamasına. Gücü ve yeteneklerine gelince; onda da kendisi pintilik yapıyor galiba.
Yeni bir sezon, loş bir Fener...
Belki, acaba, sanki ile siftah yapılıyor yine.
Umut Fenerbahçe’nin ekmeği; ye Mehmet ye.

Yazının devamı...

Avcı ayağına sıktı!..

Abdullah Avcı’nın teknik direktörlüğüne laf eden “taş” olur!.. Futbola bilim adamı ciddiyeti ve metotlarıyla yaklaştığı, yaşamını işine adadığı herkesin malumudur.
Zekası, birikimi, gelişim tutkusu kusursuzdur. Tarzı da vardır, fikri de uygulama yeteneği de...
Yani, pek çok kulüp için biçilmiş kaftandır Abdullah Avcı.
Ama Beşiktaş için değil!
***
Nereden mi çıkardım?
Çünkü Beşiktaş gibi dev camiaların en üst profesyonelleri için teknik bilgi/kapasite kadar, kimilerinin “liderlik” benim “futbol siyaseti” dediğim “kitleleri sevk ve idare yeteneğine” de ihtiyaç vardır.
Para verdiğin futbolcuları sevk ve idare ne ki?..
Sen parasını aldığın kitleleri yönetebiliyor musun; onu söyle!
Açık söylüyorum... Bir teknik direktör “ben sahaya bakarım” derse, görevinin büyük bir bölümünü yapmıyor veya yapamıyor anlamındadır.
Ve Abdullah Avcı daha işin siftahında bu bahaneye sığındı.
Henüz sezon başlamadan Orhan Ak meselesindeki “duruşundan” ortaya çıktı ki, Abdullah Avcı Beşiktaş’a bir numara küçük!
***
Hadi, yaptı bir hata... Beşiktaş taraftarının içine sindiremeyeceği yardımcısı Orhan Ak’ı da Beşiktaş’a taşıdı.
Belki gerçekten ihtiyacı vardı, belki vefa hissi ona bu cüreti verdi. Bilemeyiz Orhan Ak ile dostluk/bağlılık/iş arkadaşlığının seviyesini.
Ama “karşılıklı” olmadığı kesin!
Şayet Orhan Ak, Abdullah Avcı’yı onun kendisini düşündüğü kadar düşünseydi, Beşiktaşlılarla “unutulmaz” anılarını hatırlar “Hocam beni bırak, benim üzerimden yıpranma Beşiktaş’ta” derdi.
***
Evet... “Anılar” unutulmazdı ve unutulmadı.
Gerçi Orhan Ak feribotta “canı ciğeri Emre Belözoğlu için” bir avuç Beşiktaşlıya silah çekmişti ama sezon başlamadan neredeyse yarısı istemiyor artık Orhan Ak’ı kenarda.
Tamam... Başakşehir’de “taraftarın” anlam ve gücünü unutmuş olabilir sayın Avcı.
Lakin hatırlatacak bir Beşiktaşlı yok muydu görüşmeler safhasında?
Orhan Ak, kamburdan farksız şimdi Abdullah Avcı’nın sırtında. Beşiktaş yeni bir futbol kalıbına dökülüyor… En gerekli şey zaman. Ama Avcı “zaman değil destek” istemek zorunda kalıyor taraftardan.
Kendi yarattığı “defo” için boşuna enerji israfı.
***
Tabi sezon öncesi son basın toplantısında mealen “ne işi var Beşiktaş’ta” diye sordular Abdullah Avcı’ya...
Cevap, “ben sahaya bakarım”!
Yahu, futbol sadece sahada olan bitenle sınırlıysa, sezon sonunda kepenkler iner, sezon başı açılır... Herkes hayatından çıkarır futbolu yazın.
Sonra da 34 haftanın 34 gününden 1,5 saatlik pay alır yaşamdan.
Aç kalır sektördekiler aç...
Sayın Avcı’nın yaptığı netameli konudan sıyırma hamlesi. Sözüm ona bilgece...
“Ivır zıvır işlerle uğraşmayın” diyor bizlere.
“Topa bakın”.
“Cambaza bakın”ın futbol versiyonu.
***
Aslında her teknik adam pragmatiktir. Hatta bazıları daha da pragmatik... Futbolcusu, yardımcısı, sonuca etki eden kim olsa, ne yapsa/ne yapmışsa fark etmez sahada faydalıysa.
Demek Abdullah Avcı bu gurupta.
Canı sağ olsun... Bir şey eksilmez hocalığından.
Hatta pek çok takıma cuk oturabilir.
Ama Beşiktaş’a değil.
Çünkü Beşiktaş’ta “duruş” diye “bağlayıcı” bir unsur var.
***
Ya da vardı...
Şüpheliyim!
Bizzat Beşiktaş Başkanı’nın yeni Beşiktaş hocası eski Beşiktaş hasmı ile birlikte gelirken ağzını açmadığını, Beşiktaşlılara “balık hafızalı” muamelesi yaptığını ve gerilim ortaya çıktıktan sonra tuhaf benzetmelerle durumu içselleştirmeye çalıştığını unutmayalım.
Duruş’tan en çok bahseden Fikret Orman’ın şu “Beşiktaş duruşunu” bir kere daha tarif etmesi lazım hepimize.
Bizim bildiğimiz, üstünlük ve ayrıcalık olarak sunulan, varlığından gurur duyulan, içinde etik kurallardan tutun da Baba Hakkılardan, Süleyman Sebalardan gelen faziletleri taşıyan, başarı için her şeyin mubah olmadığının altını çizip Beşiktaş’tan haz etmeyenden Beşiktaş’a hizmet istemeyen anlayışa kadar uzanan yazılmamış bir anayasaydı sanki.
Nice “kalite” bu kural gereği kovulmuştu Beşiktaş’tan. Nice “faydaya” olmaz olsun denmişti... Nice avantajlara dönüp bakılmamıştı bile bu kural gereği.
Çünkü düsturdu.
Revize mi edildi acaba?
***
Başkan, Abdullah Avcı’ya, Abdullah Avcı Orhan Ak’a mecbur diye üzerine bir bardak su içilecekse niye yıllardır kafamızı ağrıttınız “Beşiktaş Duruşu” diye?
Bakınız bu gibi manevi unsurları kulak ardı eden bir teknik direktörün, taraftarın nefret ettiği yardımcısı ile birlikte kazandıracağı kupalar Beşiktaşlıların içine siniyorsa orasını bilemem.
Ama sinmiyor galiba.
Benim bile sinmiyor.

