Futbol
Basketbol
Voleybol
Yazarlar

Emre’ye yaslanan Fener

Çivi gibi takım Alanyaspor, çekiç gibi golcü Cisse, daha dördüncü haftada Fenerbahçe’yi puan cetvelinde yerine çaktı...
Kaplama döküldü foya meydana çıktı. Kırkına merdiven dayamış Emre’ye yaslanıyormuş meğer Fenerbahçe.
Eskiden insanı gençleştiren Anna Aslan vardı; bugün mutlaka daha gelişmişleri çıkmıştır... Fenerbahçe Emre’yi derhal onlardan birine göndersin. Vedat Muriç’i de orta sahası olmadığında oynatmasın, bari adamın fiyatı düşmesin.
***
Emre’nin yerine Gustavo’yu monte etmekten başka bir değişikliği olmayan Fenerbahçe ve ilk üç haftanın lider takımı Alanyaspor, umulan futbol şöleninden çok uzak başladılar maça.
Çünkü korku hakimdi sahada...
Kazanmaktan çok kaybetmemeye odaklanmıştı lider ve lider adayı.
İşin kötüsü, bu bir zorunluluk değil tercihti Fenerbahçe için.
Koskoca 39 dakika kısır, temposuz ve pozisyonsuz geçtiyse, sebebi iyi savunup kontratakla sonuca giden Erol Bulut takımının, Fenerbahçeyi şoke etmek için önde baskıyla başlaması, Fenerbahçe’nin ise pasla çözdüğü bu baskıdan sonra topu bir türlü ileri taşıyamamasıydı.
Gel de Emre’yi arama...
***
Fenerbahçe rakibinin iki katı topa sahipti ama yanlamasına paslarla geçiyordu bu hakimiyet. Orta alandan ileri gidemiyordu. Ezberi bozulmuştu Fenerbahçe’nin.
Sıra dışı ileri üçlüsü, İngiltere’yi sallayan golcüsü, topla buluşamıyor, adeta atıl durumdaydı. Dirar ve Ozan’ın kanat koşuları ya Deniz’in ayağında eriyor ya da Rodrigues’e gelmeden kesiliyordu Juanfran tarafından. Efecan sakatlanmış Campos girmiş ama Fenerbahçe’nin sol kanadı eskisi kadar bile çalışmıyordu.
Fenerbahçe’yi öne geçiren bir gol geldiyse tamamen Rodrigues’in bireysel performansını Kruse’nin zeki dokunuşuyla asist haline getirmesi Tolga’nın iyi şutuyla tamamlaması sonucundaydı... Tesadüf gibi... Takım halinde baskı falan hak getire.
***
Sanki galip gelmiş oyun bitmişti Fenerbahçe için... Yan paslarla ilk yarı biter derken üst üste Fenerbahçe kalesine inen Alanyaspor, sonunda genç Altay’a hata yaptırdı soyunma odasına berabere gitti Fenerbahçe.
Soyunma odasından çıktığında ise 2-1 mağluptu!..
Çünkü daha ilk dakika çakma stoperlerden Jailson lastiği patlattı ve minikler takımında yapılmayacak bir hata ile topu ceza alanından çıkaramayıp rakibe asist haline getirdi. Cisse tecrübesinde bir golcünün bunu affetmesi düşünülemezdi.
Artık en güçlü bölgesi(forvet) top görmeyen, en zayıf bölgesi (savunma) kaleye giden topu göremeyen bir Fenerbahçe haline gelmişti misafir takım. Her futbolcu sahada karşısındaki Alanyalı ile bireysel mücadele veriyor, daha diri ve formda rakibi tarafından eziliyordu.
Çare üretmesi gereken Ersun Yanal ise takımın en çaresizi gibiydi o dakikalarda. “Bildiğimize devam” taktiği!
Ondan daha önemlisi Gustavo ve Jailson sahadayken ve oynadıkları bölgelerde ya hata yapıp ya hiçbir işe yaramazken, neden Gustavo stoperde Jailson orta sahada değildi.
***
Alanyaspor’un üçüncü golü de bireysel savunma hatasından tabi. İşin acı tarafı, Fenerbahçe’nin yükselen değeri Ozan’ın yapması, savunmanın banko adamı denilen Zanka’nın seyretmesiydi.
Yanal 3-1’den sonra oyuna müdahale etti Deniz ile Zanka yerine Ferdi ile Alper’i soktu. Maçı çevirecek adamlardan biri ergenlikten yeni çıkmış, diğeri maaşını azalttığı için takımda kalmıştı. Üstelik ortada takım bütünlüğünden uzak, sirkülase olmuş bir Fenerbahçe ve savunması ile baskısı maçın başındaki kadar diri bir Alanyaspor vardı.
***
Aslında Fenerbahçe’nin Alanya’dan bir galibiyet alıp ligin zirvesine yerleşmesini kimse beklemiyordu ama daha gerçekçi bir taktikle, daha sağlam bir orta saha ile ulaşılacak beraberlik hiç olmazsa moralleri bozmaz, ilk üç haftadaki başarılı çizginin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koymazdı.

Yazının devamı...

