Futbol
Basketbol
Voleybol
Yazarlar

Saplantılar...

Üst düzey teknik adamların genellikle takıntıları vardır. Kiminin sistem takıntısı vardır, elindeki oyuncu topluluğunun yapısına bakmadan onları vazgeçemediği sistemine uydurmaya çalışır. Bazılarının da oyuncu takıntısı vardır, ısrarla kötü oynayan oyuncuya aynı ısrarla her hafta onbirde forma verir...Tıpkı Ersun Yanal’ın Tolgay tercihi gibi. Tolgay iyi bir oyuncu olabilir. Bu göreceli bir değerlendirme elbette.Ama Beşiktaş performansları Tolgay’a bir kredi sağlıyor. Ancak, her iyi oyuncu sürekli oynar diye bir kaide yok. Tolgay hatfalardır “ben formsuzum” diyor, ne ilginçtir ki Ersun Yanal ne görüyor, ne de duyuyor. Ersun hoca üç maymunları oynuyor ve bu kötü oyun kapalı gişe olsa da karın doyurmuyor...Yanal formsuz, Yanal cesur değil, Yanal hücum oynatmayı unutmuş, risk almak artık kitabında yazmıyor. Sanırım Fenerbahçe Teknik Direktörü olduğunun farkında değil, yoksa beraberlikleri sevinçle karşılayacak kadar hedefsiz kalmazdı.
Bakın ilk yarının neredeyse tamamında Alanyaspor, Fenerbahçe’yi hallaç pamuğu gibi attı. 15. dakikadan sonra neredeyse oyunun tamamı Fenerbahçe ceza alanı içinde cereyan etti. Çok büyük şans eseri gol yemeden soyunma odasına gitti Fenerbahçe. Hem de Tolgay-Mehmet ikilisi ve önlerindeki Elmas, kanat bekleri (Ki onlara bek demeye şahit gerek) İsmail ile Isla’nın saç-baş yolduran berbat oyunların rağmen...
Maçı izleyenler, Ersun Yanal en az iki hamle yapar, hiç olmazsa orta alanı güçlendirir diye beklerken, Yanal ilginç bir kararla grogi durumundaki takımını sahaya geri gönderdi...
Sergen Yalçın elbette bu fırsatı kaçırmadı. Gösterişsiz ama özenle seçilmiş ve futbol oynamayı bilen takımı ikinci yarıya bıraktığı yerden devam etti. Arka arkaya üç pozisyonda golün sinyalini veren Alanyaspor, Harun’un kalesinde devleşmesine karşın beklenen golü Efecan ile buldu. Sonrasında cömert Sisse neler kaçırdı neler...
Ortada çok net görünen yalın bir gerçek var. Sezon başından bu yana üç teknik adam değiştiren Fenerbahçe ligimizin en kötü futbol oynayan takımı. Son 15 yılda hiç bu kadar kifayetsiz Fenerbahçe kadrosu hatırlamıyorum. Yazık, varını yoğunu ortaya koyan taraftara yazık. Bu takımın top yekün yenilenmeye ihtiyacı var...Ama elbette önce ligde kalmayı becersinler...

Yazının devamı...