Yazının devamı...

Terim “Nobel” peşinde!

Şayet “çalışmalar” mutlu sona ulaşır, Anadolu çimenleri Falcao adındaki futbol üstadının formasına yapışırsa bile, bu sezon Galatasaray’a gelmiş-gelecek “yeni” futbolcular arasında Fatih Terim’i en çok heyecanlandıran isim değişmez.
Dikkat edin; “mutlu eden” demiyorum. Veya “cuk oturdu hissi veren” değil...
Hoca’yı heyecanlandıran futbolcu...
İçini titreten. Üzerine hayaller kurduran. “Proje” adam tekdir.
Emre Mor...
Neden mi?
Çünkü Fatih Hoca öyle bir noktaya geldi ki, artık gözü “büyük sanatkarlıkta”!
O yüzden, bugüne kadar yarattıklarını aşarak kusursuz-eksiksiz ve derinliği olan bir eser yaratmak zorunda.
Galatasaray’ı tekrar şampiyon yapmak, Avrupa’da şeref kürsülerinin kıyısına veya üstüne taşımak, elbette Türkiye’de “best seller” sattıracak bir eserdir. Hatta Avrupa’da da “okunur”... Lakin o kadar.
Sonuçta kendi kendini tekrar etmekten öteye gitmez ki.
Ne lazım Fatih Terim’in yeni kaleme alacağı Galatasaray romanını Nobel adayı yapmak için?
Geçtiğimiz yüzyıldan beri bu işin çaresi belli... Okuyucuyu alıp içine çekecek farklı ve zekice katmanlarla, öykülerle bezemek...
“Roman içinde roman” yani.
Aradığı malzeme Emre Mor’da Terim’in.
Zaten futbolda modern zamanların “külkedisi” masalından farksız Emre Mor’un kısa özgeçmişi. Henüz ergenliği biterken futbolculuğundaki lakabı “Samantha” olan Terim tarafından keşfedilmiş, Milli Takım’a kazandırılmış, Ay-Yıldızlı forma ile oynadığı ilk maçtan itibaren herkesi ayakta alkışlatıp kendine hayran bırakmış...
Ardından “gong” çalmış...
Balo bitmeden saltanatı, şatafatı geride kalan peri masalı kahramanı gibi, işe yaramaz muamelesi görmeğe başlamış geri döndüğü Euro zenginlerinin evinde.
İtilmiş, kakılmış, istenmemiş...
Bu çocuğu tekrar Avrupa futbol sosyetesinin zirvesine taşımak, üstelik bunu Galatasaray formasıyla becermek, Fatih Terim’in yeni sezonda yazmayı planladığı romanın içinde tüyleri diken diken edecek bir öykü katmanı olmaz da ne olur?
Göreceksiniz üzerine ne kadar düştüğünü Terim’in... Emre Mor için ne kadar ısrarcı olacağına tanıklık edeceksiniz.
Zaten sinyaller gelmeye başladı Süper Kupa maçında. Oyuna girdiği 72. dakikada, zinde bir Emre Mor’u tutacak adam yoktur. Demarke Emre Mor da klasını konuşturur.
Ama Terim’in yapacağı eklemeler daha çoktur.
Emre Mor’un tanrı vergisi adam eksiltme yeteneğini abartmayıp, uygun durumdaki arkadaşına pas vermesi, şova değil skora katkı yapması, yaşı ve yapısı icabı ufak tefek şımarıklıklarını sahaya taşımaması için, vakti zamanında Arda Turan’da denediği gibi ensesini yoklarsa şaşırmayın sakın...
Çünkü Terim, Emre Mor yetenekleriyle başarılı olmuş bir Galatasaray yaratmak ve Nobel adayı futbol eserinin kurgusunu kusursuz kılmak niyetinde.
Hatta bir boyutu daha var romanın:
O da Terim tarafından yeniden yaratılmış Emre Mor’un Milli Takım’da milli kahraman olması.
Düşünsenize... Olaylı bir şekilde ayrıldığı Milli Takım iki aşama sonra Ay-Yıldız Şenol Güneş gibi bir üstadın kontrolündeyken, Fatih Terim adeta rol çalıyor, “icat” ve “restore” ettiği genç bir adamla uzaktan performansını katlıyor Milli Takım’ın...
İşte bu şahikasıdır Fatih Terim romanının.
Alamasa bile Nobel’e kesin adaydır.
Ne demiş Victor Hugo?..
“Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız ya okumaya değer şeyler yazın ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın”.
İkisini birden yapmak peşinde Fatih Terim.
Tabi buraya kadarki öngörülerimizin gerçekleşmesi için Emre Mor’un doğal yetenekleri dışındaki her şeyi unutup (Colleston saç boyasının sarı rengi dahil) Fatih Terim ne istiyorsa onu yapması gerekir.
Belki çalım bile atmayacak sahada, sadece hızını kullanacak.
Ki, ipuçlarını gördük Süper Kupa’da.
Belki kenarda bekleyip, bir önceki haftanın iki katı güçle giyecek formayı.
Benzeri vardı sahada.
Muhtemelen çok daha ötesi gerçekleşecek.
Anahtar cümle, Fatih Terim’e harfiyen riayet.
Olmazsa...
Bu sefer gecenin yarısını beklemez kül kedisinden sihirleri geri alan gong...
Avrupa Futbol Hanedanı’nın büyük balosu olanca hızıyla sürerken ve Süper Lig bayramı en tempolu yerindeyken, kramponlarını bırakıp kaçmak zorunda kalır Emre Mor... Sonra Avrupa kafelerinde masa komşularına “yakalayıp kaçırdığı” büyük fırsatları anlatır.
Fatih Terim’e gelince... Kafasında kurguladığı eser bir boyut kaybeder ama yazmaya devam eder. Çünkü bu sezon tek yönlü onun için. Durmak yasak, iniş asla, yukarı doğru.
Kritik mevzu ise Emre Mor.