6222 Abdurrahim, tahtaya!..

Galatasaray yöneticisi, asbaşkanı, vitrin adamı ve dahi transfer üstadı sayın Abdurrahim Albayrak, beş bin lira ceza ödedi biliyor musunuz!.. Küsuratı da var galiba.
Bin Dolar’dan az; onun için çiklet parası.
Ama nicelik değil nitelik önemli bu cezada... Çünkü “suç” 6222 numaralı “Sporda Şiddet ve Düzensizliği Önleme Kanunu”na aykırı eylemden. Allah korusun, gözaltına alınsa rakip taraftarın façasını bozan, sahaya atlayıp hakeme ayar vermeye kalkan adamla aynı hücrede kalacaktı avukatı gelene kadar.
***
22. maddeyi buldum ama sicili nasıl etkiler; bulamadım... Çok karışık.
“Şık” değil; ondan eminim.
Efendim “VAR kayıtları elimizde demiş de Başakşehir’in patronu Gümüşdağ işgüzarlık edip mahkemeye vermiş” falan anlamam.
Söylemeseydi...
“Salladım” deseydi.
Veya arkasında durup “aha kayıtlar, yolda buldum deseydi”.
Havaya ateş etmeyeceksin kardeşim... Döndü, yorgun mermi topuğuna isabet etti.
“Ödedik beş bin kaymeyi” demekle bitmez mesele.
Sorun Abdurrahim Albayrak’ın değil, Galatasaray’ındır bundan böyle.
Çünkü tarihte ilktir.
Yani Galatasaray asbaşkanı artık sporda “sabıkalı”!
Ben demiyorum... Gözü tülbentli, eli terazili hukuku temsil eden hanımefendiye göre potansiyel tehlike.
***
Bilemiyorum bundan sonra statlara girmesi falan yasak mıdır sayın Albayrak’ın, ama artık Galatasaray yönetim kurulunda yer alması “sakıncalı” olmalı değil mi?
En azından, imaj açısından.
Spora şiddet bulaştıran veya buna tevessül eden biri, yönetici olabilir mi?
Galatasaray’ı sağlığını riske atacak kadar seven sayın Abdurrahim Albayrak’a, bir an önce istifa edip Galatasaray yönetimini türlü çeşitli spekülasyonlardan kurtarmasını öneririm.
***
Geçelim...
Galatasaray’da yaşananlara/konuşulanlara bakınca Fatih Terim’in “Bize kötülük yapmak isteyenler var” tespitinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıkıyor...
Lakin, adres yanlış.
“Dışarıda” değil, içeride onlar! Sarı-Kırmızı formalılar.
6222’den hüküm giyen asbaşkandan başlayın, kulübü icraya veren eski başkana gidin. Galatasaray Lisesi müdürü bile başka kulüp üyesiyse, gerisini anlayın.
“Dostlar” böyleyse düşmana ne ihtiyaç var?
***
Galatasaray başkanı sayın Cengiz, bugüne kadar binlerce kere “yapmayın arkadaşlar” demiştir Galatasaray divanında...
Haksızlıktan yakınıyor yani!
Kim yapıyor.
Galatasaraylılar.
Ya Galatasaray fena halde dinamik, fevkalade demokratik bir kulüptür ki, bunalmaktadır başkanı... Ya da “düşman” belledikleri unsurlar dışarıda değil Galatasaray’ın içindedir.
Aslında devinim iyidir.
Ama bunlara bir de “dış mihrakları” eklerseniz, işin içinden çıkılmayacak hale gelir.
***
O yüzden Hayri Kozak gibi bir Galatasaray bilgesinin divan kurulunda söylediklerine kulak vermesi gerek Galatasaraylıların.
“Barış” önerdi sayın Kozak divan kuruldaki konuşmasında.
Sadece sınırlar içinde değil...
Dört büyük kulüp, hep birlikte.
Kısaca “bırakalım bu saçma düşmanlar yaratmayı” dedi. Rakiplerimizle bile dost olalım.
Devamını söylemedi ama “düşman lazımsa biz bize yeteriz” demek istedi galiba.
***
Galatasaray ipin ucunu kaçırdı epeydir.
Fetocuların atılmasına direnen Genel Kurulu, yönetimi ibra etmedi mesela. Üyeliği hak etmiş gençleri sahte imzalarla geldi. Ortaya çıkınca “alın başınıza çalın üyeliğinizi” dedi.
Asbaşkanı sporda şiddetten hüküm giyiyor, başkanı “hakkımı yemeyin ben de yüz elli gün ceza aldım” diye övünüyor, eski başkan kulübü icraya veriyor. Yahu Galatasaray’dan yetişmiş gelmiş geçmiş en kariyerli topçusu bile silahlı/külahlı işlerden hapis cezası alıyor.
Suç “dış düşmanlarda” aranıyor.
***
Sağduyu Hayri Kozak’ınki:
“Yurtta sulh cihanda sulh.”

Yazının devamı...