Tek devre

Galatasaray’da kötü başlayıp iyi bitirmek artık bir alışkanlık... O nedenledir ki ilk 45 dakikada 2-0 gerideyken bile çok rahat, hatta zaman zaman vurdumduymaz bir takım vardı sahada... İşin ilginç tarafı, Fatih Terim de kenarıda sakin ve müdahaleci değildi. Terim’in durumunu, soyunma odasında yaşanacak fırtına önceki sessizlik olarak değerlendirmek mümkün... Ama kim ne derse desin, sonuç ne olursa olsun ilk yarıdaki Galatasaray için şampiyonluk adayı demek, Bursaspor’a, Yusuf ve Senegallilere haksızlık olur.
Olağanüstü güzellikteki golleri unutmadan maçı özetlemek gerikirse; tek devrelik Galatasaray, genç ve tecrübesiz Bursaspor’u alaşağı etmeye yetti diyebiliriz.
Bursaspor’un her iki kanadı mükemmel kullanıp Yusuf ile fırtına gibi estiği ilk yarıda, Galatasaray neredeyse hiç pozisyon üretemedi. Samet Aybaba’nın talebeleri 45. dakikaya kadar hem orta sahayı iyi kontrol ettiler hem de Feghouli-Belhanda ikilisinin etkili pas trafiğini engellediler. Ne var ki soyunma odasına gitmeye saniyeler kala duran toptan gelen gol Galatasaray’a can suyu oldu.
Galatasaray ikinci yarıya evinde oynuyorcasına etkili bir baskıyla başladı. Sarı-kırmızılı ekip en iyi yaptığı işi, yani önde baskıyı, skoru korumaya çalışan ve geriye yaslanan Bursaspor’a hemen kabul ettirdi. Arka arkaya gelen iki gol, Bursaspor’u oyundan düşürdüğü gibi, tüm kontrol Galatasaray’ın oldu. Sonrasında gelen Feghouli’nin jeneriklik golü Galatasaray’ın şampiyonluk yarışı içinde kalmasını sağladı.
Maçın kritik anları var;
Öncelikle VAR ile gelen penaltı kararı kesinlikle doğru... Ama burada VAR’a hiç ihtiyaç yoktu. Çünkü Suat Arslanboğa pozisyona çok yakındı ve hiç de atlanacak bir pozisyon değildi. “Nasıl olsa VAR var” düşüncesi tembel bir hakem nesli yarattı. Bu pozisyonda kolaylıkla VAR’ı bekleyen Arslanboğa, Emre Taşdemir’in elinin topla teması ile ilgili olarak ise çok daha kendinden emindi. Oysa biz de o pozisyonun penaltı olduğu konusunda eminiz. Hazır Emre’den bahsetmişken ona çıkması gereken ikinci sarı kart tartışmasını da gündeme taşımalıyız.
Yusuf Erdoğan, Galatasaraylılar’ın yüreğini ağzına getirdi. Özellikle ilk yarıda “Galatasaray’ın yumuşak karnı hızlı kanat çıkışlarıdır” diyerek tam 6 depar attı.
Şampiyonluk mücadelesi veren ve ligin tartışmasız en kalburüstü kadrosuna sahip olan Galatasaray’ın, 45 dakika bile olsa bu kadar dirençsiz, ürkek ve takım olmaktan uzak görüntü çizmeye hakkı olmadığını düşünüyorum. Başakşehir’in puan kaybettiği bir maçın ardından, böylesine vurdumduymaz görüntüyle oyuna başlamak Terim’in talabelerine yakışmadı.
Ve Muslera... Bu sezon ciddi biçimde eleştirdiğim Muslera son haftalarda başka bir görüntüye büründü. Gol kurtaran, takımı canlandıran, hatta maç kazandıran oyuncu oldu.
Kısacası, dün hem Galatasaray hem de Muslera bir kez daha yeni bir geri dönüşe imza attılar.

Yazının devamı...