Yazının devamı...

Ezeli rekabet “ebedi nifak”!..

Hani, “ezeli rekabet” diye bir klişe vardır ya “ebedi dostluk” şekeriyle ekşisi dengelenen… Limonata gibi yapılan.
Bölücü örgüt marifetiyle galiba sonsuza kadar ortadan kaldırıldı Trabzonspor ile Fenerbahçe arasından.
“Rekabet” baki de... Gerisi “ebedi nifak” oldu 3 Temmuz’dan sonra.
Mazbatasını aldığı günden beri her işi “doğru” yapan Trabzonspor Başkanı Ahmet Ağaoğlu’nun bile konu 2010-11 kupası olunca camialar arasındaki husumetin altına odun atmaktan çekinmemesi, çılgınlıkla izah edilemez sadece...
Olsa olsa melun örgütün bir laneti.
Husumeti beslemeye ihtiyaç mı vardı, yoksa mecbur mu kaldı sayın Ağaoğlu, bilinmez.
Ama kesin olarak bilinen gerçek, 3 Temmuz’un Fenerbahçe’den sonra en büyük zarar verdiği kulübün Trabzonspor olmasıdır.
Örgüt, kirli elleriyle ona bir kupa hayali sunmuş, kimyasını bozmuştur. Kadim kulübün üretkenliğini bitirmiş, hamasete teslim olmasını sağlamıştır. Yıllarca biriktirdiği ne kadar meziyeti varsa yitirmesine, batma çizgisine yaklaşmasına sebep olmuştur.
Bunca yıl ve kötü deneyimden sonra Trabzonspor’u toparlayan sayın Ahmet Ağaoğlu da aynı tuzağın kenarlarında dolaşıyorsa, “elveda dostluk”!
Doğrusu yakışmadı Ağaoğlu’na...
“Verin benim 2010-11 şampiyonluğumu” başvurusunun CAS tarafından kabul göreceğini mi sanıyordu yoksa?
Mesele ortada;
Fenerbahçe’ye reva görülen 3 Temmuz’un bir Fetö kumpası olduğunu bilmeyen var mı artık?..
CAS da öğrendi tabi.
Gerçi hayretler içindedir ama!..
Çete üyesi polisimiz, yargıcımız, hakimimiz ile hazırladığımız sahtekarlığı Avrupa Futbolu’nu yönetenlerin önüne koymuşuz, onlar da gereğini yapmış ve Fenerbahçe’yi cezalandırmaya kalkmış vakti zamanında. Sonra sahtekarlığı kendimiz ortaya çıkarmışız ve operasyonu yapanları içeri tıkmışız.
Firari durumda olanlar hariç...
Yani, önce “Fenerbahçe şikeci” demişiz Avrupalıya, sonra “değil”... Ve Trabzonspor gidiyor ilk şıkka göre karar istiyor.
İşte takkeli bir delinin kuyuya attığı taş buralara kadar geliyor.
Elbette futbol mağdurları başında Fenerbahçe ve Trabzonspor gelmektedir ama UEFA da, FİFA da TFF de, futboldan sıtkı sıyrılan sokaktaki adam da mağdurdur.
Herkes kendi hesabını görecektir… Ancak diğer mağdurların üzerine giderek değil…
Nitekim, Fenerbahçe büyük davalara hazırlanmaktadır. UEFA-FİFA bana bulaşmayın modundadır. TFF “ne yapsaydım önüme getirilen hukuk kaşeli suçlamalar karşısında” savunması yapacaktır.
Bu sırada sen git CAS’tan şampiyonluk iste...
Yahu… CAS, Trabzonspor’un gönlü olsun diye Avrupa Futbolunu büyük tazminatlara mahkum edecek bir karar verir mi?
Neredeyse malumun ilanı olan ret cevabı gelince derin bir hayal kırıklığına uğrayıp da mı imza attınız “3 Temmuz 2011’de gün yüzüne çıkan şike-teşvik eylemlerinin gizlenmesi, gölgelenmesi mümkün değildir” satırlarının altına, yoksa sizin bile karşı duramayacağınız, direnemeyeceğiniz derin bir hadise mi bu sayın Ağaoğlu?
Tamam… CAS’ın kararı üzerine sükunetini korumak yerine “şampiyonluğumuz bir kez daha tescillendi” mesajıyla tahrik etmiş olabilir Fenerbahçe. Ama CAS’a kızıp Fenerbahçe’ye veriştirmek niye?
Tam düze çıkarken, tam da her şeyi “doğru” yapan bir başkan varken ateşin altına odun atmanın zamanı mıydı Trabzonspor?
Yazık oldu ezeli rekabetle birlikte “ebedi dostluğa dönüş umut edilen” bir döneme daha.