“19.05”

Hani, futbolun ordinaryüsü Fatih Terim’in “geçen sezon amatörce başlayıp yeni sezonda profesyonelliğe terfi eden” ve neredeyse elden ayaktan düşürecek hale gelen “Galatasaray’a kötülük illeti” için yazdığı bir “Galatasaray kenetlenmesi reçetesi” vardı ya...
Bugünkü aşı kampanyası odur aslında...
İsteyen, “kuş gribi” gibi dev ilaç firmalarının durduk yerde hastalık icat etmesine ve şifasını piyasaya sürerek dev rantlar elde etmesine benzetebilir... İsteyen, kötü bir salgını başlamadan bitiren koruyucu hekimlik başarısı olarak niteleyebilir.
Gerçek tektir:
Teşhisi koymuş, ilacı hazırlamış, başkanından tribündekine kadar her Galatasaraylıya birer doz zerk etmiştir Fatih Terim.
Çelik gibi artık Galatasaraylı.
Hep birlikte “büyük kötülüğün” karşısında.
***
Terim’e bilerek veya bilmeyerek destek çıkanlar, göz korkutup aşıya ikna edenler de vardır elbet.
İşte asıl merak orada. Saflıktan mı, cinlikten mi... Bir başkasına mı çalışmak istediler, Galatasaray’a mı?
Mesela, Terim’in Kayseri maçından sonra yazdığı ve hiç te ağır olmayan adressiz mektuba, Fenerbahçe maçını da kapsayacak dört maçlık ceza neden verilir?
Galatasaraylıya sorarsanız, Kurul’da rakip takım patronunun avukatlık şirketleri ile iş ilişkisi olanlar varmış! Kim bilir belki de o patronun ürettiği elektrikli ev aletlerini kullanıp çok memnun olanlar arttırmıştır cezayı.
Diyelim ki öyle... Bu ceza kesenlerin Galatasaray düşmanlığını mı gösterir, rakip kulüplerle dostluğunu mu, yoksa saflığını mı?
Bakın bu ceza Tahkim Kurulu tarafından onaylanırsa Galatasaraylıları tahkim etmekten ve meçhul düşmanlarına bir yenisini ekleyerek kenetlemekten başka bir işe yaramaz.
Ceza indirilirse, zaten Terim tarafından aşılanmış Galatasaraylılar için apaçık “iyileşme belirtisi” olacaktır.
Nereden baksanız işine yarayacaktır Terim’in. Tabi, usta hocanın her türlü engeli tersyüz edip başarıya çevirme yeteneğini de göz ardı etmemek lazım.
***
Sonra Galatasaray hocasına ceza açıklamasının dijital ortamdaki örneğini 19.05 saatine denk getirmek...
Pes yani...
CIA operasyonu gibi...
Fatih Terim’in ortaya karışık sözlerine karşı ölçüp biçilmesi mümkün olmayan ve taktir, insaf gibi soyut kavramlara dayanan cezayı duyuruyorsunuz; tek somut şey o rakam: 19.05
Kim atlamaz üzerine?
Başkandan Hoca’nın ailesine kadar lime lime ettiler el ele.
“Saati 19.05’e denk getirende o kadar zeka ne gezer, tesadüftür mutlaka” diyenler olduğu gibi (bakınız TFF), kimi de çıkar “bilerek yapılmışsa moral yıkmak için değil Galatasaray kenetlenmesini tahrik etmek, hızlandırmak için” diyebilir benim gibi, değil mi?
Nitekim sonuçtan geriye bakarsanız 19.05 tepkisi, geri adım atıp “raslantı” açıklaması yapan TFF şahsında, “cümle meçhul Galatasaray düşmanının” tek vücut olan Galatasaraylıya karşı mağlubiyet ilanıdır.
***
Öyle ya da böyle...
Galatasaray’a amatörden profesyonele kötülük süreci var veya yok.
Bu dünya artık imaj üzerine yaşanıyorsa...
Ortada “mağdur bir Galatasaray ile onun mağdur hocası Fatih Terim ve hiçbirini kimseye yedirmemeye ant içmiş Galatasaraylılar” vardır artık.
Ceza azaltılsa bile sadece gücü artar, mağduriyet eksilmez.
Bu bir operasyonsa eğer... Tebrikler.
Kime mi?
Bilemediğim, adı konmamış Galatasaray düşmanlarına değil elbet.
Terim’e tabi.
Kötü başlamış bir sezon, ancak bu kadar iyi telafi edilebilirdi.

Yazının devamı...

Falcao ilk golünü apronda attı!