Umut veren bir F.Bahçe

Bu sezon en umut verici, en heyecanlandıran ve taraftarını en az tedirgin eden Fenerbahçe’yi izledik. Özellikle ilk 45 dakika mükemmele yakın bir performans sergilediler. Kanatları değişerek kullanan Moses-Valbuena ikilisi, Hasan Ali ve Isla’dan aldıkları olağanüstü desteklerle, hem sarı-lacivertli ekibin çok iyi hücum etmesini sağladılar hem de ilerde baskı yaparak Zenit’in çıkışını büyük ölçüde engellediler.
Ama asıl önemlisi, yine ilk yarıda çok etkileyici bir orta saha izledik. Özellikle Jailson ve Eljif Elmas neredeyse tüm ribaundları topladılar, bir tane bile dönen top bırakmadılar. Hazır sahanın en iyilerinden biri olan Eljif Elmas’tan bahsetmişken, Ersun hocanın güçlü orta alana en çok ihtiyaç duyduğu bir anda onu kenara almasını anlamakta zorluk çektiğimi belirtmeliyim. Eljif çıktıktan sonra Zenit, korner üstüne korner kullandı ve hiç olmadığı kadar hücum şansı buldu. Yaslanan bir Fenerbahçe bu yüzden son 15 dakika hücumu neredeyse hiç yapamadı.
Herkes biliyor ki Slimani iyi bir golcü... Özellikle Premier Lig’deki performansı hala akıllarda... Belli ki bir kan uyuşmazlığı, bir aidiyet eksikliği söz konusu... Dün attığı gol öyle her babayiğit santrforun atabileceği bir gol değil. Kafaya çıkmışken, yere daha temas etmemiş topu filelere göndermek büyük beceri ister. Ama yazık ki, yine akıl almaz goller kaçırdı. Kariyeri göz önüne alındığında bu kaçanları anlamak çok zor. Bir de şu gerçek var ki bir santrfor o kadar çok orta sahaya ya da kanatlara gelip oyunun içinde olmaz, pas trafiğini karıştırmaz. Sanki Slimani’de bir de pozisyon bilgisi eksikliği var.
Moses henüz tek devrelik fizik güçle oynuyor. Birkaç hafta sonra bambaşka bir oyuncu olarak karşımıza çıkacağı kesin. İlk yarı tıpkı Valbuena gibi Fenerbahçe taraftarını mest etti ama ikinci yarı bu ikili de özellikle 60. dakika itibarıyla birbirlerine nazire edercesine oyundan düştüler. Sanırım Ersun Yanal’ın çözüm bulması gereken ilk sorun burası. Bu takım kanatları kullanınca başka oynuyor. Kanat bekleri son derece etkileyici... Beklerle önlerinde oynayanların uyumu da mükemmel... Ama bu uyumun mutlaka ve mutlaka 90 dakikaya yayılması şart.
Skrtel, Fenerbahçe’nin en kritik oyuncusu. O olmayınca savunma hem çok kısalıyor, hem de fizik güç olarak oyundan düşüyor. Dün Skrtel oynayınca savunmanın ne kadar yüksek bir özgüvenle oynadığını hep birlikte gördük.
Ve elbette Harun... Öyle olağanüstü bir performans ortaya koymadı. Onu tedirgin edecek çok fazla bir pozisyon olmadı. Ancak öyle bir penaltı kurtardı ki, belki de Fenerbahçe’nin tur şansının altına imzasını attı. Harun’un penaltı pozisyonundaki çift hamleli reaksiyonu inanılmazdı. Önce çıkardı, sonra düştüğü yerden tekrar kalkıp, topu kontrol etti. Hem ona bravo, hem de kademe nasıl yapılırı mükemmel ortaya koyan, taraftarın yeni gözdesi Sadık’a...

Yazının devamı...