Yazının devamı...

Asıl özür dilemesi gereken Orman ile Avcı

Futbolculuğu sırasında kimin kayığına bindiği şaibeli Orhan Ak, dört yıl ara ile iki kere “aynı gemiye bindi” Beşiktaş taraftarı ile.
İlkinde, kıymetli arkadaşı, yoldaşı, canı ciğeri -hatta daha ötesi- Emre Belözoğlu’nu Beşiktaşlıların elinden kurtarmak için yumruklarını konuşturmuş, rivayete göre silahına davranmıştı.
Feribot karakola çekilmişti neredeyse...
Çok berbat herifler olmalıydı şu Beşiktaşlılar!
İkincisinde Beşiktaş seyircisine “şampiyonluk” vaat eden kaptanın çarkçıbaşı Orhan Ak! Muavini, eli ayağı...
Gelirse bir başarı, feribottakilerle birlikte üçlü çekecek.
Tuhaf mı durum?
Hem de nasıl!
Unutmamış tabi Beşiktaşlı... Suç mahalli gemi ama hafıza denizdeki balık değil ki... Daha hazırlık maçında deniz mi kara mı, memleket mi sıla mı bakmadan, içgüdüsel olarak hesaplaşmaya çalıştı Orhan Ak’la.
Gurbette üzerine yürüdü, memlekette ne yapacağı bilinmez.
“İyi oldu” diyen yok, ama kitlesel kin yönetilemez.
Biz, meseleye Beşiktaş Futbol takımı açısından bakalım.
Daha sezon başlamadan tribün ile kulübe birbirine girmişse gemi batmaya adaydır. Çünkü gemide isyan çıkmıştır.
Çare nedir peki?
Buldu Beşiktaş’ın kriz yöneticileri:
Orhan Ak, dört yıl önce yaşanan vaka için imla hatasız bir mesajla affını istedi Beşiktaş taraftarından. İmla hatası yok ama mesaj “yaptım sizin için de yaparım” kıvamında.
Hediyesi de uzatılan dostluk eli.
Dikkat edin, görevden affını değil, olaydan affını istiyor muhterem... “Unutun” diyor; “işimize bakalım”!
Ve dikkat edin; dört yıldır düşünüyor Orhan Ak... Bugün kanaat getirmiş Beşiktaş taraftarından özür dilemesi gerektiğine.
Silah ruhsatı mı iptal edildi ne!
Bilinç altı gurusu Sigmund Freud’a göre “özür dilemek haksız olduğunuz anlamına gelmiyor” zaten... Sadece karşınızdakine verdiğiniz değerin, egonuzdan yüksek olduğunu gösteriyor.
Ne kadar değerli Beşiktaş taraftarı Orhan Ak açısından?
Miktarını bilemiyorum; dört-beş sıfırlı bir şey olmalı!
Bırakın bu işleri kardeşim.
Varsa geçmişinde bir hata... Hatta kader veya arkadaş kurbanıysan bile, bedelini ödeyeceksin delikanlı gibi. Hele geçmişinde zerre kadar hata olmayanların çok büyük bedeller ödediği bu memlekette.
Özür mü dileyeceksin... Hemen orada, feribotta, karakolda, bilemedin ertesi gün nabzın düştüğünde dile... Kabul mu görür, ret mi edilir dört sene önce bir sonuca bağlanırdı mesele. Helalleşmedinse, problem olduğunu bilecek ona göre kararlar vereceksin.
Sen ve Beşiktaş kozmik bir güç tarafından “olmazsa olmaz” diye bir araya getirilmedin ki!
Gerçekten... Kim bu tuhaf birlikteliğin montajcısı?
Konu Beşiktaş ise ben Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’ı tanırım.
Orhan Ak, Beşiktaş taraftarı ile karakolluk olurken Fikret Orman Beşiktaş’ın başında değil miydi?
Bilmiyor muydu bu zatın kendine Beşiktaşlı diyenler arasında makbul ve muteber olmadığını. Tahmin etmiyor muydu tepki duyulacağını?..
O zaman niye Abdullah Avcı ile birlikte oturmasına izin verdi Beşiktaş kulübesine?
İşte burası Fikret Orman’ın zırt dediği yer bence...
İster “güç zehirlenmesi” ister “odaklanma sorunu” deyin, sayın Fikret Orman’ın “metal yorgunluğunu” kanıtlayan, artık başkanlığa veda zamanı geldiğini ortaya çıkaran bir belirti.
Tamam, Başkan’ın aklı başka yerdeymiş Başakşehir’in teknik aklını Beşiktaş’a taşırken... Paketi almış, içine bakmamış.
Ya Abdullah Avcı?
Şenol Güneş’in halefi olarak geldiğin -ki başlı başına hayatının fırsatı, payesi, onurudur- Beşiktaş’a, niye bagajında Beşiktaşlıy’la papaz olmuş bir defo taşırsın?
“Sen gelme Orhan kardeşim” demek o kadar zor muydu?
Yoksa, bizim gibi sıradan vatandaşların bilmediği daha büyük bir dava mı söz konusuydu?
Sezon başı alınan satılan futbolcuların önüne geçen, projeleri ikinci plana iten, hedefleri gölgeleyen, belki küçük ama çok mide bulandıran taraftar-kulübe arasındaki bu gerilimin faturasını kim ödeyecek şimdi?
Açık söylüyorum... Tepedeki üçgende özür dilemesi gereken son kişi Orhan Ak’tır!
O, dört yıl önce arkadaşı mıdır, yoldaşı mıdır, meslektaşı mıdır her ne ise birini korumak için Beşiktaşlılarla arasına dikiş tutmayacak bir neşter atmıştır...
Yıllar sonra bordro yüzü suyu hürmetine özür dilerse, muhtemelen “git işine” cevabı alır.
Ama asıl özür dilemesi gerekenler yüz yaşını çoktan geride bıraktı diye Beşiktaşlıyı alzaymırlı yerine koyan Başkan Fikret Orman ve nereye geldiğinin farkında olmayan Abdullah Avcı’dır.
Ayıklasınlar pirincin taşını.
Rüzgarın yönünden, çimenlerin santiminden bile nasiplenen hassas, alıngan, ürkek futbol başarısı, henüz siftah etmeden başlayan kavga gürültüyü nasıl değerlendirecek, göreceğiz bakalım.