Abartmayın!.. Kasada parası olup finansal fair playe takılmayan, ya da arkasından dolaşabilen her kulüp Falcao gibi bir dünya starını kadrosuna katabilir.
Sadece Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor değil... Buna Antalya’dan Başakşehir’e kadar hepsi dahildir.
“Yapılmışı” vardır zaten...
Lakin Galatasaray’ın “Falcao hikayesi” kurgusuyla, tekniği ile, tarzıyla net/kusursuz/amasız/fakatsız mükemmel bir operasyon niteliğindedir.
Kutsanması gereken eylemi yapan zekadır burada.
Yiğidi öldür hakkını yeme... Falcao patlamıştır. Daha doğrusu Galatasaray patlatmıştır. Hem de sahip olduğu enerjinin kat kat üstünde.
Çünkü en iyi adama, en iyi zamanda, en coşturucu şekilde kavuşmuştur Galatasaray.
Açıkça söyleyelim... Başta Abdurrahim Albayrak, Galatasaray yönetimi Falcao transferini bilerek isteyerek “belki” haline getirmiş, planlayarak son güne taşımış, bir assoliste layık şekilde transfer perdesini “büyük gösteri” ile kapatmak için uğraşmışsa, bir kere daha helal olsun onlara.
“Belki durumu” kendi iradeleri dışında yaşanmışsa...
Yani Falcao “adı var kendi yok” ihtimalinde gidip gelmişse şu geçtiğimiz ay boyu... Galatasaray yönetiminin “Ya istiklal ya ölüm” der gibi varoluşunu riske etme özverisi söz konusu ki, asıl o zaman helal onlara.
Beceremeseler ne kadar kızacak, dalga geçecek, hor göreceksek, en az o kadar alkış.
Riski yükseltip tansiyonu arttırarak, yok olmayı göze alıp ödüllerini süper finalle almışlardır çünkü.
Kaçarı yok... Buna transfer bombası denir.
Saygı ve tebrik icap ettirir.
Falcao’nun Galatasaray’a katkıları sonraki tartışma...
Galatasaray Pazar gecesi havaalanında almıştır Falcao’dan alacağını.
O ne manzara!..
Sanki aşıklar buluşuyor... Sanki ana evladına, hasta ilacına kavuşuyor.
Ne Falcao’nun ilk taraftarı, ne de Galatasaray’ın ilk süper starı. Ama sevimli adamla muazzam kalabalıklar arasında sıradışı bir ilişki yaşanıyor.
Çünkü, Monaco ekabirlerinin tiyatro disiplini ile maç seyretmesinden bıkmış Falcao. Futbola yüreği ile tutunmuş bir taraftar istiyor. Galatasaraylı ise Falcao’yu...
Hem de çoluk çocuk hep birlikte.
“Yenge”ye bile üçlü çektirdi keratalar. Hem çıldırdılar hem çıldırttılar.
Evet, futbol apronda değil sahada oynanıyor.
Futbolumuzun alimleri diyor ki, “Falcao kalitesi su içinde 25-30 gol atar”.
Valla kendini boşuna yorar!
Zaten hava alanında attı atacağını.
Artık Galatasaray’ın özgüveni var. “Oh” diyen bir taraftar kadar güç olur mu?
Büyük iş başardı Galatasaray’ı yönetenler.
Bir kere moral üstünlüğünü ele geçirdiler Süper Lig’de... Hatta Avrupa mücadelesinde. “Falcao’lu takım” bir başka kalibrededir, değilse bile imajı yeterlidir.
Rakipleri gölgelemek, baskın çıkmak değil midir futbol başarısının bir başka tanımı? İşte onu yaptı Galatasaray yöneticileri.
İşin içinde biraz da “cinlik” var ki, analarının ak sütü gibi helalleri:
Falcao uçağının piste teker değdirişini, şayet bilerek isteyerek Fenerbahçe-Trabzonspor maç saatine denk getirmişlerse, bunun adı “psikolojik zafer”.
Yahu maç başlıyor, medya hava alanında.
Maç bitiyor, kameralar Abdurrahim Albayrak’la kucağındaki Falcao bebeğinde.
Yenge zıplıyor. Falcao üçlü çektiriyor.
Bir derbi de orada oynanıyor.
Ortada bir kazanan varsa, kaybeden de olmalı değil mi?
Galatasaray’ın sayın rakipleri... Yenildiniz, farkında mısınız?
Üstelik daha sahaya adım atmadı Falcao. Bir de sizleri gollerle selamlarsa derbilerde...
Karizma yerlerde.
Olacağına bakın... Galatasaray uğraşmış başarmıştır.
Tebrik ve takdirlerimi sunarım.

Yazının devamı...

Skora bakmayın, oynayan F.Bahçe!..