Hesap tutmadı

Sergen Yalçın’ın büyük takımları analiz etmedeki müthiş becerisi dün de Galatasaray’a engel çıkardı. Ara transfer döneminde net bir biçimde şampiyonluğunu ilan eden sarı-kırmızılılar gerçek şampiyonluk yolunda aynı performansı gösteremediler... Takımda yeni oyuncu çok, alışkanlık, uyum, aidiyet sorunu var ama en önemlisi Mariano’nun erken sakatlığıdır. Bu sakatlık Fatih Terim’in tüm planlarını alt-üst etmeye yetti ve hatta kaybedilen iki puanın ana nedeni oldu.
Birarada hiç oynamamış dört savunma oyuncusu ve bunlardan bir tanesi en kritik bölgede ilk defa forma giyiyor. Önlerindeki üçlü, beceri ve mücadele yönünden ligin belki de en iyisi ama en vurdumduymazları, kanatta iki özel isim ne var ki onların da geriye dönüp savunmaya destek vermek gibi bir huyları yok. Forvette ise müthiş kariyer, ne yazık ki onun da gücü yok.
İşte böyle bir Galatasaray’a karşı maçın neredeyse tamamında önde baskı yaparak oynayan Alanyaspor 90 dakikanın hakimiydi. İstediği zaman Galatasaray’ın oynamasına izin verdi (ki bu süre en fazla 15 dakika), istediği zaman tempo yaptı ve en önemlisi topun kontrolünü sürekli elinde tuttu.
Fatih Terim’in ilk yarıdaki 4-3-3’lük sistemi kağıt üstünde ve oyuncuların bireysel yetenekleri düşünüldüğünde doğruydu. Ancak ilk yarı bittiğinde soyunma odasındaki hesabın sahaya uymadığı ortaya çıktı. Bir tarafta Onyekuru, diğer tarafta Feghouli, Alanya’nın yoğun baskısında Ndiaye ve Fernando ikilisine hiç destek vermediler... Belhanda ise zaten kayıptı. 45’te gelen sürpriz gol ve elbette Fatih Terim’in tahmin edilen ağır fırçası ikinci yarı karşımıza farklı bir Galatasaray çıkarttı... 4-2-3-1’e dönen Cim-Bom savunmayı da iyice orta sahaya yaklaştırınca daha iyi top yapan daha az pas hatasına neden olan ve özellikle kanatlardan daha çok atak geliştiren bir takım olarak karşımıza çıktı. Bu yeni düzen meyvesini çok çabuk verdi. Belhanda-Feghouli işbirliği beraberlik golünü getirdi. Ne ilginçtir ki, yediği golle krizden çıkan Galatasaray, attığı golle tekrar durağanlığa geri döndü. Gerçekçi olalım, dünkü Galatasaray için bir puan büyük başarıdır.
Hakem Alper Ulusoy bu sezonun haksızlığa uğramasına karşın 1 numaralı çıkış yapanı... VAR’ın başında ahkam kesenlere, sahada tecrübesiyle idare etmeye çalışanlara inat iyi hakemlik örneği veriyor. Dün bir kaç sarı kart uygulamasındaki eksikliğine rağmen yine iyi bir performansla yeni bir maç almayı hak etti.

Yazının devamı...

Can suyu!

İşler bir kere ters gitmeye görsün... Aksilikler arka arkaya gelir... Murphy kanunu işte... Birbirinden güzel iki gol atan Mehmet Ekici penaltı kaçırıyor. Soldado antrenmanda bile bulamayacağı pozisyonda topu kaleciye nişanlıyor... “Top tekniği yüksek orta sahayı organize eder, tek pasla forvetleri pozisyona sokar” diye transfer edilen Benzia, top öldürme ustası olup çıkıyor... Yılların tecrübeli ismi Mehmet Topal ikinci paslara girmekten ürküp kaçıyor. Buna rağmen sezonun en iyi futbolu oynanıyor... Ve bu takım ne ilginçtir ki, kümede kalma mücadelesi veriyor...
Fenerbahçe’nin efsane başkanlarından Ali Şen, 7 yıl sonra sırf bu maç için tribünlerde... Bodrum’da onca işini bırakıp maça gelen efsane başkan aynen şunu söylüyor: “Tarihimizin en kritik maçını oynuyoruz. Fenerbahçe için kapıcı, bekçi olmaya gerek yok. Taraftarlar maça gelsin yeter”...
Akil adam bu açıklamasıyla çok net, “Destek zamanı, Fenerbahçe asla yalnız kalmamalı” mesajı veriyor. Tribün mesajı almış; ya oyuncular? Gerçekçi konuşmak lazım. Bu takımın üzerindeki ölü toprağı dünkü müthiş galibiyete rağmen kalkmış değil... Kiralık oyuncular Ayew ve Benzia ile Roman hâlâ başka dünyalarda dolaşıyorlar... Ayew ve Benzia bu takımın çekilmiş el freni... Roman ise Truva atı... Yenilen iki golün başlangıcında Benzia’nın kaybettiği toplar, sonrasındaki duran top organizasyonlarında da Roman’ın Mina’nın altında ezilmesi var... Mina’ya da stoper diyoruz, Roman’a da... Mina’ya büyük haksızlık yapıyoruz galiba...
Çok kritik bir maçı kazanan Fenerbahçe’de transferin bitmesine sayılı saatler kala defolar iyice netleşti... Sadık’ın biraz daha zamana ihtiyacı var... Skrtel’in yanına acil tıpkı Mina gibi bir stoper lazım... Fenerbahçe’nin zayıf karnı aslında orta sahası... Bu bölgeye mutlaka ama mutlaka iyi top tutan, pas atan organizatör gerekli... Ve elbette Soldado ile rekabet edebilecek golcü de şart...
Ben bu satırları kaleme alırken Reyes’in gittiği, Slimani’nin gitmek üzere olduğu haberleri ayyuka çıkmıştı. Umarım doğrudur... Yeni oyuncular başka bir ruh, başka bir hava getirecektir bu takıma... Kısa süre oynayan Moses bile bunu gösterdi. Yönetim inşallah bu kez bunu becerir...
Ali Palabıyık, zor bir maç yönetti kabul ediyorum. Ama 55. dakikada VAR’dan yardım almasına rağmen Mehmet Ekici ile ilgili pozisyonda ‘penaltı yok’ kararı vermesi bence yanlıştı. O pozisyon net bir penaltıdır...