Yazının devamı...

“Kemik aynı yerden iki defa kırılmaz”!..

Yeni, taze, umut vaat eden bir sezon başlarken Fenerbahçe Başkanı’nın hocaya, takıma, medyaya, muhaliflerine, hatta rakip takıma sert çıkması “ayar vermesi” alışıldık bir şey mi?
Hayır...
Ama “ağanın eli tutulmaz”, strateji sahibinindir.
Olmuşa bakalım biz...
Bu “sezon başı kükreyişini” iki şey tetikleyebilir:
Birincisi, muhteşem bir sezonu geride bırakmıştır, gücünün doruğunda ve büyük bir özgüven içindedir “ayar veren”...
İkincisi, en başta kendisi tedirgindir.
Seç beğen al...
“Mantıksız” ile “vahim” arasında tercih sizin!
Yine de kızamıyor insan sayın Başkan’a!
Empati duygumuzu yitirmedik daha.
Şair Can Yücel “kemik aynı yerden iki defa kırılmaz” der ama Fenerbahçe’nin yakın geçmişi o kadar “özel” o kadar “sıra dışı” ki, “üçüncü” ve belki de asıl sebebi yaratan “ya yine olursa” korkusunu unutmamak lazım.
Yatarken, dünkü kabusu yeniden görmek endişesi gibi.
Yani, çok büyük umutlarla başlayıp derin hayal kırıklığı ile biten geçtiğimiz sezon.
Öyle bir vartaydı ki atlatılan... Yaşandı, bitti, geride kaldı demesi mümkün değil hiç kimsenin.
Gerçek bir travmaydı ve her travma gibi artçı dalgalarının umulmadık zamanlarda ortaya çıkması, hayatın doğal akışına aykırı işler yaptırması olası.
İzleri kalacak... Acil bir şampiyonluk gelmezse daha çok uzun zaman Fenerbahçe kimyası bu travmadan sorulacak.
Fenerbahçe’nin ilk yenilgisinde daha iyi anlarsınız demek istediğimi.
Nitekim, bayram değil seyran değilken sayın Ali Koç’a pek çok kişiyi “öptüren” davranışın altında yatan da geride kaldığı sanılan travma ile onun kolay kolay silinmeyecek izleridir.
Yiğidi öldür hakkını yeme!..
Sayın Koç’un Galatasaray Başkanı ve Hocasına hayli sert göndermelerini bir kenara ayırıyorum.
Rakibin başlattığı polemikten kaçmak, bir Fenerbahçe başkanı için imkansızdır. Zaaf sayılır...
Galatasaray veya Fenerbahçe yönetimleri değişmediği sürece devam etmesi muhtemel atışmalar, adap ve edebe uyulduğu sürece zirveden sokaklara inmez, ezeli rekabetin şu andaki yöneticiler tarafından bir “yorumu” olarak kalır, sanıldığı kadar zararlı değildir.
Lakin sayın Ali Koç’un “mesajı alan alsın” başlığı attığı “teknik direktör ve takım uyarısı” sadece Yanal ile futbolcuları değil, Fenerbahçelileri de tedirgin etmiş olmalı.
Ucu açık çünkü...
“Ha gayret” mi diyor başkan, yoksa sezonun ilk altı haftasında skor tabelası bozuksa Ersun Yanal’a kapıyı göstereceğini mi ima ediyor bilinmez.
Buradan “şevk” veya “korku” çıkarmak tamamen Ersun Yanal ile futbolcuların fıtratına kalmıştır ki, tüm kredisini geçen sezona harcamış bir başkan için etkisi belirsiz motivasyon risktir.
“Tehdit” bariz ve özünde olumsuzluk barındırıyor.
Ali Koç gibi yüz bini aşkın çalışanı olan bir kişi neden bu riske giriyor?
Bakınız geçen sezon...
Sonra kulüpteki muhaliflere sesleniş...
“İtibar cellatlarını” tek tek not etmek, zamanı gelince hesap sormak, “Yunus’tan Yavuz”a dönmek” belki haklı ve doğru bir tepkidir ama yeni ve umut dolu bir sezona başlarken ne zamanı ne yeri.
Ne çabuk Aziz Yıldırım oluyor o koltuğa oturan!
Besbelli, bu da geçmiş sezonun mirası.
Hiç kolay değil ama Fenerbahçe bir an önce unutmalı şu berbat 34 haftayı.
Bunun tek yolu, kürsüden cihat ilan etmek değil, sahadaki başarı.
İşte “muhtaç olunan” o başarı, Başkan “sert yapınca” daha kolay ve çabuk gelecekse hiç mesele yok... Ama sezon tekleyerek, futbolu geveleyerek başlarsa, ne Yunus kurtarır Fenerbahçe’yi ne Yavuz!
İsmet Paşa bile kurtaramaz.

Yazının devamı...

Futbolda radyo günlerine doğru...