Gerçekle yaralanmak, yalanla oyalanmaktan iyidir... Trabzonspor ağzıyla kanarya tutsa Kadıköy’de üç puanı alamazdı, kolay kolay da alamaz bundan sonra... Çünkü Fenerbahçe’nin daha büyük bir takım olduğuna inanıyor hocadan malzemeciye kadar hepsi..
Hani çocuklar su gibi bildikleri şiiri büyükler karşısında okurken takılır tekler ya... Aynen öyleydi Trabzonspor. Bildiğini okuyamadı Kadıköy’de.
Şimdi sarı-lacivert beraberliğin sebeplerine gelelim...
Sakın AEK yorgunluğundan, ikinci Abdülkadir’in yokluğundan, Sturridge’nin hazır olmamasından dem vurmasın kimse. Fenerbahçe de Hasan Ali, Moses ve Isla’dan yoksundu. Rami yoldan, Rodrigues rehavet ve tembelliğin merkezi Katar’dan gelmişti. Gustavo daha uçaktaydı, Kolarov’un nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Üst üste koyun, takımın yarısı yani.
Yahu, Ekuban’ı tutacak Jailson, Trabzonspor’un altın çocuğu Nwakaeme karşısındaki Ozan bile devşirmeydi mevkilerinde. Avdijaj’ın önündeki Dirar gidip de gelmeyen cinstenti.
Hangisi “istim üstünde” deseniz, yanıt Trabzonspor’du.
Hangisi üstün derseniz, kesin Fenerbahçe.
Trabzonspor niye değiştiremedi 22 yıllık kaderi?
Birincisi zihnini allak bullak eden taraftar, ikincisi zihnini allak bullak eden Fenerbahçe adı ve anılar…
İşte böyle durumlarda çok deneyimli teknik direktör de olsa insanların egoları ortaya çıkar ve normali değil, farklı olanı denemeye kalkarlar. Tercih ettiği Avdijaj, Nwakaeme’ye vermek yerine Altay’a nişanladığı topla Trabzonspor’u golden eden adamdı ilerleyen dakikalarda. İkinci yarıda çıkardı zaten Karaman. Aslında Ünal Karaman’ın “savunma futbolu bizim kimyamıza uymaz” cümlesi maçın kimyasını Trabzonspor aleyhine bozan ilk işaretti. Ne yani, her sezon kazandığın sahaya mı geldin de rakibi sirkülase edeceksin.
Karaman’ın çıkarmaya çalıştığı tavşan şapkada boğulup gitti Ersun Yanal’ın garantili kurgusu karşısında.
Kusursuz başladı Fenerbahçe. Daha beşinci saniyede gol pozisyonu vardı Trabzonspor kalesinde. 8. Dakikada Tolga’nın kaleciyle karşı karşıya kaçırdığı gol var ki, yazıktı açıkçası. Fenerbahçe çok uzun zamandır bu kadar şahlanmamıştı, bu kadar hızlı ve çok pas yapmamıştı. Bir sebebi de Trabzonspor’un yavaş, Fenerbahçe paslarıyla şaşıran stoperleriydi. Orta sahayı üçlemesi de fayda etmedi Trabzonspor’un.
Rodrigues’in golü sadece Trabzonspor orta sahası ve stoperlerinin iflası değil Fenerbahçe’nin mükemmel başlangıcının ödülüydü. Temposuna armağandı. Müthiş paslaşmasının sonucuydu. O dakikalardaki Fenerbahçe’yi ligde yenecek takım yoktu açıkçası.
Golden sonra top kayıpları yüzünden nefeslenemeyen ve Trabzonspor’la eşitlenen bir süreci vardı Fenerbahçe’nin. Maçın 1-0 biteceğini mi hesaplıyorlardı acaba ilk yarı bitmeden?
Cevval santrafor arkasının kitaptaki tarifi Ekuban’ın beraberlik golü de o sırada geldi. Neredeyse bireyseldi gol. Kişiye özeldi. Zanka ile Jailson’un uyumsuzluğu iyice ortaya çıktı süreçte Trabzonspor skoru bile değiştirebilirdi. Ancak ilk yarının son dakikaları Fenerbahçe’nin maç başına döndüğü, her yerden Trabzonspor savunmasını ve kalesini zorladığı dakikalardı.
Maçın ikinci yarısı Ünal Karaman’ın hatasını düzeltmesi ve Avdijaj yerine Doğan’ı monte etmesiyle başladı. Daha sonra da Fenerbahçe forveti karşısında ezilen Abdülkadir’in yerine Yusuf’u aldı. Ancak Fenerbahçe’nin ailecek rakip sahaya yerleşmesine engel olmadı bu takviyeler. Nwakaeme’nin atletik ve tahmin edilemez hareketleri tek engeldi Fenerbahçe’nin galibiyet golü için. Çünkü savunmayı düşünmek zorunda bırakıyordu.
Ersun Yanal’ın Deniz’i çıkarıp Zajc’ı, Rodrigues’in yerine Ferdi’yi alması takımın mücadele gücünü yukarı taşısa da skoru değiştiremedi.
Buraya kadar yüksek puan almıştır Fenerbahçe. Yenemese de yenilmemiş, ayrıca üstün oynamıştır.
Ama asıl mücadele milli maç sonrası.
Sadece Falcao transferi ile koskoca Fenerbahçe-Trabzonspor derbisinin önüne geçen bir Galatasaray var mesela. Fenerbahçe Trabzonspor maçındaki sonuca gidemeyen tarzını düzeltmezse hoş bir anı olarak kalır bu sezonun ilk üç haftası.

Yazının devamı...

Fenerbahçe “29. Şampiyonluğa” hazır!.. Ya siz?