Yazının devamı...

TAM ANLAMIYLA BİR SPOR KENTİ

ADANA uçağı Atatürk Havali-manı’ndan kalkıp yükselişe geçtiğinde, ben de kafamı koltuk başlığına yaslayıp şöyle bir geçmişe gittim. Varış noktamız Türkiye’nin en çok göç alan ve en bilindik on kenti arasında bulunan Mersin olunca, “Mersin’e en son ne zaman gitmiştim, orada neler yapmıştım, nereleri gezmiş, neler yemiştim, beni etkileyen her hangi bir olay olmuş muydu?” diye düşünmeye başladım. Yok yok öyle hemen aklıma tantuni ve cezerye gelmedi. Cezeryeye lafım yok. Zaten laf eden taş olur... Sadece böylesi olağanüstü bir tatlının bunca zaman “Dünya Tatlı Mirası”na dahil edilmemiş olmasına inanamıyorum hepsi o! Ama gerçekçi konuşayım tantuni sevmem. Çok yağlı olur, ayrıca da en iyi yaptığını iddia edenler bile malzemeden çalarlar... Tantuninin tadını almak istiyorsanız size önerim malzemesini duble koydurun ve tek yaprak lavaşa sardırın...

Mersin’e son ayak bastığımda 2013 yılının haziran ayıydı. Keskin sıcaklar başlamış, o ağır nem çoktan kentin üzerine karabasan gibi çökmüştü. Akdeniz Oyunları’nın açılışını izleyip bir iki gün sonra da dönmüştüm. Doğrusu şu ki şehirle ilgili aklımda çok fazla bir şey kalmamış. Hatırladığım hummalı bir altyapı çalışmasının başladığı ve yerel yöneticilerin “Mersin çok yakında bir spor ve kültür kenti olacak” biçimindeki iddialı söylemleriydi. Açıkçası inandırıcı gelmemişti... Yanılmışım. Evet, Mersin tam anlamıyla bir spor kenti olmuş. (Tek defo Türk futbolunda çok özel bir yeri olan Mersin İdmanyurdu’nun yerle_yeksan edilmiş olması)... Akdeniz Oyunları sonrası kentin demirbaş listesine dahil edilen tesisler geliştirilmiş, buz pateni pisti gibi ekler yapılmış, ayrıca halka açık yürüyüş ve bisiklet yolları hizmete sunulmuş. Yaklaşık 10 kilometrelik sahil bandındaki yürüyüş yolu tek kelimeyle kusursuz görünüyordu. Benim gibi Caddebostan Sahili’nde uzun yürüyüşler yapan Ekonomi Müdürümüz Şükrü Andaç, yoğun yağmura karşın bir saatlik yürüyüşle sahil yolunu test edip onayladı.

Hazır sahil bandından sözü açmışken, burasıyla ilgili benzetmeleri de dile getirmek benim bir borcum. Çünkü gerçekten etkileyici bir yer olmuş. Binlerce palmiye ağacı ve elbette başka ağaçlarla bezenmiş, göz alabildiğince uzanan bölge filmlere, aşk romanlarına konu olacak kadar güzel olmuş. Bazılarımız Monaco, bazılarımız Bakü -Hazar, bazılarımız da Selanik’e benzettiler. Bana sorarsanız oralardan da güzel. İnanmıyorsanız gidin görün...