Yayıncı kuruluş, “70 sente muhtaç” kulüplerin tam 650 milyon lirasını 15 gündür salladı, bundan sonra ne yapacağı da belli değil. Milli piyango büyük ikramiyesinin hesabını yapanlar iyi bilir; faizi İskandinav bir stoper parası.
Gerekçesi bilinmiyor!.. Yok da mı vermiyorlar, var da süründürüyorlar mı, Allah bilir.
Lafı kurşuna döküp klişe yapsak “kimsenin parası kalmaz” küresel yayıncıda... Üstelik söz konusu para da “atla deve değil” onların çıtasında.
O zaman maksat “parayı toparlamak” değil “alt yapı” yapmak...
Neyin alt yapısı mı?
Yarın öbür gün döviz yükselirse kur sabitlemekten tutun, taahhüt edilen parada indirim istemekten, dekodır sahibi “kümesteki tavukları” biraz daha yolmaya kadar uzar gider ihtimaller.
Galiba “bu lig bu para etmez”e getiriyor Katar şirketi.
Zamanlama da çok iyi.
Sıkışıklık hissi, tam sezon öncesi takımların çatısı kurulurken yaratılıyor ibret-i alem için.
Yani lig başlayıp taraftarın (veya dekodır müşterisinin) aklı skora/hakeme/rakibe kaymadan, hazır herkes transfer ve para hesabı yaparken...
Ve Kulüplerin boynuna “her türlü kaynağı ziyan etmekte ustadır” yaftası asılmışken.
Ver imajı; “Süper Lig 500 milyon dolar artı KDV’sini kurtarmıyor”!
İyi de... Zorla mı aldın yayın hakkını kardeşim?
Kar etseydin kulüplere ekstra para mı dağıtacaktın?
Ticarette kar da var zarar da.
Beğenmiyorsan çıkar satılığa.
Peki, transferde aynı paranın onda biri için on kere pazarlık yapan kulüplerimiz ne yapıyor buna karşılık?
İnanılmaz!.. “Kulübün kör kuruşunu” tüyü bitmemiş yetim hakkı sayan saygıdeğer yöneticiler, söz konusu yayıncı kuruluşsa son derece makul, mantıklı ve anlayışlı oluyorlar.
Toplamına Süper Lig dediğimiz 18 kulüp, yuvada asla doymadan çığlık çığlığa bağıran ağzı açık kartal yavruları kadar olamıyorlar.
Geçenlerde sayın Fikret Orman Kulüpler Birliği adına biraz mızmızlandı; o kadar.
Efendim, “TFF aracılığı ile durumun vahametinin yayıncı kuruluşa bildirilmesine” karar vermişler!
“Ödeme yoksa, yayın da yok” bile diyemiyorlar.
Gerçekten ya!.. Bir süre döneriz eski “Radyo Günlerine”... Sonra “naklen yayın dünyası yeniden kurulur” kulüplerimiz de o dünyada yerini ve hakkını bulur.
Ne demiş Bukowski; Üzülme evlat, kaybettim sandıkların kurtulduklarındır belki!..
Var mı böyle bir mangal yürek?
Olamaz... Kamuoyuna sinmiş veya sistemli bir şekilde sindirilmiş “bu lig bu para etmez” kokusu onların da burun direklerini sızlatıyor. Hak etmedikleri bir parayı aldıkları fikrindeler.