Fenerbahçe’nin Danimarkalı stoperi Zanka, lige zar zor yetişip doğru dürüst antrenman bile yapamadan çıktığı Gazişehir maçından sonra “hedef 29. Şampiyonluk” deyince, futbol dünyamızda “alarm zilleri” çalmaya başladı...
Zaten birkaç yılda bir çalar; tatbikat yapar gibi.
Zanka’nın 1959 öncesi 9 şampiyonluğu da hesaba katan konuşması, ya Kuzey Avrupalı disiplinin doruk noktasıydı... Ki, Zanka’nın yaşındaki pek çok Türk vatandaşı Fenerbahçe’yi sadece Lig kurulduktan sonra kazandığı 19 şampiyonluk sahibi sanırken, adam Cumhuriyetimizin kuruluşundan öncesine kadar tüm mahalli ligleri incelemiş, ölçmüş biçmiş, bu sezonu zirvede bitirince 29. Şampiyonluğu kazanacaklarını ilan etmişti...
Ya Allah söyletmişti...
Ya da Fenerbahçe yönetimi.
Zanka bilmez, Allah karışmaz bu işlere...
Apaçık belli ki, önümüzdeki süreçte eski defterleri karıştırmaya başlayacak Fenerbahçe.
Haksız mıdır?
Hayır.
Zaten gerekçe ortadadır:
“Baba Hakkılar, Şeref Haslar boşuna mı oynadılar”?
Tabi ki, boşuna oynamadılar. Lakin, futbolumuz 20 asrın başında ana okulundan başladı, uğraştı liseye kadar geldi. Altmış yıldır da üniversiteli. Şimdi, UEFA Kupası ile Avrupa’da doktora vermiş tek kulübümüz çıkıp “şampiyonluklarımın sayısına ilave edilsin” diyebilir mi?
Farklı statüler, farklı diplomalar.
İlkokulu, Liseyi birincilikle bitirenlerin başarıları ile iftihar edilir tabi. Ayrıca lig kurulmadan önceki devir o kadar karışık ki...
Yeryüzündeki pek çok üstün zekaya kısa devre yaptıran teorik fiziğin çözülemeyen beş büyük probleminden sonra, altıncısı sanki... Dört-beş katmanlı, 17 bilinmeyenli, tutanın elini yakan, uzmanların bile kendi kulübünün şampiyonluklarını hesaplayamadığı bir karmaşa.
Ne yapsınlar; o kadar olur o yıllarda el yordamıyla.
Milli Küme, Türkiye Birinciliği, Federasyon Kupası çeşit çeşit. Avrupa’ya takım göndermek için düzenlenen turnuvalar, kıyas ve mantık yoluyla şampiyon sayılan takımlar Vs...
Buna bir de “yıldız üstünlüğünü kaybetmek istemeyenlerin dirençlerini, yeni hesaptan yararlanamayacak olanların isteksizliklerini ekleyin.
Zor mesele...
Keşke çözülse... Valla bizim semtin bile 3 yıldızı olur icabında... 2 Kadıköy, 1 Moda.
Fenerbahçe düğmeye basarsa ki, mesaj Zanka’ya kadar indiyse basacak... Yine itiş kakış olacak ortalık.
Olay dönüp dolaşıp Federasyonun başına patlayacak.
Nasıl ki, sağlık hizmetinin en makbul branşlarından biri “koruyucu hekimlik” ise, yangını önlemek, yangını söndürmekten çok daha kıymetliyse, Futbol Federasyonu da olay kavga/mahkeme boyutuna gelmeden bu işi çözmeli.
Demesi kolay da... Nasıl?..
Fikir fikirden üstündür tabi...
Benim naçizane tavsiyem, lig kurulmadan önceki şampiyonlukların sayısını, taraf olan kulüp temsilcilerinden oluşan bir komisyon kesinleştirsin. Öyle maliye uzmanı defterleri denetler gibi değil. Kimseyi kırıp dökmeden, uçuk/kaçıklar hariç neredeyse belge iliştirilmiş “beyana tabi”.
Kimsenin alacağı kalmasın!
Sonra da 1959 öncesi şampiyonluk sahibi olanlara, ortasında şampiyonluğunun sayısı yazan birer “kuyruklu yıldız” takarsınız; olur biter.
Şaka yapmıyorum... Şu anda formalardaki yıldızlar, bir grafiker tarafından iki kalın tire ile zarif bir kuyruklu yıldız olur. İçindeki rakamlar da kaç defa kazanıldığını yazar. Herkesin yıldızları bir artar. Aslında bu yıldız işi de nereden çıktıysa, hiç hoş değil... 2. Dünya Savaşı’nda gettolara tıkılmış Yahudileri hatırlatıyor ve içimi sızlatıyor benim. Ama kulüpler bayılıyorlar. İyi o zaman; hiç olmazsa yıldız kümesi “kuyruklu yıldızla” başlar.
Zaten birkaç nesil sonra şampiyonluk yıldızları da bir şekilde birleştirilecek... 5 veya 7 yıldıza kadar günümüz kültüründe “kalite” çağrışımı yapıyor, iyi de... Bir takımda 12, öbüründe 10, diğerinde 14 yıldız olduğunda, sadece kalabalık edecek... ABD bayrağı mı olacak formalar? Kim nasıl sayacak, neresine sığacak formaların.
Mahalli lig şampiyonluklarını ifade eden kuyruklu yıldız üzerindeki sayı, yol olur, yüz yıl sonraki yıldız kalabalığından da kurtulabilir formalar derim ki, bu da benim son saçmalığım olur; teknolojisinde/tarımında/suyunda yirmi sene sonrasını hesaplamayan bir ülkenin spor yazarı olarak.
Onu bunu bilmem!.. Bu sezon, sezonlar boyu çözümlenememiş temcit pilavı önümüze konacak.
Bir kere de sofrayı önceden hazırlayalım derim.

Yazının devamı...

Falcao ve Quaresma sezonu!..