Mersin’e neden Spor kenti dediğime gelince... Spor organizasyonları yapmak zor iştir. Ama asıl zorluk bu organizasyonların her yıl yapılan geleneksel ve elbette uluslararası hale gelenleridir. İşte Mersin böyle zorlu organizasyonlardan iki tane birden yapıyor. Mersin Maratonu ve Mersin Bisiklet Turu. Bu iki uluslararası müsabaka artık Mersin’in alametifarikası haline gelmiş durumda. Hem Maraton’a hem de Bisiklet turuna katılım her yıl artıyor. İki organizasyon da uluslararası takvimde önemli yere sahipler. Eski milli hakemlerden Vedat Yüksel, belediye başkanından aldığı büyük destekle kendini bu organizasyonlara adamış durumda. “Mersin’de spor etkinlikleri ne durumda” diye sorduğumuzda, Yüksel Maraton’dan başlayıp, Bisiklet ile yanıtını tamamlıyor. Haksızlık etmeyeyim elbette arada Buz Pisti, Gençlik Merkezi (Ki bu merkezi de gezdim ve gerçekten çok etkilendiğimi söylemeliyim), geleneksel spor konferanslarına da değiniyor. Ama o iki uluslararası organizasyonun yeri hem Mersin için hem de Vedat Yüksel için çok ayrı.

Bu arada özellikle Rusya ve Ukrayna gibi soğuk iklimin hüküm sürdüğü ülkelerden Mersin’e kamp yapmaya gelen takım sayısı da bir hayli artmış. Bu anlamda spor turizmi artık kentin gelirleri içinde yer alıyor...

Kısa Mersin gezimiz bir spor yazarı olarak beni bir hayli etkiledi. Tek sorun Akdeniz Oyunları için yapılan stadın aktif olarak kullanılmayışı. Yakın gelecekte buna da bir çözüm üretileceğine inancım tam.

Ve elbette ben de Mersin gezisine katılan meslektaşlarım gibi Narlıkuyu’dan bahsetmeden geçemeyeceğim. Tadı damağımızda kalan bölgeye özgü sebzeler, zeytin, zeytinyağı bir yana, gerçek deniz levreği yemek bambaşka bir keyifti. Teşekkür ederim..

Yazının devamı...

Tutun düşüyor!

Asırlık tarihi boyunca şampiyonluk için mücadele eden bir takımın hiç bilmediği, hiç yaşamadığı bir kulvarda yarışıyor olması onu, hata yapmaktan korkan, oyun disiplinini unutan, tedirgin, ürkek bir takım haline getirmesi kadar doğal bir şey olamaz...
Fenerbahçe kümede kalma mücadelesi veriyor. Yani sorular bu sezon hiç çalışmadıkları yerden çıktı. Bilmedikleri, hiç yaşamadıkları hatta akıllarına dahi getirmedikleri bir iş yapmaya çalışıyorlar... İşte bu yüzden, dün gol attıktan sonra ne yapacağını bilmeyen bir takım vardı sahada... Oysa, bu sezonun en kritik ve belki de dönüm noktası olan bu maçın kazanılması çok önemliydi. Ama olmadı... Gerçekçi olalım, ruhunu kaybetme noktasına gelmiş bu takım kazanma becerisini de yitirmiş...
Gole kadar hiç de fena bir Fenerbahçe yoktu sahada... Ama ne zaman ki sarı-lacivertliler Soldado ile golü buldu işte o zaman başka bir takım çıktı karşımıza... Kimlik değiştirmişlerdi. Onca tecrübeli oyuncu olmasına karşın Volkan dahil takımın tamamı koruma içgüdüsüne büründü... Böyle olunca da, top da, oyun da Bursaspor’un oldu.
İkinci yarı Samet Aybaba’nın iki dokunuşu ölüp ölüp dirilen sarı-lacivertli takımı tam anlamıyla perişanlar mangasına çevirdi.
Hiç tartışmaya gerek yok... Bu maçın hak edeni Bursaspor’du... Fenerbahçe beraberliğe teşekkür etmeli...
Dünkü oyunun Fenerbahçe adına çok net bir göstergesi var... Yaratıcı oyuncusu olmayan bir takımın maçı kazanma, attığı golü koruma, attığından fazlasını üretme gibi şansı olamaz... Acil olarak böyle bir oyuncuya ihtiyacı var Fenerbahçe’nin... Ama asıl önemlisi başta başkan ve yönetim olmak üzere bu takımın topluca kümede kalma mücadelesi verdiklerini kabul etmesi lazım... İstatistikler bu pozisyondaki takımların sezon sonunda yüzde 80 oranında ligden düştüğünü bize gösteriyor... Artık Fenerbahçe’nin kaybedecek ne puanı ne de zamanı var.