Sanayi çağı başladığından beri süregelen emek- sermaye çatışmasındaki örgütsüz/bilinçsiz işçi sınıfı gibi, kendi ürettiği maldan para kazanan patronun eline bakıyor kulüpler, az ve geç alalım yeter ki patron batmasın diyorlar.
Ayrıca “halden anlıyorlar”!..
Çünkü hemen hepsi patron kulüp başkanlarının, yöneticilerinin.
Biliyorlar ki, bu dünyada “kar patronun zarar kamunun”!
Biraz daha endişelensin halk... O zaman yayıncı kuruluşun zararını kamuya, yani sana/bana millete paylaştırmak çok daha kolaylaşacak!
Enflasyon falan derken, naklen yayın bedeli engelli maaşına denk gelir ve bir dahaki ihale zamlanabilir bile.
Yemiyor millet...
İnce ince tutuyor hesabı. Her şeye bir mana yüklüyor ki, şüyuu vukuundan beter:
Zaten “parayı veren düdüğü çalar” gerçeğinden yola çıkarak “Süper Lig’in gerçek patronu yayıncı kuruluştur” sonucuna çoktan varmıştı vatandaş...
Zaten maçların Yayıncı Kuruluş’un işine gelen saatlere/günlere ayarlandığını biliyordu...
Fikstür çekiminde şans ve adalet yerine Yayıncı Kuruluş çıkarlarının galebe çaldığından şüpheleniyordu zaten.
Hatta... Dekodır sattıramayacak bir şampiyonluğun (bakınız Başakşehir) “futbolun ali menfaatleri için” elbirliği ile engellendiği paranoyasına kapılmıştı.
Üstüne bir de “halden anlaması” eksikti kulüplerin.
Tam da paranın kuruşuna ihtiyaç duyduğu günlerde, batık durumdaki kulüplerin yarısı sabitlenmiş kurdan sözleşme gereği alması gereken 650 milyona ses etmemesi, tüm şüphe ve paranoyaları güçlendirdiği gibi, MHK’yi yayıncı kuruluşun belirleyeceği günlere doğru gidildiği şüphesini de eklemez mi üzerine?
Gerçekten ya... Davul birinde tokmak diğerinde olmasın. MHK’yı Ceza Kurullarını falan da beIN kursun.
Hiç olmazsa zararından kimseyi sorumlu tutamaz.
Gelelim hesaba... Neden futbola verdiği 500 milyon doları çıkartamıyor Süper Lig’den yayıncı kuruluş?
Teşhis konmuş:
Süper Lig’deki adalet ve güven unsurlarının erozyona uğraması yüzünden!
Peki, “zarar” ettiren bu unsurlara yayıncı kuruluşun katkısı yok mu?
Olmaz olur mu?.. Geçtik şüpheyi, paranoyayı; “parasını vermediğin futbolcu oynamaz” gerçeğini de mi bilmiyor futbolun yayıncısı?
Bakın, bir iş yeri zarar ediyorsa ilk sorumlu patrondur, Süper Lig’in patronu da Yayıncı Kuruluştur.
En azından imaj budur.
O zaman... Ya bir yol bulsun, ya bir yol açsın, ya da yoldan çekilsin kardeşim.
Ben radyoyu severim.

Yazının devamı...

SARI KANARYA MI, ZÜMRÜD-Ü ANKA MI?