Her sezon Süper Lig’e rahmetli futbol adamlarımızdan birinin adını koymak, arka planda “günümüz kahramanlarını” o kıymetli insanların vasıflarına özendirmek mesajıyla birlikte tam bir vefa örneğidir ve çok şık harekettir.
Peki kulüplerimiz özelinde, sezona “özel” birilerinin isimlerini vermek istesek!.. Şöyle “damgasını vuran” birilerinin…
Galatasaray’ınki “Falcao”dur kesin…
Beşiktaş’ınki muhtemelen “Quaresma” olacaktır.
***
Futbolda olmaz olmaz!.. Şampiyon takım Galatasaray, hiç de kötü olmayan bir kadro ile lige başlıyor; ikinci hafta bitmiş, tek puanı var.
Neler yaşanmış o gece… Denizli yenilgisi ardından Hoca’nın cezası bitmiş, yeni sezonda hoca takımıyla, takım sahasıyla, taraftar hepsiyle kucaklaşmış. Yeni transferlerden biri oyundan atılmış, santrfor çıkarken tribünün yarısı alkışlamış yarısı yuhalamış, Konya son saniyelerde golünü atmış, roman gibi…
Teknik direktör Fatih Terim, maç sonu basın toplantısının önemli bölümünü, ne Türkiye’de, ne Galatasaray’da ne de sahada olan Falcao’ya ayırmak zorunda kalıyor!
Uzaklarda adam… Bir tek resmi var Abdurrahim Albayrak’la; yarısı yırtık!..
Peki, neden gündem Falcao?..
Çünkü Galatasaray yönetimi, rakiplerin dengesini bozsun diye fırlattığı “Falcao bumerangını”, gerektiği zamanda gereken şekilde yakalayamadı!
Döndü Galatasaray’ı çarptı.
Falcao transferi mutlu sonla mı biter; gelir, yaralara merhem, eksik puanlara ilaç, Avrupa’ya vize mi olur, hala belirsiz.
Bu saatten sonra gelse ne olur zaten!..
“Bir işe yaramaz” anlamında değil… Falcao’nun tüm “katma değeri” çoktan satın alındı Galatasaray taraftarı tarafından. Yükseleceği kadar yükseldi “Falcao kuru”!
Geldi diyelim… Bundan sonra geriye kalan “eleştirel gözle” Falcao’yu izlemek, “biz de çok abartmışız” ile “beklediğimiz kadar varmış” arasında sarkaçlanır. Dehşetli bir ivme falan beklemeyin, o kısmını sezon başlamadan kullanıp harcadı Galatasaray Yönetimi.
Ortada apaçık duran, Falcao ümidiyle elindeki santrforu bile mundar etmek üzere, aklı başka yerde, konsantrasyonu bozuk, taraftarının morali çökmek üzere bir Galatasaray.
Falcao “yükselmek” için değil “telafi” için lazım bundan sonra.
Bir de Falcao’nun “transfer edileme ihtimali” var ki, o zaman Galatasaray Yönetimi iki haftada beş puan kaybetmiş takımdan beter olur. Üçüncü haftada küme düşer yönetim.
Yani, “Falcao sezonu” ismi, Galatasaray’ın yaşadıkları ve yaşayacaklarına ‘cuk’ oturur.
***
Beşiktaş için sezona “Quaresma” adını vermenin bağlamı farklı!
Elbette Quaresma’nın kopması takımı, oyunu, tribünleri olumlu-olumsuz derinden etkileyecektir… O ayrı.
Ama çok daha önemlisi Beşiktaş’ı yönetenlerin “zırt” dediği noktadır kendisi ve ayrılışı, ayrılış süreci, şekli, milat kabul edilecektir yakın gelecekte.
Yani, Beşiktaş’ın sezonuna “Avcı” veya “Orman” adı da verilebilirdi pekala (hatta Orhan Ak)… Ama hangisi seçilse diğerine yazık olurdu doğrusu…
“Quaresma” toplamı, özeti, özü.
Açalım…
Abdullah Avcı’nın Beşiktaş tesislerini gezip personelle tanıştığı günlerde, takım hakkındaki ilk tespiti olarak “Quaresma benim oyunuma uygun değil” sözlerini okudum medyada. Yalanlama falan da görmedim. Söylemediyse bile yan cebine koydu Avcı.
Taraftar aşık Quaresma’ya… Adam özel... Futbolun gelmiş geçmiş en canlı renklerinden biri. Başakşehir’den gelen hoca böyle bir rota çiziyorsa, iki şık olmalı ortada:
Ya “devrim yapmadan önce” çevreyi düzlemeye çalışan ve işe en heybetli tepeden başlayarak yumruğu masaya vurmaya kalkan bir Abdullah Avcı var ortada… Ya da sayın Fikret Orman, hesabı kitabı yapmış “kurtar beni şu Quaresma masrafından” demiş Avcı’ya.
Avcı ve Orman’ın birbirlerine derin hoşgörüsünü, Başkan’ın “Orhan Ak’lı yedek kulübesini” içine sindirmesinden, hatta tartışma alevlendiğinde “savunmasından” anladık sonraları.
Başkan ters, hoca istemiyor, Quaresma gidecek tabi.
Ama bezdirme, kızdırma, gözden düşerecek muhasebe kayıtları falan sızdırma niye? Gerçek Beşiktaşlı gibi bir adam Quaresma… Otur masaya anlat derdini.
Quaresma ile birlikte Beşiktaş’ta “alttan alta iş çevirme” ile “laf çevirme” devrinin “sahada top çevirme” önüne geçtiği belgeleniyor besbelli. Bu da büyük bir takım için büyük felaket.
Problem Orhan Ak olduğunda “taraftardan zaman değil, destek istiyorum” diyen, ikinci maçtan sonra “biraz daha zaman lazım” açıklaması yapan Hoca’nın, aslında Quaresma’yı isteyip-istemediğini anlayabilen bir tek Beşiktaşlı var mı?
Peki ya sayın Fikret Orman’ın, Quaresma’nın yolcu edilmesinde “azmettirici” mi, yoksa “rıza gösteren” mi olduğunu kavrayabilen?
Quaresma değil, Beşiktaş metal yorgunu.
Quaresma, bu sezon Beşiktaş’ın yaşayacaklarında bir tür “Turnusol Kağıdı” olduğu için adı yakışır sezona.