Yazının devamı...

Risk, üç puan getirmedi

Bir tarafta sakatlıklar, diğer tarafta cezalar, üstüne bir de hem form düzeyi düşük hem de güven duyulmayan oyuncular olunca doğal olarak kadro kurmak ve kurulan bu kısır kadrodan üst düzey pozitif futbol beklemek hayalcilik olur. Galatasaray’ın şu anda içinde bulunduğu durum budur. O nedenledir ki, Rizespor önünde kazanılan bir puan da ya da kaybedilen iki puan da sevinilecek, bir o kadar da üzünülecek bir durum değildir...

Bu genel tespitimizi yaptıktan sonra gelelim dün eldeki oyunculardan ortaya çıkan kadronun performansına... Gerçekçi olmakta fayda var. Cezalı Fatih Terim, tribünde oturuyor olsa da gölgesi kesinlikle saha kenarında... Ondan olacak ki ilk yarı Terim’in o çok sevdiği 4-2-4 düzeni neredeyse kusursuz işledi. Ana sorun bu işleyen sistemde son vuruş becerisindeki düşük kaliteydi. Sağlam üç pozisyon sadece tartışmalı bir gol getirdi.

Bu yarıda ve maçın genelinde Selçuk İnan’ın yüksek verimli oyunu belki Galatasaray’a bir puanı getiren en önemli unsur olarak karşımıza çıktı. İlk yarıdaki bir başka önemli durum da Rizespor Teknik Direktörü Okan Buruk’un Galatasaray’ın çok oyuncuyla hücum etmesine, ilerde yoğun biçimde baskı kurmasına reaksiyon gösterecek bir yapıyı hazırlayamamasıydı.

İkinci yarı temponun yükseldiği, Okan Buruk’un sağlam müdahalelerde bulunduğu (Bu müdahaleler belki de üç puan getirecekti), Galatasaray’ın ise kenardan hamle oyuncusu üretmekte sadece savunmacıları (Linnes, Maicon ve Ömer Bayram) kullandığı dönemdi. Galatasaray kenar yönetiminin Muğdat’ı çıkarıp Feghouli’yi ilerideki dörtlüye dahil ettiği, Mariano’yu ise ön libero gibi Selçuk’un yanına taşıdığı dönemde Rizespor için maçı kazanabilecek süreç başlamıştı.

Gerçekçi konuşmak lazım. Çok hücumcu kullanarak maçı kazanmayı hedefleyen Galatasaray bu riskli planı yüzünden neredeyse kendi sahasında bir yenilgiyle daha tanışıyordu. Cesur, sürekli hücum eden, tribündeki seyircisini mutlu kılan bir yapıya her zaman şapka çıkarılır. Terim’in Galatasarayları bunu çoğunlukla gerçekleştirmiştir. Ama bir de futbolun kendi gerçeği var. O da elindeki kadrona göre, yani haddini bilerek oynamak.

Gelelim Ali Palabıyık’a... Galatasaray’ın ilk golündeki devam kararı sanırım MHK’nin ilk seminerinde dikkate alınacak bir pozisyondu. Top rakibin ayağından mı sekti, yoksa rakip mi gönderdi bu çok önemli bir ayrıntı. Diğer konu ise G.Saray’ın buz gibi penaltısı güme gitti. Linnes’in pozisyonunda omuz omuza bir mücadele yok. Aksine Linnes resmen itiliyor.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.