Fenerbahçe’nin efsanevi kalecisi Cihat Arman, civciv renkli kazağıyla kuş gibi uçup doksana giden imkansız bir topu çıkardığında, ahşap tribünlerden önce ona, sonra takıma yakıştırılan “Sarı Kanarya” lakabı, tam seksen yıldır keyifle benimsendi, gurur duyuldu, marka oldu...
Ama geçtiğimiz sezonda öyle şeyler yaşandı ki, “kanarya” biraz nahif kaçıyor artık...
Karada fil, suda balina gibi olmalı Fenerbahçe. İlla “kuş” lazımsa, “Zümrüd-ü Anka” yakışır yeni sezona!
Zirvesi bulutların üstünde Kaf dağını mekan tutmuş, bilgi ağacının dallarına kurulmuş, türünün önderi, gözyaşı bile şifalı, mitolojik bir ögedir ya Zümrüd-ü Anka...
Hani, yanıp kül olduktan sonra küllerinden doğduğu, sonuçta ebedi olduğu anlatılır ya nesilden nesile kulaklara...
Aynen o şekilde, mitolojik bir kahraman gibi küllerinden doğmak zorunda Fenerbahçe.
HHH
Var mı ışık?
Evet...
Ve böyle taraftar olduğu sürece o ışık asla sönmeyecek.
Nasıl ki, Zümrüd-ü Anka’yı ebedi kılanlar, aslında “aşılmaz vadileri aşan azimli ve fedakâr türdeşleri” ise, Fenerbahçe’yi de Fenerbahçeliler diri ve sağlam tutuyor, tutacak.
Ne istedi de vermediler ki... Gak deyince su, guk deyince et...
Kim, nasıl görmezden gelecek bu sarı-lacivert aşkı?
UEFA mı?
Düşmekten zor kurtulduğu sezonda kampanya yaptı, taraftar koştu.
Hem de yönetimin “o parayla transfer yapmayacağız, borç kapatacağız deklaresine” rağmen.
Yıldızı sever Fenerbahçeli... Ama Fenerbahçe’yi daha çok.
HHH
Futbolun patronları, Fenerbahçe’ye Avrupa’nın kapısını açtıysa, kaşına gözüne hayran olduğundan değil; mecburdu!
Yeter ki, siz niyet ve gayretinizi koyun ortaya... Varoluşu kitlelerin sevgisine bağlı hiçbir yapılanma, orta halli bir Avrupa ülkesi kadar taraftar nüfusunu görmezden gelemezdi bu biiir.
İkincisi, Ali Koç unsuru...
Açıkçası Sayın Koç, başkan olalı beri, ilk kez soyadının hakkını vermiş oldu UEFA yasağını ufalayıp, öteleyip ortadan kaldırırken.
Nasıl mı?
Yanıtı somut değil, soyut.
Avrupalı güce ve hanedana saygı duyar. Biz cüzdana...
Eminim ki, Sayın Koç’un küresel gücü, itibarı, ilişkileri büyük rol oynadı bu kararda.
Fenerbahçe’yi etkileyecek her ne varsa, elbette ilk ve asli sorumlu başkanı olarak iyisiyle/kötüsüyle Sayın Ali Koç’tur.
Yanlış da ondan sorulur, doğru da... Zümrüd-ü Anka misali yeniden doğuş da.
HHH
Gelelim işin “direkler arası” yönüne...
Henüz futboldaki büyük mola bitmediği için mücadele de rekabet de takımların kurulması ve alınıp satılanlarla sınırlı.
Orada da başarılı Fenerbahçe...
Anka Kuşu’nu aramaya gidip sonuçta gerçek yolculuğun “kendine yapılan yolculuk olduğunu kavrayan” türdeşleri gibi Ali Koç da kendine gelip ona yüzbinlerce sarı kanarya katılınca, Fenerbahçe bırakın yanmayı, sanki hiçbir şey olmamış gibi başladı sezona.
Üstelik bu sefer düşük fiyat, iyi kalite peşinde.
Kimin sayesinde?
Comolli değil her halde!
HHH
Bakınız, skora/paraya endeksli işlerde “nedeni/nasılı” sonucun kendisinden önemli değildir hiçbir zaman... Fenerbahçe sezonu yana yakıla bitirdiyse, ancak yeni sezon başlamadan dirildiyse, bu dirilişte en az yanmasındaki kadar payı vardır Başkan Koç’un.
İster hesap sorun, ister umut dolun...
Ama son şampiyonun başkanı tarafından, transferinden kampanyasına kadar “hasetle” bakılan bir Fenerbahçe var sezon arifesi.
Kendisiyle birlikte rakiplerine de yaşam fırsatı verecek bir mali yapılanmaya önayak olan, UEFA’dan istediğini koparan bir Fenerbahçe var.
Negatif rekorlarla kapadığı sezonun ardından yeni sezona hiç olmazsa eski “transfer şampiyonluğunu” egale ederek başlayan bir Fenerbahçe var.
O zaman “müthiş bir iş başardı” diyebilir miyiz artık Fenerbahçe Başkanı sayın Ali Koç için?
Hayır...
Şimdilik sadece iyi yolda. Ve sonuç önemli.
HHH
Üstelik bir endişe var ki, Fenerbahçelilerin içinde... Özgür bırakılmış kanarya gibi uçup gitmesi için en az 34 haftalık zaman gerekli.
Yani bu sezon.
Ya Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin “şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” dediği gibi “şu maçlar olmasa Fenerbahçe’yi ne güzel idare ederdim” diyecek bir Ali Koç bulurlarsa sezon sonu karşılarında...
Unutmayın...
Fenerbahçeli Yelkenci Yiğit Yalçın Çıtak’ın elde ettiği Dünya Şampiyonluğunun herkesin başının üzerinde yeri var ama Fenerbahçe’nin vitrini futbol, sergilemesi gereken ürün şampiyonluktur...

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.