Yazının devamı...

‘Lütfen ölme’

Bizler gibi iki eli iki ayağı olan, bizlerle aynı dili konuşan ama “katil doğan” bir yaratığın on yaşındaki kıza attırdığı “çığlıkların en dehşetengizi” ile iki gündür buz kesti ülke...
“Anne lütfen ölme!”
Süper Lig’in, futbolun, skorun anlamsızlaştığı, erkeğin utandığı, kadının dehşete kapıldığı, çocuğun ağladığı, bize hiç de yabancı olmayan o yakıcı haftalardan biri daha maalesef...
Birkaç sosyal medya psikopatı dışında statlara kadar yas ve endişe içinde herkes.
Küçük kız tarafından “en sevdiğinin yaşaması için edilen bu hüzünlü rica” hepimizin kanını dondursa da içerdiği çaresizliğe en güçlü empati Başakşehir camiasında kurulmuş olmalı dün itibarıyla.
İki maç sıfır puanlı geçen yılın şampiyon adayı.
Fenerbahçe’ye gelince...
Geri vitesteki Gazişehir’i geçmek kolaydı da... Henüz üçe takmış üç önemli eksikli Başakşehir’i az daha geçemiyordu Fenerbahçe. Tekledi tıksırdı, son nefeste kurtuldu. Ama önünde turbo Trabzonspor falan var daha.
Maça orta sahadan stoper (Jailson), sağ kanattan sol bek (Dirar), orta sahadan sağ bek (Ozan), yedek kulübesinden orta saha(Tolga) yaratarak çıkan Fenerbahçe’nin yumuşak karnı belliydi tabi. Başakşehir de bu çakma savunmaya çalışmak için oyunu öne taşıyarak başladı.
Biraz Emre’yi oynatmayarak, biraz da Elia ve Visca kanatlarına hız vererek başardı da... Aslında Emre’yi verimsiz kılan yan yana oynadığı Tolga’ydı ilk yarı. Aynı Tolga beraberlik golünün pasını vermemiş olsa bu maça katkısı sıfır ile negatif arasında kalacaktı anılarda...
Ersun Yanal’ın Gustavo transferindeki ısrarı haksız mı?
Savunması malum takımın bir de orta sahası geçirgen hale gelince Fenerbahçe kalecisi Altay ilk on dakika iki gol çıkardı.
Ardından yine Emre’nin çabalarıyla oyuna ağırlığını koyan bir Fenerbahçe vardı ama... Birincisi Rodrigues - Deniz kanatları kötüydü. İkincisi, Başakşehir’in kale direkleri çakma Fenerbahçe defansından daha iyi idi! Muriç’in ve Deniz’in gollerini rakip kalenin direkleri engelledi ilk yarı.
Başakşehir golü ise Fenerbahçe’nin dramını belgeledi... Yeni transfer Crivelli, yama yapılmış sol bek Dirar’ın kanadından elini kolunu sallayarak gitti, yama stoper Jailson’un önce içinden geçip sonra üstünden aşırtarak ve Altay’ın toyluğundan yararlanarak tek başına golü yazdı.
Gel de Kolarov’u anma!
İkinci yarı bittiği yerden başladı. Ta ki, Muriç’in golüne kadar.
Sakatlanıp çıkan Elia, yerine giren Kerim Frei soldan, Visca sağdan çok kolay indiler. 36 yaşındaki Mossoro yıldızlaştı. Bu arada direkten dönen, Altay’la karşı karşıya gol olmayan Visca şutları var.
Olayı değiştiren yenilgiyi kabul etmeyip ağırlık koyan Fenerbahçe.
Tek orijinal savunmacı Zanka da neredeyse sahayı terk edecek kadar sakatlandığı sıralarda oyuna müdahale etmesi gerektiğini anladı Yanal. Rodrigues’i çıkarıp genç Ferdi’yi aldı... Kurtarıcı değildi belki, lakin sol kanadı boş, Vedat Muriç’i yalnız bırakan Rodrigues’ten iyi idi kim olursa olsun.
Daha sonra Deniz’in yerine oyuna giren Zajc katkı yaptı takıma... Ardından Muriç ile gelen muazzam beraberlik golü ümitlendirdi Fenerbahçe’yi. Acaip bir futbolcu Muriç... Sadece golcü değil, ileriyi karıştıran rakibi devamlı sıkıntıya sokan bir adam.
Fenerbahçe de uydu ona... Artık oyuna asılan bir Fenerbahçe vardı sahada.
Dirar’ın maçı bitiren galibiyet golü ise koskoca geçmiş sezonda gülmediği kadar güldürdü Fenerbahçe’yi.
Karalar bağlaması gerek Başakşehir.
Yine de Fenerbahçe’yi şu anda forma giyenlerin sağ salim taşıyamayacağı gün gibi ortada.
Ne yapmak lazım?
Gustavo ve Kolarov acilen. Devamında eldekileri verimli kılmak ki, o görev de Ersun Yanal’ın omuzlarında.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.